NERDEN BULDUN?

Türkiye’de, yasaların işle(til)diği bir dönemde, yasadışı gelirlerin gösterilip yasal açıdan gerekenin yapılması için yasa çıkarılması düşünüldüğünü okumuştum.

Sonra ne olduğunu bilmiyorum. Kişisel uğraşlar kimi düşünceleri bellekten çıkarıyor. Yaşın ilerlemesi de bunda yardımcı oluyor, şimdi  80 (seksen) yaşını aşmış olmam gibi.

Öyle de olsa, kimi sorular sorulup, araştırmalar yapılıp, yasal açıdan gereken yapılabilir. Örneğin, oldukça iyi tanıdığımı söyleyebileceğim Tyana/Kemerhisar bölgesinde, kimi kişilere şu sorular sorulup yasal karşılık vermesi, verdikleri, verecekleri, olası karşılıklar, doğru olmadığında, gerçeği yansıtmadığında, gereken yasal işlemler yapılabilir, yapılabilmeli:

-1)        Sen altındaki milyonluk arabayı hangi gelir kaynağıyla satın aldın? Belgele!

-2)        Sen bir milyon dolara satmaya çalıştığın “mumya”yı hangi yollarla elde ettin?

-3)        Birkaç yıl önce, Bor’a gidip “Sanayi”deki arabamızı almak için beklerken, birisi, beni, korkunç  değerli arabasına aldığında şöyle demişti:

            -Şimdi, uydularla, nerde define olduğu görülebiliyor….

Demek ki, bu kişinin, pek çok, yasal olup olmadığını bilmediğim, yerlerle bağlantısı vardı bu sözleri söyleyebilmesi için!

Girişimleri, elindeki olanaklar, bunu doğrular gözüküyordu.

-4)        Geçen yıl (2025), Ağustos ayında olmalıydı.  Çok eskiden beri tanıdığım birisi, benimle görüşüp konuşmak için evime geldiğinde, doğru olup olmadığını bilemiyeceğim, şunu söylemişti:

            -“Salmanlı Tepesi’ni birilerinin satın aldığı” konusunda bir duyum aldım. Doğru mu acaba?

Benim bilgilerime dayanarak, bu duyumun, Salmanlı ile Havuzlu’yu (Baraon’u) yeraltından da birleştirdiği düşünülebilecek, Göreme ve  çevresindekilere benzer, olası, bir yeraltı kentinde, definecileri umutlandıran bir şeyler var demektir.

-5)        Tyana Höyük Kazı Başkanı, sağlık nedeniyle, 2013 yılında, gelemeyip kazı çalışmalarını yürütemediğinde, kazıların en önemli noktası “Kemerkapı”da, kuzeydeki birkaç katlı evin içinde, define araştırmaları yapılmış, Kemerhisar’dan en azından 35-40 kişinin işbirliğiyle, yeraltına doğru 17 (onyedi), doğuya-batıya doğru (yanılmıyorsam) 30ar metre giden çukurlar kazılmış, resmen görevli kazı bekçisi, daha önceki yazılarımda da açıkladığım gibi, gelip uyardığında, onun da katılması istenmiş, bekçi, görevi nedeniyle, yüz metre bile ötede olan Jandarmayı harekete geçirememiş, bağlı olduğu Niğde Müzesi’ne başvurmuş, orda o sırada bulunan görevlinin de  sıkı tutumu nedeniyle, Kemerhisar Jandarması gelerek ordaki kişileri tutuklamış.

Bunların arasında “Fransuva Baloğu” adlı, annesi yabancı olabilecek biri de varmış.

Bor Mahkemesi bunları adam başına 1054 lira cezaya çarptırıp … salıvermiş, bırakmış.

O sıralarda Niğde Müzesi’ne bakan, şimdi emekli, birine telefonla o çukuru ne yaptıklarını sorduğumda şöyle demişti:-Beton kapakla kapattık. Ben gidip gör(e)medim, göremezdim de, söylediiğinin doğru olup olmadığını!

Kemerkapı’daki evin sahibi hep şunu söyleyerek, herkese gözdağı vermeye çalışmış:

-Bizim yukarılarda çok güçlü koruyucularımız var. Kimse bize bir şey yapamaz! Tanıdığım, resmi görevli olan birine de aynı gözdağını vermeye çalışmış.

Bütün bu olayları kazı bekçisi gelip bana anlattı.

Ayrıca, anlattıkları arasında,  şu da vardı:-“Ertesi yıl kazıcılar geldiğinde, kazı başkanının bana karşı çok kötü davranmasının nedenini anlayamadım!”

Sonradan öğrendiğime göre, kazı bekçisi de bu olay ve olaylarla ilgili kişiler konusunda kesinlikle konuşamıyormuş, korkudan, korkuttuklarından!

Son Niğde Valisi ile de yazışmalarımız oldu. Definecilik konusunda yaptıklarımı belgeleyerek anlattım. Teşekkür etti. Bu konuda elinden geleni yaptığını, yapmakta olduğunu, yapacağını belirtti.

Bu yazımı okuyacak, kişiler, özellikle Kemerhisar/Tyana’lılar, sizler ne diyorsunuz, sizlerin düşünceleriniz nedir?

Bu yazımı görüşlerinizi de bildirerek paylaşırsanız, sevinirim, mutlu olurum!

Venedik/İtalya. 07.04.2026

Standart

Kaçıncı Havva’nın Çocuklarıyız ?

Gene, az önce adı verilen kitapta yazıldığına göre bizim kutsal kitaplardan adını öğrendiğimiz Havva anamız birinci Havva değil üçüncüsüymüş. Dinleyin bu iş nasıl olmuş!
Tanrı Adem babamızı yaratmış. Bahçesine koymuş ama Adem’in yalnızlıktan canı sıkılmış.

-Baba bana bir yoldaş yarat, demiş.
Tanrı da Havva’yı yaratıp göndermiş. İkisi birlikte gezerlermiş. Bir gün nasıl olduysa Adem Havva’yı altına almış sevişmek için.

Havva da:
-Olmaz böyle, demiş. Niye sen üste çıkacaksın da ben altta kalacağım. İkimiz de eşitiz. Çamurdan yapıldık. Bu işi yan yana yapmamız gerek. Değilse uğraşma boşuna.


Adem de ne de olsa erkek kabadayılığı olduğu için onu dinlememiş ve zorla ırzına geçmeye çalışmış. Havva da Tanrı’nın sihirli bir adını söyleyince yok olup gitmiş.


Adem de dolayısıyla hava almış. Bakmış ki yalnızlık kötü. O da anlamış “Bekarlık sultanlıktır” sözünün pek doğru olmadığını :
-Babaa, demiş, bana bir Havva daha yapsana!


Tanrı da Adem’e bir Havva daha yapmaya başlamış. O Havva’yı hazırlarken Adem bir çalının ardından bakıyormuş. Havva bitip hazır olunca midesi bulanmış tiksinmiş.
-Ben bunu da istemem, demiş.


Tanrı anlamış gene bu işin de yolunda gitmediğini Adem’in göreceğini düşünmediği için. Ve koyulmuş üçüncü Havva’yı yapmaya. Ama bu kez Adem’in görmediği bir yerde Havva’yı hazırlamış. Adem’e vermiş. O da kabul etmiş. İşte bizim Havva anamız buymuş.


Artık nereye kadar doğru bilemem. “Ben elin yalancısıyım” sözü gibi ben de başkalarının yalancısıyım. Yalnız gördüğüm kadarıyla gene Havva anamız ağlıyor gibime geliyor. Eşitlik pek var denemez. Hep Adem’in borusu ötüyor ya da öttürülmesine çalışılıyor, şimdiki düzende de…

Standart

Tanrı’nın Adaleti

İsviçre’deyken bir tanıdık bana zenginliğin, fakirliğin Tanrı’nın adaletine göre olduğunu, dolayısıyla, böyle kabul edilmesinin gerektiğini söylemiş ve aşağıdaki Nasreddin Hoca fıkrasını anlatmıştı.

Bir gün Nasreddin Hoca öğrencileriyle ders yapmaktadır. Bir kadın ya da adam elinde bir sepet cevizle gelir.

-Hoca, der, bunu size getirdim. Öğrencilerinizle yiyin.

Hoca da ceviz sepetini alır. Dağıtmadan önce sorar:

-Çocuklar, bunu Tanrı’nın adaletine göre mi yoksa insan adaletine göre mi bölüştüreyim?

Öğrenciler Hiç düşünmeden:

-Elbette Tanrı’nın adaletine göre bölüştüreceksiniz, derler.

Hoca başlar sepetteki cevizleri dağıtmaya:

-Beş sana, iki sana, on sana, yedi sana, sana yok, yirmi sana… Ve bitirir. Ama öğrencilerin kimisine az, kimisine çok ceviz düşmüş, kimisine ise hiç ceviz düşmemiştir.

-Olur mu böyle Hoca, derler, kimimiz beş, kimimiz on, kimimiz yirmi aldı, kimimize bir tek ceviz bile düşmedi.

-Ben ne yapayım, der Hoca, siz Tanrı adaletine göre dağıtmamı istediniz.

Bunu dinleyince ben gülmeye başladım. Bizim tanıdık kendi diliyle tuzağa düştüğünü anladı.

-Eyvah dedi. İşi yatırdık.

Standart

Nur İçinde Dikilsin

Her ülkenin kendine göre bir ölü gömme biçimi vardır. Genellikle toprağa uzunlamasına yatırırlar. Ve bu nedenle de “Nur içinde yatsın!”a benzer dileklerde bulunulur.

Ancak yer darlığı ya da başka nedenler yüzünden bu her zaman ve her yerde olmuyor. Bilindiği gibi kimi ülkelerde ölüleri yakarlar. Dolayısıyla gömme ve toprak sorunu yoktur. Yer darlığı sorunu bulunmakla birlikte toprağa gömme geleneği olan yerlerde ise kimi yetkililerin aklına bazı çözümler geliyor. Orneğin bir zamanlar Türkiye’de Manisa belediye başkanının, yer darlığı yüzünden, ölüleri dikine gömmeyi önerdiğini gazetelerde okumuştuk. Bunu duyan bir yakınım ise şöyle yorumlamıştı:

Ölüyü dikine gömerlerse nasıl deriz “Nur içinde yatsın” diye. Bu sözü değiştirip “Nur içinde dikilsin!” demek gerekecek. “Olur mu öyle şey?”.

Ya yanlamasına konulanlara ? Onlar için de “Nur içinde yan gelsin!” mi diyeceğiz?

Kolay değil beyler kolay değil değiştirivermek gelenekleri.

Standart

Ölü Kaldırma Kavgası

Ölüm güzel şey değildir, ne derseniz deyin. İsterseniz terimlerini başka dilden alın, taklalar atın. Adı üstünde. Öyleyse en iyisi bunun türkçelerini söylemek bizlerde olduğu gibi.


Bir kişi “vefat” etmez “ölür” bizde. “Cenaze”si kaldırılmaz, “ölü”sü kaldırılır. “Morg” yoktur “ölü damı” vardır. İşte türkçeleri budur ölüm karşısında bile yabancı dil hastalığını bırakmayan beyler öğrenmek istiyorlarsa…

Her neyse gelelim konumuza. Kişilerin ölümü kendileri için güzel değildir ama kalanlar için de değildir. Köyde filan öldünüz mü pek sorun olmuyor. Eş dost kaldırıyor, götürüp çukura koyuyor o kadar. Ama ya kentlerde bu böyle mi ? Türkiye’yi bilmiyoruz ama burda neler oluyormuş gazetelerde okuduğumuza göre.

Birisi hastanede öldü mü hastane içindeki hastabakıcılar yarış ediyorlarmış “Ölü Kaldırma Kuruluşları”na önce haber verip para alabilmek için. Sonra bunlar da birbiri aralarında yarışa giriyorlarmış “Ölüyü sen kaldıracaksın yok ben kaldıracağım” diye. Aralarında çatışma da oluyormuş ama ölen kalan oluyor muymuş bilmiyorum. Belki de oluyormuş. Yani bir ölü kaldıralım derken ölü sayısı artıyormuş.

Neden böyle birbirleriyle yarış ediyorlar, kavga ediyorlar? Ölüye saygılarından mı ?

Yok beyler yok ! Ölüye saygılarından değil, paraya hem saygılarından hem de çook sevgilerinden…


Standart

Yiyecek, Giyecek ve Düş (Rüya)

Sizleri bilmem ama benim rüyaların çoğu, yalnızca gördüğüm, düşündüğüm, yaşadığım konularla ilgili olarak değil, gece yatarken yediğim, giydiğim şeylere bağlı olarak da gerçekleşiyor. Bunu denediğim, her gece de rüya gördüğüm için kesinlikle söyleyebilirim. Başkaları için şaşırtıcı, olmayacak gibi gelebilir ama bence değil. Yıllardır bu böyle. Bu nedenle de yatarken herkesin giydiği pijamaları giyemiyorum. Hangi maddeden yapılı pijamaların korkulu, hangilerinin korkusuz rüya gösterdiklerini bildiğim için ona göre giyinip yatıyorum. Unutup da başka türlü giyersem o gece çektiğimi ben bilirim.


Yiyecekler de öyle, Özellikle akşam ya da yatmadan önce yediğim yiyeceklerin cinsine göre değişik rüyalar görüyorum. Söylediğim zaman inanmıyorlar.


-Yok canım sende, diyorlar, olmaz öyle şey. Rüyalar yiyeceklere, giyeceklere değil başka nedenlere bağlıdır.


-İster inanın, ister inanmayın, ben kendi üstümde yıllardır denediğim için, hiç olmazsa kendim için bunun böyle olduğunu söyleyebilirim. Orneğin dün gece fasulye rüyası gördüm.

-Yani rüyanda fasulye mi yedin ?

-Yok yahu dün akşam fasulye yediğim için gece de ona bağlı bir rüya gördüm. Hepsi rüyadır ama bu fasulyeli pilav gibi bir rüya oluyor işte. Hemen her zaman öyle.

-Başka ?

-Başka zaman da öyle. Hepsini bir bir sayamıyacağım ama hep aynı çeşit rüyaları görüp uyandığımda düşünüyorum ne yediğimi. Çıkarıyorum hangi yiyeceğe bağlı olduğunu.


-En ilginci hangisidir bu rüyalarının ?

-Yüzde yüz doğruluğu konusunda güvence veremem ama geçenlerde ne oldu biliyor musun? Akşam patlıcan yemeği yemiştim. Rüyamda hiç görmediğim ayıyı gördüm…

Standart

TYANA’LI APOLLON’UN ÖZLÜ SÖZLERİ

1.Benim kim olduğumu öğrendikten sonra değil öğrenmeden önce de kibar ol!

2.Gönül yüceliği, insanlar arasında var olan, en güzel şeydir ama öğretilmez!

3.Bilge gerçeği söyler ve kimseden korkmaz çünkü bu güç onun yapısında vardır.

4.Göze çarpmadan yaşa! Bunu başaramazsan, öldüğünde olsun, göze çarpma!

5.Kaynaklandığı ortam olmadan hiçbir şey doğamaz!

6.“Bilgelik beni nereye götürüyorsa, ben oraya gitmeliyim!”

7.Bence, dünyada en büyük kişi, “bilgeliği akla uygun olarak ve temiz amaçlarla uygulayandır!”.

8.Gözyaşlarından elde edilen zenginlik, yalancı ve kara altından başka bir şey değildir!

9.İnsanlar için toprak… Her şeyi üretir. Toprağın ürettiği her şey arıdır.

10.Toplumun, doğru yaşamak için, değişik görüşlü, bir uyuma gereksinimi vardır.

Uyum içinde, toplumun iyiliği için, değişik düşünceler doğacaktır.

11.Yasa sana da geçerli olsun!         

12.Ey yönetici, çok kötü yöneticilerden, nasıl yönetilmemesi gerektiğini öğrenmişsindir!

13.Bedensel özgürlük olmadan, ruhsal özgürlük olmaz!

14.Diktatörlere korkutma gücünü veren Tanrı, bana bu korkuyu duymama gücü vermiştir!

15.Yeryüzün diktatörünse, saklanarak yaşamak değil, açıkta ölmek, daha soylu bir davranıştır!

16.Tanrım, iyileri tanıyayım, kötüleri tanımayayım! Kötüler de beni tanımasın!

Standart

DÜNYANIN EN  GÜÇLÜ  DEVLETİ

Çocukken bana bir arkadaşım sormuştu: -Bir mi büyük bin mi? diye. Ben de: -Bin. demiştim. O ise şöyle kestirip atmıştı: -Bir büyük çünkü “bir” “Tanrı”dır. Tanrı “bin”den büyüktür!

Bu sorudan yola çıkarak bir benzerini de biz sorup karşılığını vermeye çalışalım:

-Dünyanın en güçlü devleti toprağı en çok olan Rusya mıdır?

-Değil çünkü toprak genişliği gücü göstermez.

-Dünyanın en güçlü devleti nüfusu en çok olan Çin midir?

-Değil çünkü nüfus çokluğu da gücü göstermez.

-Öyleyse dünyanın en güçlü devleti şu sırada her bakımdan güçlü olan Amerika Birleşik Devletleri değil midir?

-Değil. Görünüşte öyle. Ancak, yeryüzündeki pek çok ülkeyi olduğu gibi, onu da, el altından, elinde tutan, ona da, bir şamar oğlanı, bir kovboy (inek çobanı) gibi, her istediğini yaptıran, küçücük “İsrail”dir!

-Nasıl olur?

-Nasıl oluru var mı? Olmuş bile. Bırakın başka ülkeleri, senin Türkiye’nde de, el altından, sözünü geçiren, cirit atan, dolayısıyla, istediğini yaptıran, Yahudi’lerin, ikibin yıl sonra dönüp gelerek, Musa’nın  “Ey ulusum! Allah’ın size yasadığı kutsal toprağa girin….(5/21)” dediği, Filistin’de kurmayı becerdikleri, işte o küçücük “İsrail”dir! Bir gün, “Atamız İbrahim’in yurdu, Harran/Urfa’ydı” deyip, geçen yıllarda, kim bilir ne yolla, nasıl, Filistin’de, İngiliz’lerin oyunuyla, işbirliğiyle, desteklemesiyle, önce Arap’lardan toprak satın alarak başlayıp becerdilerse, aşağı yukarı, aynı oyun, aynı düzenlerle toprak bile satın aldıkları, Urfa’yı, içimizdeki işbirlikçilerin de yardımıyla, ellerine geçirirlerse hiç şaşırmayalım.

Ne Rus’lar’ın ne Çin’lilerin ne de Amerika’lıların yeri olmadığı, müslümanların kutsal kitabı, Kuran’daki olayların nerdeyse yarısını, kapsam olarak en azından, yaklaşık üçte birini, Tevrat’ta geçen, dolayısıyla Yahudi’lerle ilgili olaylar oluşturmaktadır.

Kuran’da, Arap’larla, dolayısıyla Filistin’lilerle de, dil ve soy bakımından, aynı kökten olan, kardeş sayılacak, Yahudi’ler açısından, bulunan, bizce çok ilginç, birkaç alıntıyı burda sunuyoruz.

(Kaynak: Ismail Hakkı Baltacıoğlu, Kur’an, Ankara, 1957):

1) Ey İsrailoğulları! (2/40, 2/47, 2/222) Benim (2/47) size ettiğim bunca iyiliği, (2/40, 2/47), sizi bütün uluslardan üstün kıldığımı, bir düşünün (2/40, 2/47, 2/222).

-2) Ant olsun ki Biz Israiloğulları’na Kitap, doğrunun bilgisini, peygamberlik verdik. Onları en iyi azıklarla azıklandırdık. Hem de onları her ulustan üstün kıldık.(45/16).        

-3) Israiloğulları’na şunu yasadık: “İşte, herkim bir kimseyi haksız yere öldürecek olursa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Herkim de bir kimsenin canını kurtaracak olursa bütün insanların canını kurtarmış gibi olur. (5/32)

-4)  O gün sizden söz almıştık: “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, kendinizden olanların bir kısmını yerlerinden yurtlarından etmeyeceksiniz” diye… (2/84)….pek azınız bir yana, sözünüzden döndünüz. Sizler dönek kimselersiniz.(2/83).           

-5)  ………. yine de bir birinizi öldürüyorsunuz, içinizden bir takımını yurtlarından ediyorsunuz, onlara karşı suç işlemekte, düşmanlık etmekte birbirinize arka oluyorsunuz… Oysa ki onların yurtlarından edilmeleri size haram kılınmıştı. Yoksa siz Kitap’ın yalnız bir kısmına inanıp da bir kısmına inanmazlık mı ediyorsunuz? (2/85)

-6) Onlar savaş ateşini yaktıkça Allah onu söndürdü (5/64).Onlar ortalıkta karışıklık çıkarmak için seğirtirler (5/64). Allah ise karıştırıcıları sevmez (5/64)….. onların birçoğu karıştırıcı kimselerdir. (5/81).

Onların arasında kendini bilen bir topluluk da vardır (5/66). Ancak bir çoğunun yaptıkları ne çirkindir (5/66).

-7) Onlar ne zaman bir antlaşma yapmışlarsa içlerinden birtakımı bu antlaşmayı bozmamışlar mıydı?(2/100).  

-8) Kendilerine Tevrat gönderilip de bu yükü taşımayanların durumu sırtına birçok kitap yüklenmiş olan eşeğin durumuna benzer. (62/5).

-9) De ki: “Ey Yahudiler! Bütün insanlar bir yana da, gerçekten Allah’ın sevgili kullarının yalnız sizler olduğunu mu sanıyorsunuz? (62/6).

-10) Yahudiler: “Üzeyir için Allah’ın oğludur” dediler. (9/30)…. Allah’tan bulsunlar! (9/30).

-11) Yahudiler: “Allah cimridir” dediler. Böyle dedikleri için onların dilleri tutulsun. Onlara lanet olsun. (5/64).

-12) Onlar dediler: “Yahudilerle hristiyanlardan başkası Cennet’e giremez.” Bu, onların kuruntusudur. (2/111). “….Hıristiyanlığın sağlam bir temeli yoktur” dediler. (2/113). Oysa ki her ikisi de kitaplarını okuyorlar. (2/113). İşte bilmeyenler onlar gibi söylerler.(2/113).

-13) Gerçekten onlar arasında inananlara sevgice en yakın bulacağın kimseler “Biz hıristiyanız” diyenlerdir….(5/82).Hıristiyanlar “Mesih Allah’ın oğludur” dediler… Allah’tan bulsunlar! (9/30).

-14)  Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler, ne de hristiyanlar seni beğenmeyeceklerdir. (2/120).

Tarih kaynaklarında (örneğin: Enciclopedia Corriere della Sera/Rizzoli/Larousse, 2003) İsrailoğullarının ya da Yahudi’lerin geçmişi konusunda şu kısa bilgileri buluyoruz:

Yahudi’ler Aşağı Mezopotamya bölgesinden gelmedir.Yahudi’lerin atası Hazreti İbrahim, yurdu, Harran/Urfa’dan, .M.Ö.1850’ye doğru Filistin’e göç etmiştir. Burası çok nazik ve tehlikeli, Mısır’lıların, Hitit’lerin, özellikle, Asur’lularla Babil’lilerin paylaşamadıkları, sürekli savaş yaptıkları bir yerdi. Yakup, Yahudi’lerle Filistin’liler arasında kaynaşma olmasın diye oymağını önce Mezopotamya’ya, sonra da Mısır’a götürdü. Sonra Mısır’lılar’a işçi gerektiğinden Yahudi’leri tutsak edip götürdüler. M.Ö. XV ya da XIII yüzyılda Musa bunları kurtardı.1220’de, “Tanrı’nın kendilerine söz verilen toprak” dedikleri Filistin’i ellerine geçirdiler. M.Ö. 721 de, Asur kralı Sargon II. İsrail krallığını kendi topraklarına kattı. Yahudi’leri de Yukarı Mezopotamya’ya zorla götürüp yerleştirdi. Aynı durum M.Ö. 586 ve 581’de de oldu.M.Ö. 539’da Pers kralı, Ciro Babil’i eline geçirip 538’de Yahudi’lere yurtlarına dönmelerine, Tapınak’larını yeniden yapmalarına izin verdi. M.Ö. 538-M.S.135 arasında Pers, Yunan ve Roma yönetimi altındalar. M.Ö. 63’te Roma dönemi başlar Yahudi’ler için. M.S.30’da İsa çarmıha gerilir.

M.S. 66’da Roma’lılara karşı ayaklanma olur. Vespasiano ve Tito orduları M.S.69-70’de Kudüs’ü ellerine geçirip yerle bir ederler. M.S. 132-135’te yeniden ayaklanma olur. Toptan köle olarak götürülüp satılırlar. Onların Kudüs’e yaklaşmaları yasaklanır.

Böylece, kendi istekleri dışında, yeryüzüne dağılmak zorunda kalan, ancak hiçbir zaman kimliklerini unutmayan, yaklaşık ikibin yıl sonra da olsa, topraklarına geri dönmeyi başaran, Israiloğulları’nı ilgilendiren, yukarda verdiğimiz olayların başka kimi ayrıntılarını da ekleyelim:

-1) Tutsak olarak götürüldükleri Mısır’dan kurtuluşları yaklaşık M.Ö. 1250 yılları dolaylarında, gerçekleşir. Bunun Musa peygamber aracılığıyla yapıldığını okuyoruz. Dolayısıyla Musevilik bu sırada ortaya çıkmıştır ya da Yahudiler kurtuluşları için bir peygamber, bir din ortaya çıkarmıştır. Ancak bu sırada, Mısır’lılarla Hitit’ler arasında, bölgenin yazgısına damgasını vuran Kadeş savaşının yapıldığını, Yahudi’lerin bu savaştan yararlanarak kurtulmuş olabilecekleri savını da, bölgede yaşamış Hitit’lerle başka ulusların yazılarının okunup geçmişlerinin daha ayrıntılı olarak ortaya konmasından esinlenerek, burda belirtelim. Bunun hemen ardından, Kuzey Suriye’ye yerleşen Hitit’lerle Yahudi’lerin birbiriyle kaynaşarak yeni bir toplum oluşturdukları, şimdiki Yahudi’lerin atalarının bunlar olabileceği görüşü de ileri sürülüyor.

Kendilerini tutsak eden Mısır’dan, Firavun’dan, öclerini 1948, 1956. 1967, 1973 savaşlarıyla almış sayılırlar.                

-2) Gene tutsak olarak götürüldükleri ve uzun süre kaldıkları, Babil’li karıların kendi erkekleriyle karıştırıp yanlışlık yapmamaları için Yahudi erkeklerin ilk kez sünnet edildikleri, Babil yönetiminden, el altından yönettikleri, A.B.D. aracılığıyla da olsa, 2003’te Irak’a, ipe sapa gelmez nedenlerle açılan ve bugüne dek, yüzbinlerce, milyonlarca suçu günahı olmayan insanı öldüren, yeryüzündeki gelmiş geçmiş en saçmalarından birisi olan, savaş aracılığıyla olsa da, öclerini almış sayılırlar.

-3) Ülkelerini ele geçiren, sonra da Kudüs’e, ordaki Tapınak’larını yerle bir edip Yahudileri yeryüzüne dağıtan, Kudüs’e yaklaşmalarını yasaklayan Roma yönetiminden ise, öclerini, ilk elde, Roma İmparatorluğu’nun çökmesine neden olduğu söylenen, hristiyanlığı, gene Yahudiler aracılığıyla, getirip başkent Roma’ya yerleştirerek aldıkları söyleniyor.

Ancak, yıkılan Roma İmparatorluğu yerine getirilen, hristiyanlık, sonradan, gene Roma’lıların eline geçtiği için, yarım kalan bu öc alma işini, bir gün, eski Roma’lıların torunlarının oturduğu İtalya’ya karşı savaş açarak almaya çalışırlarsa şaşmayalım.

-4) Mekke’den kaçmak zorunda kalan Muhammed’i Medine’ye çağıranların, orada büyük bir çoğunluk oluşturan Yahudiler olduğunu, bunların, Kutsal Kitap Kuran’ın tümü incelendiğinde, açıkça görüldüğü gibi, Muhammed’i, Kuran’ı, dolayısıyla müslümanlığı etkilediği açıkça görülüyor.

Hele hele bugüne dek, kutsal savaş, haçlılar adlarıyla, süren ve süreceğe benzeyen, müslüman- hristiyan çatışması da gözden kaçırılmamalı.

-5) Franz Babinger’in “Fatih Sultan Mehmed” adlı yapıtında, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde de Yahudi tüccarların Osmanlı Devleti için casusluk bile yaptığını, İran’a karşı savaşa giderken, Hanibal gibi, Gebze’de ölen Fatih’in doktorunun da yanlış okumadıysak, Yakup adlı bir Yahudi olduğu yazılı….

-6) 1492’de İspanya’dan atıldıktan sonra pek çok Yahudi Osmanlı Devleti’ne gelip yerleşiyor. Büyük bir bölümü de Amerika’ya gidiyor. Orda elde ettikleri ekonomik güçle bugün neler yapabildikleri ortada.

-7) Komünizmin kurucusu Marks Yahudi. Lenin’in de soyunda yahudilik olduğu söyleniyor. Kuruluş yıllarında, bankacıların, Yahudi’lerin bile desteklediği, nazizmin kurucusu, azılı komünist yöneticisi Stalin’le bile anlaşan, milyonlarca Yahudi’yi, ırkçılık nedeniyle, öldürten, Hitler’in de soyunda Yahudilik olduğu söyleniyor.

-8) Hiç de “birleşmiş”e benzemeyen, Türkiye’den başka kimseye sözünü geçiremeyen, sözde dünyanın beş büyük devletinin, Tanrı’nın beş büyük melekleri gibi, karar düzenindeki koltuklarına kurulduğu, gerçekte iplerini, A.B.D. ile İsrail’in çektiği, Birleşmiş Milletler’i tınmıyor, umursamıyor bile İsrailoğulları, Yahudiler, önceden ve günümüzde yaşanan acı olaylardan gördüğümüz gibi.

-9) Bütün ayrıntıları kamuoyuna açıklanmayan, Büyük Ortadoğu Projesi (B.O.P.), gerçekte, Büyük İsrail Projesi (B.İ.P.) olmasın! “B.O.P.”la “B.İ.P.”le Ortadoğu’da, dolayısıyla, bir zamanlar, Kıbrıs Türk’ü susuzluktan kıvranırken, Manavgat suyunun bile İsrail’e götürülmek istendiği, Türkiye’de, gerçekte, İsrail pokeri oynanıyor mu acaba, masa başındaki (ipleri perde arkasındaki kumarhane işletenlerce çekilen) oyuncularca?

İş kumara döküldü mü kimin kazançlı çıkacağı belli olmaz. Yalnızca kumarcılar değil, kumar oynatanlar bir gün bunun hesabını vermek, zararını görmek zorunda kalabilirler.

İşte şimdi anladınız mı, dünyanın en güçlü devletinin hangisi olduğunu?

Standart

DEFİNECİLER

BENCE,  YERYÜZÜNDEKİ, EN ESKİ BİN KENTTEN  BİRİSİ, BİNLERCE  YILLIK GEÇMİŞİN  İNCİSİ, ARMAĞANI TYANA’YI PARABABALARI  AĞALAR İÇİN   Y  A  Ğ  M  A  L  A  Y  A  N TOPLUMUN  YÜZKARASI DEFİNECİ  ÇAKALLAR, YAZIKLAR OLSUN SİZLERE!

Definecilerin Başkenti Neresi?

Definecilik”, “Defineci” Nedir?

“Definecilik” “yasalara göre suç”, dolayısıyla, “yüzkarası”dır.

Bu suçu işleyen de “yüzkaralı suçludur”.

Böyle bir suçu olanlara da, özellikle, kamu görevinin verilmemesi gerekir.

Definecilik ve Defineciler

Defineciler eskiden de varmış.

İşte Tyanalı Apollon’un, yaklaşık 1900 yıl önce, bu konuda, birine söyledikleri:

-Senin zenginliklerin, korsanlık veya öldürücü zehirler ya da çok eskiden yaşamış kralların sinlerindeki (mezarlarındaki) altın ve hazineleri yağmalamak gibi, yasadışı işlerden geliyorsa, sen, yalnızca, yargılanmakla kalmamalı, öldürülmesini de çünkü böyle bir zenginlik, iğrenç olduğu kadar acımasızdır da!

Mart Ayında, Gün Yüzüne Çıkan Definecilik Olayları

Önceki olaylar da, çok önemli olmakla birlikte, kuşkusuz, perde arkasındakilerin buyruklarıyla basına, pek öyle, gösterişli biçimde yansı(tıl)madığı için, sönük kalmış, dolayısıyla, yurtdışıyla bağlantılı defineciler de, bu yasadışı alanda etkinliklerini korkusuzca sürdürmüş, kendilerine kamu yerlerinde de görev verilmiş, kimisi kamu kuruluşlarının başına geçmiş, iğrenç çalışmalarını sürdürmüştür.

Standart