İtalya’da 1997 yılının Ekim ayı sonuna doğru, erken emekliye ayrılmadan önce, “Venedik Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü”nün, benim gibi şakacı, kapıcısı sordu:
-Hocam, emekliye ayrılınca ne yapmayı düşünüyorsun?
Yanlış aklımda kalmadıysa, bir şarkının (Ah Bir Zengin Olsam, söz: Y. Taşer, müzik: J. Buck, yorum: Tanju Okan) müziğine benzetip, sanki “Aldım sazı elime …!” dercesine, verdiğim karşılık şu oldu:
-Ben bir parti kursam, adını da “Namuslu Parti” koysam, benim gibi namusluları o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?
Aldı sazı eline, bu kez, kapıcı:
-Sen bir parti kursan, adını da “Namuslu Parti” koysan, senin gibi namusluları o partiye alsan, oy istemeye çıksan, bence, senin partiye, bir tek oy bile veren çıkmaz, hocam, çünkü “Bu adam kendine çalmadığı ve çalmayacağı için, bizim için de çalmaz!” derler.
Ben yineledim, elimde olmayan, çalmasını da bilmediğim sazla:
-Ben bir parti kursam, bu kez, adını değiştirip “Namussuz Parti” koysam, namussuzları da o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?
Yine aldı sazı eline kapıcı:
-Bak, işte, o zaman, oylar, çığ gibi gelir hocam, “Devletin malı deniz, onu yemeyen/çalmayan domuz!” anlayışından yola çıkan, ağızlarından “namus, doğruluk …” sözü düşmeyen, aylakların, asalakların hepsi senin partiye, akın akın, koşar, çöreklenir, “devletin ve yemekle bitmek tükenmez” sandığı, gerçekte, “bütün ulusun olan”, yeryüzündeki her şey gibi, “bir gün bitecek olan” o malların da sonunun gelmekte olduğunu, geleceğini görünce telaşa kapılır, “Bir gün bizden yaptıklarımızın hesabını sorabilirler …!” kaygısıyla, ilk iş olarak, bir an önce, demokrasiyi rafa kaldırmaya, kendi diktatörlüklerini kurmaya çalışırlar. Bunun da olası olmadığını ya da kurmayı düşündükleri veya her ne biçimde olursa olsun kuracakları diktatörlüğün de geçmişteki bütün diktatörlükler gibi, bir gün sonunun geleceğini öngörerek, ellerinden geldiğince, yurtdışına, genellikle, küçük ülkelerin, büyük haltlar yiyen, yoksul ülkelerden, yoksulların emeklerinden, alın terinden kaçırılan kara paraları aklayan, bankalarına çaldıkları paraları aktarırlar, sonra ilk fırsatta, kapağı yurtdışına atmaya, soluğu yurtdışında almaya, yargı önüne çıkarılmaktan kurtulmaya çalışırlar… Bunun doğru olup olmadığını anlamak için, şöyle yeryüzündeki yaklaşık yüzyıllık bir geçmişe bakmak yeter de artar bile…
Bir kapıcıdan, onlarca yıllardır, bütün güçlüklere, bütün karalamalara karşın, gene de bence, yolsuzluklara, mafyaya karşı en güç uğraşı vermekte olan ve bunda oldukça başarılı da olan bir ülkenin, İtalya’nın, bir kapıcısından bu sözleri duymak, inanın, beni şaşırttı.
İşi biraz daha şakaya vurup:
-Gelin, siz de şu kapıcılığı bırakıp erken emekliye ayrılın! Birlikte şu sözünü ettiğim partilerden birini kuralım! dedim. Kapıcı:
-Aman, hocam, şurada, kapıcı olarak da olsa, alın teriyle, kazandığım, azıcık parayı, ağız tadıyla, çocuğumla çoluğumla yemek istiyorum. Sizin de öyle olduğunuzu biliyorum. Ben kapıcılığımı sürdüreyim, siz de emekli olduktan sonra bile, yazıp çizmelerinizi sürdürün! Parti nire, politika nire, bize nire? deyip bitirdi sözlerini.
Parti Reklamları:
1- ………. partisi: En büyük hıyarı partimiz mebus seçtiriyor!
2- Adayımız, kaçakçı olmaz, yüzde alıp vermez, dolandırmaz. Partiden partiye geçmez. Güvencelidir.
3- Biz demokrasiden yararlanıp, her haltı yiyebilecek olanı seçtiriyoruz!