ALTUNHİSAR-KEMERHİSAR

İkisi de “hisar”. Birisi “altun”, birisi “kemer”.  Önce Altunhisar’dan söz edelim.

Eski adları, bildiğimiz kadarıyla, Anduğu (Antigo), Ortaköy iken, yanılmıyorsak, ilçe olduğunda, “Altunhisar” olup çıkmış. Sanmam ki bu, orada altın çıktığından ya da bulunduğundan, verilmiş olsun. Bence, belki, yakınındaki Altınova benzeri, toprağı altın gibi verimli ya da orda oturanların yürekleri gönülleri “altın” gibi olması nedeniyle almıştır o adı.

2 Şubat 2010 günlü Hamle gazetesinde, sayımlar sonucu, verilen bilgilere göre, ilçe Altunhisar’ın nüfusu: 2799.

Altunhisar dolaylarında, 2006 yılından beri, benim 1962-66 yılları arasında, İtalya’da üniversiteyi okuduğum, Pavia Üniversitesi’nden gelen bir arkeoloji heyeti araştırma, inceleme yapıyor. İlk dört yıl “Güney Kapadokya’da, Kuzey Tyana Bölgesi’nde, Hasan ve Melendiz Dağları’nın Güney

Yamaçları’nda”, yani geniş bir alanda, “Hitit Dönemi”yle ilgili kalıntıları araştıran heyet, bu yıl araştırmalarını, en kısa zamanda kazıya dönüştürebilmek amacıyla, Altunhisar’ın güneyinde, Bayat köyü yakınlarındaki “Kınık Höyük” üzerinde yoğunlaştırmış, yapılan jeo-radar ve jeo- manyetik görüntülemeler, M.S. 1300 yıllarından bu yana el değmemiş, verilen bilgilere göre, yaklaşık 4500 yıllık, höyüğün altında, en üst katlardan başlamak üzere, bölgenin geçmişine ışık tutacak, bilim dünyasıyla birlikte turizm açısından da, en kısa zamanda, kazı yapılarak günışığına çıkarılması gereken, çok önemli yapılar olduğunu teknik bakımdan da göstermiştir.

Yazılı kaynaklara göre, yaklaşık 4 bin yıl önce de büyük, yazısız kaynaklara göre, geçmişi, şimdilik 7.500 yıl, bence, yeryüzünün, belki, en eski, 500 kenti arasında sayılabilecek, bilinen en eski adı  “Tuwanuwa, Tuhana, Dana, Tyana, Cristopoli (İsakent), (buna dayanarak verilmiş olması varsayılabilecek) Kilisehisar (halk ağzındaki biçimiyle Kisasar), yanılmıyorsam, 1910’da, İttihat ve Terakki döneminde, Roma çağında, M.S. I-II. yüzyıllarda yapılmış olmaları gereken su kemerleri  nedeniyle, şimdiki adını almış. Bir kez, M.Ö. 750 yıllarına doğru, küçük de olsa, önemli bir Hitit krallığının başkenti, M.S. 370 yıllarına doğru Küçük Kapadokya’nın merkezi olmuş.

Bizans’lılara kalmaması için, Araplarca yıkılmış, ondan sonra da kendini toparlamamış, yerleşim yeri olmayı sürdürmüşse de.

Bucak olarak yüzölçümü, daha önceki yıllarda bize verilen bilgilere göre 500 km2’ye yakın. Yani, bırakalım Türkiye’yi, İtalya’daki kimi illerden bile büyük.

Ama keçi kuyruğu gibi bir türlü ne uzuyor ne kısalıyor. Bor’un yakınlığı nedeniyle, Bor’un peşinde soluk soluğa koşturmaktan kurtulamıyor, bir zamanlar eşeklerle Bor pazarına gidildiği gibi. Eskiden iki banka şubesi varken bugün bir tek  banka şubesi bile yok. Ben başa geçersem bankaları geri getireceğim diyenler olmuş ama bunlardan yıllar geçtiği halde bir daha  ses bile çıkmamış. Demek ki Bor’un beyleri Niğde beylerinden daha baskın çıkmış.

Unutmuyorum. Birinde Bor’lu bir arkadaşımın, “Sen de öncülük et de Kemerhisar’ı Bor’a bağlayalım!” demesi kafamı attırdı. “Kesinlikle böyle bir şeye bırakın öncülük etmeyi, bu gibi girişimlerin karşısına ilk çıkacak olan benim!” dedim.

2000 yılında o zamanın, gerçekten çok değerli valisi, sayın R.A. Öztürk ve topladığı yetkililerle görüştüğümüzde, bana şunları söylemişti: “Biz bir türlü Kemerhisar’ın altındaki eski Tyana kentinde kazı yaptıramıyoruz. Siz yardımcı olup yurtdışından bir şeyler yapabilir misiniz?” diye sormuştu. Ben de kendisine “Elimden geleni yapacağım!” demiştim ve benim yurtdışından, sayın valinin yurtiçinden, o zamanki Kemerhisar Belediye Başkanı, Dr. Bülent Ilgaz’ın Kemerhisar’dan çabalarıyla, İtalya’dan gelen arkeoloji heyeti 2001 yılında yüzey araştırması yapmış, 2002 yılında da kazı izni alıp çalışmalarına başlamıştır…

Ancak, bu açıdan da, üzülerek söylüyorum: Bana birkaç kişinin doğrudan yüzüme karşı söylediği gibi,  Kemerhisar için sit alanı kararı, T.C. Kültür Bakanlığı Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca, 31.03.1995 gün ve 147 sayıyla alındığı, benim bu kararla, ne doğrudan ne de dolayısıyla hiçbir ilgim olmadığı halde, kimbilir hangi kirli çıkarlar/hesaplar uğruna, halk içinde, “Bu kararı Asım Tanış aldırdı, Kemerhisar’a,  halka zarar verdirdi …”  dedikoduları bilinçli olarak, sürekli olarak, yayılmış, dolaştırılmış, hatta son yıllarda, gene kimi kişilerin bana gelip doğrudan söyleyip sorduğu gibi, söz konusu “sit alanı kararının kaldırılacağı, kaldırılması için başvurulacağı dedikoduları” söylentileri çık(arıl)mıştır!

Yazıklar olsun bunları ne biçimde olursa olsun yapanlara, bu yollara başvuranlara! Kemerhisar/Tyana gibi yeryüzünün geçmişi açısından gözbebeği kentlerden  sayılacak, korunması gereken,  bir yer için bu gibi söylentilerin yayılması  bile hoş karşılanamayacak, neredeyse lanetlenecek bir davranıştır. Hangi yetkili yer, hangi kurul, hangi bakanlık, bütün dünya arkeologlarınca, bilim adamlarınca, korkunç biçimde, kınanacak böyle bir kararı almaya kalkışabilir bilmiyoruz. Sanmıyoruz, düşünemiyoruz da!

Kemerhisar’ın neden Altunhisar gibi, öbürleri gibi, bir ilçe bile olamadığı, hep keçi kuyruğu gibi kaldığı, geçmişi doğru düzgün bilmediği gibi, geleceği de bir türlü öngöremeyen, öngörmek istemeyen, gelecek için en küçük bir adım bile atmayan, atmaya istekli görünmeyen, Kemerhisar’lının, yeryüzünün, geçmiş açısından, bu gözde kentinin, onu belki de gene yeryüzünün üçüncü önemli merkezi konumuna getirebilecek, değerlerine neden, günlük, küçük çıkarlar yüzünden,  sahip çıkmadığı, neden bunları koruyamadığı, korumayı bilmediği, korumak istemediği, sanırım anlaşılıyor. Öyle olunca da Altunhisar gibi, öbür yerler kolları sıvayıp canla başla çalışırken, ileri giderken, ilerlerken, onların ardından eziklik duygusu içinde bakıp duracaktır! Bununla da kalmayacak, paçaları sıvayıp “defineciliğe” (mumya ya da başka) sarılacaktır.

Başka ne diyebiliriz ki yazımızı, içimiz burkularak, “Kendi düşen ağlamaz!” atasözüyle bitirmekten başka?

Standart

ALİ YARAMANCI GELİYOR (Kemerhisar’ın Ünlü Büyüklerinden)

                 
1949 sonbaharında, ilkokul ikiye başladıktan biraz sonra, bir gün bütün okul öğrencilerini  “Avrupa’dan, İsviçre’den gelen Ali Yaramancı’yı karşılamaya” götürdüler.

Armutlu Bağ’ın oralara vardığımızda yağmur tuttu. Duvarların çalılarının altına sığındık. Sonra yağmur bitti.

Ancak oralarda Ali Yaramancı’nın gelişini gördüğümüzü anımsamıyorum. 

Aynı gün Ali Yaramancı’yı mahallemizdeki evine geldiğinde gördüm. Yığınla insan vardı. Ali Yaramancı geldi.

Yanılmıyorsam, o zamanlar, mahallemizin en güzel denecek evinin merdivenlerinden çıktı. Kapının önünde durdu. Yanında annesi de vardı. Bir şeyler söyledi. Çocuklar için de, sanırım, bozuk para saçıldı düğünlerde olduğu gibi. Ben de almaya, kapmaya çalıştım mı bilmiyorum. 

Ali Yaramancı’nın, merdiven başında, annesiyle birlikte, çocukken çok özlediği ama bir türlü yiyemediği şekeri yediğini söylediler.

Bir aralık, sanırım büyük,  kardeşi Yakup’un şöyle bağırdığı duyuldu: Kemerhisar’a yardımın olmazsa senin de ananı avradını!

Kalabalığın arasında bir de ayı oynatan vardı. Ayıyı oynatıp oynatmadığı pek aklımda kalmadı. Tek aklımda kalan ayıya birkaç kişinin sırtını çiğnettikleri kulunçları vs. geçsin diye.

Bu olaydan sonra, Ali Yaramancı’yı, ikinci kez,  1955-57 yazında, o zamanlar tek olan, ilkokulun yanında birileriyle gördüm.  Kısa boylu birisiydi. Kemerhisar’ın su vs. sorunlarıyla ilgilendiği söylenmişti.

1967-70 arasında, Kemerhisar’a uğradığımda, birkaç kez,  ağabeyimin hanımının Ali Yaramancı’nın annesinin  yanına gittiğini gördüm dinsel nedenlerle.  Annesinin dinsel yerinin, görevinin ne olduğunu bilmiyorum. Duyduğum tek şey giden kadınların ona çok saygı duyduğunu, evinde birlikte dinsel birşeyler yaptıklarıydı. Bir türlü ne yaptıklarını öğrenemedim.

Aradan gene yıllar geçti. O güzel, eski evleri, oralarda oturan birilerine satılmıştı artık pek işe yaramadığı için. O da çoğunu yıkmış, gerisini başka biçimde düzenlemişti. Ancak o evin altında başka yapı kalıntılarının bulunduğu bence kesin.

1996’da, yanılmıyorsam torunu ya da çok yakını olan, Kemerhisar’da ticaretle uğraşan birini tanıdım. 

Onu sonra 1999-2000 yıllarında Kemerhisar’ın geleceğiyle ilgili toplantımızda gördüm.  

Yıllarca sonra da onunla ilgili sevimsiz bir haberi gazetede okudum. Gazete parçasını saklıyorum.

Ali Yaramancı Kemerhisar’da, daha çok,  “Sinan’ın Ali” olarak bilinir. Kemerhisar’dan Avrupa’ya öğrenim yapmaya giden, (okuyup yükselen, ünlenen) ilk kişidir. Onu izleyen ikinci kişi ise benim. 

Benimle birlikte pek çok Kemerhisar’lının ve kendisinin de bildiği gibi, yoksul Kemerhisar’lı ondan çok şey beklemiştir. Bu bekleyişin yerinde olup olmadığı konusunda bir şey söylemek doğru olmaz. Yoksulun umudunun, hep, Tanrı’da, yukarıda, büyüklerde olmasından kaynaklanan bir bekleyiştir bu. Şimdi kalmamıştır. O zaman kapısında bir eşek bağlı olanın durumu çok kişiye göre iyi sayılabilirdi. Oysa şimdi hemen her kapıda en azından birkaç araba duruyor.

Kardeşi ya da ağabeyi konusunda, sevimsiz olsa da, epeyce anım var. Ancak onları burda yazmama gerek yok.

Ali Yaramancı’nın elimdeki yaşam öyküsünden kısaca şu bilgileri aktarıyorum:

1917’de Kemerhisar’ın Çayır Mahallesi’nde doğdu. Yoksulluk nedeniyle çok güç koşullarda ilkokulu, ortaokulu okudu. Çalışkanlığı nedeniyle İstanbul’daki Maltepe Askeri Lisesi’ni kazanıp 1937’de birincilikle bitirdi. Harita mühendisliği eğitimi için Almanya’ya gönderildi. II. Dünya Savaşı’nın patlaması üzerine 1939’da Türkiye’ye döndü. 1942’de İsviçre Zürih Teknik Üniversitesi’ne gönderildi. Burada da çok başarı gösterip “Harita ve Jeofizik Yüksek Mühendisi” diploması aldı. Doktora yaptı. 1949’da yurda döndü.

 (Bu dönüşü, yazının başında sözünü ettiğim “Armutlu Bağ Karşılaması”nı doğruluyor.)

İstanbul Üniversitesi’nde, sonradan “Yerbilimleri Fakültesi”ne dönüşen “ Jeofizik Bölümü”nün kurulmasını sağladı. Burada öğretim üyesi, bölüm başkanı oldu. 1985’te emekli oluncaya dek görev yaptı. Sonra sözleşmeli olarak 1992 yılına dek çalıştı. 

Pek çok bilimsel yazısı, bir de mesleki kitabı vardır.

Türkiye’nin yeraltı servetleriyle ilgili araştırmalar yaptı.

Fransızca, İngilizce, Almanca bilmektedir.

Avrupa çapında adı anılan önemli bilim adamları arasındadır.

Yanılmıyorsam 2008 yılında ölmüştür. Kemerhisar’da gömülüdür.

Kemerhisar Lisesi, yaptığı yardımlar nedeniyle onun adını alıp,  “Kemerhisar Ali Yaramancı Lisesi” olmuştur.

Ali Yaramancı ile yüz yüze hiç görüşmedim. Yalnızca 2000-2001 yıllarında kendisiyle telefon bağlantılarımız oldu saatlerce, onu ve Kemerhisar’ı ilgilendiren bir konuda. 

Sayın Ali Yaramancı ile başka yazılı ve sözlü ilişkimiz olmadı

Yukarda sıralanan konularda telefon görüşmeleri yaptığımızda bana söylediği iki anısını buraya aktarmak istiyorum.

Birincisi, daha çocukken, yerleşim yeri olarak, Kemerhisar’ın içini bugün kuzeyden güneye geçen yol açılırken ortaya çıkan, eskiden kalma büyük küpler içinde oynamış.

İkincisi de, 1913 dolayısıyla kendisinden yaşça büyük babamla yaptıkları bir değiş tokuşla ilgili.

Ne zaman olduğunu söylemedi. Babam Ali Yaramancı’ya pantolon vermiş o da karşılığında babama tabanca.

Sayın Ali Yaramancı’nın el yazısıyla bir mektubunu Hatice Senbel bana internetten gönderdi. 

Anlamlı belge durumunda olduğu için, ben de aşağıda olduğu gibi aktarıyorum.  

Yazdıklarının üstünde durulabilmesi için tümceleri ben sayıladım.

Sonra, benim yaşamdakilerle benzer bir iki ayrıntı üzerinde duracağım kısaca.

İstanbul, 12.12.2005.

-1) Sevgili Cansu,

Bu mektubum yalnız sana değil, Naci’ye,  Çiğdem, Leyla, Fatma ve Hüseyin’e.

-2) Gönül isterdi ki hepinize ayrı ayrı yazayım.

-3) Bilim adamları emekli olsada, yaşlansa da zamanları yinede özel işleri için kısıtlı kalıyor.

-4) Teker teker sizlere “teşekkür ederim eğitim günü tebrik kartınızı aldım” deyip geçmeye gönlüm asla razı olamazdı.

-5) Hepinize candan teşekkür eder öperim.

-6) Ömrüme ömür kattınız, gençleştirip çocukluğuma çektiniz.

-7) Pek  (okuyamadım)  o günlerden söz etmek isterim.

-8) Babam 3. sınıftan sonra okumamı istemedi ve iki sene köyde kendisine yardımcı oldum.

-9) Ne mi yaptım söyleyeyim:

-10) Sabah erkenden kalkıp Çatılıyer üzerinden Peldağacına, Kalaygöle ve Adıyamana gidip çift sürdüm.

-11) Yine buralarda arpa yolup ekin biçtim.

-12) Havuzlu çayırında mandalarımızı, öküzlerimizi otlattım

-13) Adatepede koyunları ve kuzuları güttüm.

-14) Yükçayırından harmanda düven sürüp elimde tenike ile mandaların pisliğine tuttum.

-15) Belki bunları duydunuz ama yaşamadınız.

-16) Nihayet beynim isyan etti, herne pahasına olursa olsun okumaya karar verdim.

-17) Fakat annem bana destek oldu.

-18) Bir sonbahar günü bahçeliden yaya kalkıp Eftiyan üzerinden Bora gittim ve Cumhuriyet İlkokuluna kaydoldum.

-19) Bu günübirlik gidiş geliş bir hafta sürdü.

-20) Bunu duyan okul baş öğretmeni yandaki eski ahşap okulda bir oda verdi ve bende oraya yerleşip 4. sınıfı okudum.

-21) Ertesi sene babam arnavutların oturduğu yerden bir oda tuttu oraya yerleştim.

-22) 5. sınıfı bitirince köyde Belediyenin katibi olarak İçmede bilet kestim.

-23) Aldığım bir miktar parayıda Orta okulda kitaba verdim.

-24) Ortaokul maceram daha acı.

-25) O zamanlar cumartesi günleri öğleye kadar ders vardı.

-26) Ben çoğu kez öğleden sonra köye gelir ertesi günü haftalık yiyeceğimi alır Niğdeye dönerdim.

-27) Bazanda Niğde pazarına gelenler yiyeceklerimi getirirlerdi.

-28) Bir pazar kış yüzünden kimse gelemedi.

-29) O günlerde 5 kuruşluk zeytin alır (13 tane) 7 sini öğle üzeri ve 6 sınıda akşam yediğimi çok iyi hatırlıyorum.

-30) Ama o günler derki, İsviçre Cumhurbaşkanı’nın evinde sofrasına oturup yemek yemeyi de sağladı,

-31) oğlu Emil devre arkadaşımdı.

-32) Geriye dönüp şöyle bir yaşamıma baktığım zaman bana hayal gibi geliyor.

-33) Nereden nereye.

-34) Sevgili yavrularım, bir insan iyi ahlak bütünlüğü içinde kusursuz çalışır ve azmettiği hedefe ulaşma gayreti içinde olursa mutlaka toplumda istediği düzeydi yerini alır.

-35) Bunlar(ı) size yazmaktaki amacım, beni ve benim gibi nicelerini örnek alın.

-36) Benim zamanımda kızlar okula gitmezdi.

-37) Köydede bir kız okul arkadaşım olmadı.

-38) Müdürünüz Sami beyle sık sık telefon görüşmesi yapıyorum, kendisinden memnunum ve okulumuz için gösterdiği gayretlerden de haberdarım.

-39) Bir hafta önce Belediye Başkanı İbrahim Ünal beni ziyaret etti.

-40) Uzun uzun dertleştik.

-41) Oda benim gibi çok dertli.

-42) Halk eğitimsiz, işsiz, köylünün geliri sınırlı.

-43) 5 sene önce geldiğimde 70 sene öncesinden çok farkı yok.

-44) Genç emekli insanlar belli başlı kollektif olarak bir iş tutmuyorlar.

-45) Okuyanlarda köyden kaçıyorlar.

-46) Bu konulardaki üzüntümü anlatamam.

-47) Sizler ve diğer öğrencilerden beklediğim il içerisinde okulumuzu saygın bir düzeye oturtun.

-48) Buda sizlerin çalışmalarıyla olur.

-49) Gerek benden ve gerekse Belediyeden bir isteğiniz olursa bana bildirin.

-50) Şimdilik bu kadarla yetiniyorum.

-51) Hepinize içten teşekkürlerimi tekrar iletir, gözlerinizden öperim benim kadirşinas yavrularım.

Ali hoca

(imza)

-52) Not: Kepenek’lerin büyüklerini tanıdım.

-53) (yana eklediği satır)  Şimdiden sizlerin yılını kutlar, sağlıklı ve başarılı günler dilerim.

Son olarak da, yukarda aktardığım, Cansu’ya yazısındaki kimi ayrıntıya değiniyorum, benim yaşamımdakilerle benzerliği nedeniyle.

Sayın Ali Yaramancı diyor:

-1) Sabah erkenden kalkıp Çatılıyer üzerinden Peldağacına, Kalaygöle ve Adıyamana gidip çift sürdüm.

Yine buralarda arpa yolup ekin biçtim.

Havuzlu çayırında mandalarımızı, öküzlerimizi otlattım. 

Adatepede koyunları ve kuzuları güttüm.

Demek ki onların tarlaları, Bahçeli’lilerin çoğu gibi, oralardaymış.

Çatılıyer’den ben de geçtim. Orayı, Peldaacı’nı, Kalaygölü, Adıyaman’ı iyi bilirim. Ama oralarda onun yaptıklarını yapmadım.

Ben  Salmanlı’ya eski adıyla Baroon’e (Havuzlu’ya) gittim babamla, sabah erkenden, eşeğin üstünde uyuyarak. Ekinlerin, otların arasından geçerken duyduğum o hışırtıları hiç unutmuyorum.

Çok az çift sürdüm ama babam işini bitirince öküzleri alır güderdim, yayardım Salmanlı’da, Baroon’de,Baroon Gölü’nün oralarda, Hortasan’da.

-2) Yükçayırından harmanda düven sürüp elimde tenike ile mandaların pisliğine tuttum.

Çayır Mahalle’lilerin harman yeri genellikle Yükçayırı, birazcık da  Koru idi. 

Ben de Yükçayırı’nda harmanda çok, birazcık da Koru’da çalıştım. Öküzlerin götünden bok düşmeden teneke tutup alırdık.

Anılarımda hepsini ayrıntılı anlatacağım.

Şu son yıllarda “Yükçayırı” ile “Hortasan” sözcüklerinin nelerden kaynaklanabileceğini çıkardığımı sanıyorum.

“Yükçayırı”nın “yük” sözcüğüyle ilgisi yok. Bence, orada eskiden bulunan, sonradan düzlenip

kaldırılan, aşağı yukarı dümdüz edilen “hüyük” sözcüğünden gelmiş  olmalı. Dolayısıyla “Hüyük Çayırı”dır.

“Hortasan” ise, bence, sanıldığı ve bir kaynakta yazılı olduğu gibi, “Dört Hasan”sözcüklerinden değil, orada, çok eskiden beri, kuşkusuz, dolayısıyla Roma döneminden beri,  bulunan, kişilerin sağlık nedeniyle geldikleri,  “içme(ce)”nin latince  adı “Hortus Sanus”  “Sağlık Evi” sözcüklerinin kalıntısı olmalı.

-3) Ben çoğu kez öğleden sonra köye gelir ertesi günü haftalık yiyeceğimi alır Niğdeye dönerdim.

Bazan da Niğde pazarına gelenler yiyeceklerimi getirirlerdi.

Bir pazar kış yüzünden kimse gelemedi.

O günlerde 5 kuruşluk zeytin alır (13 tane) 7 sini öğle üzeri ve 6 sınıda akşam yediğimi çok iyi hatırlıyorum.

Ben de ortaokulu ve son sınıfa dek,  (1949’da açılmış olan) liseyi Niğde’de okudum.

Biz de yoksulduk. Ancak anladığım, gördüğüm kadarıyla, durumumuz Ali Yaramancı’nın ve kimilerinin durumundan birazcık daha iyiydi gibime geliyor.

Bu yıllarla ilgili anılarımın bir bölümü aşağı yukarı on yıl kadar önce Bahçeli’nin internet köşesinde ve Niğde’deki Hamle gazetesinde çıktı.  Gerisi gelecek.

 -4) Bunlar(ı) size yazmaktaki amacım, beni ve benim gibi nicelerini örnek alın.

Dediği doğru. Ancak bütün bunları yaşayan bilir. Yaşamayanların bir kulağından girer öbüründen çıkar.

-5) Benim zamanımda kızlar okula gitmezdi.

Köydede bir kız okul arkadaşım olmadı.

Ne ilkokulda ne de son sınıfa dek ortaokulda bizim sınıfımızda da kız olmadı. 

İlkokul birinci sınıfa  Armutlubağ’dan Kezban adlı bir kız geldi. Bir ay okudu. Sonra bir daha kız görmedik.

Niğde’de bütün sınıflarda kız vardı. Bir tek benim gibi, köylerden, Niğde’nin yoksul ailelerinden gelenlerin toplandığı, 69 kişilik I.C sınıfında kız yoktu. 

Sınıfları düzenleyen çok  duyarlı okul yöneticileri, belki de, kızları, Niğde’nin “kaymak” ve “süzme yoğurt” tabakalarından gelme çocukların bulunduğu A ve B sınıflarına koymuşlar, bizim gibi “döküntülerin, çökelek tabakasından gelenlerin oluşturduğu”, C sınıfına koymamışlar, ahlakları bozulmasın düşüncesiyle.

-6) Halk eğitimsiz, işsiz, köylünün geliri sınırlı.

5 sene önce geldiğimde 70 sene öncesinden çok farkı yok.

En azından, aşağı yukarı, 20 yıldır Kemerhisar’da pek aç, yoksul  yok sayılır. Çalışan zor bulunuyor.

70 yıl öncesine göre okumuş sayısı çok artmış ama beyinlerin epeycesi ya boş kalmış ya  da bilgiyle değil külle dolmuş.

-7) Genç emekli insanlar belli başlı kollektif olarak bir iş tutmuyorlar.

Okuyanlarda köyden kaçıyorlar.

Kemerhisar’da bir araya gelip birlikte iş yapmak nerdeyse olanaksız. Hepsi yalnızca ben bilirim havasında. Kimseyi beğenmez. Bu nedenle emekli aydın olarak geçinenler de kahveleri dolduruyor.

Hemen hepsi  “okeyci  aydın” olup çıkmış. 

Yıllardır duyduklarıma, ara sıra gazetelerde okuduklarıma göre, pek çoğu da definecilikle uğraşıyormuş.

Aferin onlara.

-8) Bu konulardaki üzüntümü anlatamam.

Sayın Ali Yaramancı’nın üzüntüsüne ben de içtenlikle katılıyorum.

Standart

Eşek Bilgileri

Nasreddin Hoca’nın Eşeği.

Akşehir’i  Bor’a, Niğde’ye ve Kayseri’ye, bir bakıma göbek bağıyla, bağlayan ortak bir özellik var:

Eşek. Nasıl “Nasreddin Hoca”sız bir Akşehir, “eşek”siz bir Nasreddin Hoca, “Mevlana”sız Konya, “Tyanalı Apollon”suz bir Kemerhisar yani Tyana, düşünülemezse, “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini  Niğde’ye” atasözündeki köylünün “eşek” sözcüğü olmadan, Bor ile Niğde kentleri de düşünülemez. 

Bu üçüne, eskiden, söylentiler doğru olsun ya da olmasın, “eşek”ten sucuk yaptıkları söylenen  “Kayseri” kentini de ekleyebiliriz. Türkiye’de ve yeryüzünde, “Eşek”le ilgili öbür ayrıntıları konu edinen başka yerleri, kentleri (örneğin: Merzifon, Kıbrıs, Midilli, Sardenya ….) ve kişileri (örneğin: Kleopatra ….), şimdilik, işin içine katmadan, bu kentler arasında, ya da, gene şimdilik, Akşehir’de, yalnızca  “Nasreddin Hoca Şenliği” değil aynı zamanda onun eşeğine saygı açısından,  bir de, “Eşek Şenliği” ya da “Eşek Kültürü Şenliği” düzenlense, bence çok ilginç olurdu, öbürleri  yanında, özellikle hayvanseverlerin ilgisini çekerdi, insanların da eşek kültürü birazcık artardı.

Unutmayalım: Eşek kültürü öyle kolay kolay yabana atılacak bir kültür değildir!​ Yanlış olsa da “kültür mantarı” demesini bilen, onun yerine Türkçe’de “yetiştirme mantar”denmesi gerektiğini bilmeyenler arasında, eşeği bilmeyen çok kültür mantarları ya da kültürlü mantarlar vardır.  Bu şenlik sırasında, öbür ayrıntılarını burda vermeyeceğimiz, şu yarışmalar da yapılabilirdi:

-a) yılın en güzel eşeği; -b) yılın eşek güzeli; -c) yılın en güzel anıran eşeği (eşek anırmazsa  sahibinin anırması koşuluyla); -c) tor (eğitilmemiş) sıpaya binme; -ç) makam eşekleri ya da mavi eşekler.

Simgesel olarak, Nasreddin Hoca kılığındaki kişi, Nasreddin Hoca’nın eşeği için komşunun eşeğine önce dünür de gidebilir, sonra da komşuya sıpanın doğumunu şu sözlerle duyurabilirdi:

Gözün aydın. Dede oldun. Bizim eşşek nur topu gibi bir sıpa kunnadı (doğurdu). Sıpa torunun oldu. Geliyor. Müjdemi isterim

Şenliğin açılışından hemen sonra ya da bitişinde, eşek(ler) için, aşağıdakilere benzer dizelerle, önce eşek havaları çalınıp, ardından “eşek gecesi/konseri” düzenlenebilir:

(* Aşağıdaki dizeleri ünlü türkü ve şarkılardan alıp birazcık değiştirerek konuya uyarladığımız için onların sahiplerinden, hayvanseverler adına, Nasreddin Hoca’ya olan saygı ve sevgilerine  sığınıp, bağışlamalarını diliyoruz. Amacımız yalnız ve yalnız Nasreddin Hoca’nın eşeğine  şarkılarla türkülerle dolu bir müzik gecesi düzenlenmesi idi.)

Sanatçı eşekten, sıpa makamında, bir katır gazeli dinleyeceksiniz. Okuyan sanatçı eşek:yanık sesli … Kıbrıs eşeği.   

​​​…

-1) Bilmem bu eşekle ben nasıl yaşayacağım?

-2) Benim gönlüm bir kelebek dolaşıyor eşek eşek.

-3) Şu eşeğe bir bakın, bakışı nur saçıyor. Dönüp dönüp bakıyor

-4) Gözlerinin içine başka eşek girmesin

Standart

-Din Gardaşlarımız, Türklerin Din Gardaşları, Arnavutlar-In Kazığı.

Eskinin, bütün imparatorluklarının başına geldiği gibi, ulus değil, kişi adlı, Osmanlı İmparatorluğu da, yavaş yavaş gücünü yitirip çekilmekle kalmayıp yıkılınca, öbür yerler arasında, bir zamanların (“Güney Islav Ülkesi” anlamındaki, yapmacık) Yugoslavya’sında, özellikle, Makedonya ve (“Kuş Ovası” anlamındaki) Kosova’da kalan, yaşayan soydaşlarımızın, Türklerin dili konusunda bir araştırma yapmak amacıyla, 1970-71 öğretim yılı başından beri, öğretim üyesi olarak, görevli olduğum, Venedik Üniversitesi’ne resmen başvurup izin almıştım.

Buralara ilk yolculuğum 1986 yılı haziran ayında, ikinci yolculuğum ise, 1988 yılı Ekim ayında gerçekleşmişti.

Bu gezilerim sırasında, özellikle, soydaşlarımızın dilleriyle ilgili kurumlarda görevli, hemen hepsi aydın kişilerle bağlantı kurmuş, görüşmüş, geziler yapmış, malzeme toplamıştım.

Ayrıca buralardaki malzemelerin, resmen bedeli ödenerek, Venedik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne, kendi cebimden ödediklerimin de evime gelmesini sağlamıştım.

Ayrıca Yugoslavya’nın bu iki bölgesinden, birer yıllığına, iki bayan Türkçe okutmanı getirtmiş, iki aydının da bölümüzde Türkçe konusunda konuşma yapmasını sağlamıştım.

Fırsat buldukça yazılar yazmıştım. Bunların epeycesi Üsküp ve Priştine ile Prizren’deki yayın araçlarında çıkmıştı.

Şimdi bunların neler olduğunu burada sıralayacak değilim.

Bu arada, özellikle, 1994-2001 yılları arasında, Venedik Üniversitesi’ne çöreklenmiş bir örgütle çatışmaya girmiş, onların yaptıkları yasadışı işleri belgeleyerek üniversite ve savcılık yetkililerine duyurmuştum. Ne var ki, söz konusu örgüt, suçlananları yargılatacak yerde beni yargılatmıştı.

Durumum çok kötüydü. Neyse ki beni yargılayan yargıçların doğru, namuslu olmaları nedeniyle, ben aklanmıştım. Söz konusu kişileri ve onlara eklenen başkalarını, belgeleyerek, yeniden mahkemeye vermiş, tazminat bile istemiştim.  Ancak, gizli, pis işler örgütü, el altından onların kurtulmalarını sağlamıştı. Bana tazminat da ödetmemişti. Benim de ekonomik gücüm bir yere dek olduğu için artık üstünde duramazdım. Bırakmak zorunda kaldım.

O yıllarda, bana aydın kişilerce vurgulanan, kimi acı olayların, ne yazık ki, çok açık, belirgin biçimde, yavaş yavaş su yüzüne çıktığını, soydaşlarımızı pek çok tedirgin ettiğini görmek, içimi sızlattı.

Şimdi onlara değinmek, onları ele almak istiyorum.

Benimle bağlantıda olan aydın kişiler bana şunları söylemişlerdi:

“Bizim, sözde, kâğıt üstünde, din gardaşlarımız, şöyle diyorlar:

-Siz Türk değildiniz, değilsiniz! Siz Arnavut’tunuz. Sizi Türk yaptılar. Siz yeniden Arnavut olacaksınız!

-Buralara Sırplar geldiğinde soydaşlarımızın kimisi götürebildiklerinden kimisi alıp Türkiye’ye göç etmişlerdi, ayaklarında ayakkabıyla.  Şimdi biz Arnavutların yüzünden ayakkabılarımızı da bırakıp kaçmak zorunda kalacağız!

-Al ha! Bu mu(ydu) aydınlık, Arnavut aydınlığı? Nasıl oluyor da Türklerin sizi Türkleştirdiğini söyleyebiliyorsunuz, ne denli kötü olursa olsun, Osmanlı devleti kimseyi zorla Türkleştirmemiş, Müslümanlaştırmamıştı?  Bu bile bile, insanın gözünün içine baka baka, boyundan büyük yalan söylemektir!

Başka ayrıntılara geçmeden şunu belirtmek istiyorum:

Venedik Bölgesi’nin en önemli gazetesinde (Il Gazzettino. 11.06.1997. Milano) şu haber vardı:

Kadarè: “Arnavutluk’un her şeyi var. Yalnızca beyni/kafası çalışmıyor!”.

Bilinçli olarak, Arnavutları, perde arkasında, büyüklük tutkusuyla körükleyip kendi amaçları doğrultusunda kullananlar oynuyor bu pis, çirkefçe oyunu.

Birinde Milano’dan Venedik’e geliyordum trenle. Karşımda oturan bir genç Türk olduğumu anlayıp bana şunları söylemişti:

-Siz pek çok Arnavut’u Türkiye’ye götürmüşsünüz!

-Bana bak, dedim, biz onları götürmedik, onların kendisi geldi. İstiyorsanız hepsini çağırın geri gelsinler!

Bizim için, Türkiye Türkleri için çok iyi olur. Yer boşalır.

Benim bildiğim, altı km. ötemizdeki Bor’da “Arnavut Mahallesi” vardı. Demek ki benim ulusum, soyum onları Türkleştirmemişti.

Az önce Kadarè/nin dediği gibi, Arnavutlar ’da ne yazık ki beyin yok!

Bununla ilgili olarak aklıma iki atasözü geldi. İşte:

-1)        Arnavut’la gitme yola! Başına getirir bela!

-2)        Arnavut’a sormuşlar: -Cehenneme gider misin?

            O da şu karşılığı vermiş:

            -Kaç para veriyorsun?

İtalya’da, oturduğum bölgede, Arnavutların, uygarlığa yakışmayacak, davranışlarını sergileyen birkaç gazete haberi (benim gözüme çarpanlardan):

-1)        (Il Gazzettino, attualità. 24.02.1996.) Tratta delle schave dall’Est.

            Doğu Avrupa’dan kadın köleler ticareti (getirip satmalar):

            Kendi ülkelerinde kaçırılıp kendilerine çok kötü işlem yapılan, özellikle, Arnavut kadınları.

(Mestre. Orospuluktan ve çalınan/hırsızlık araba ticaretinde uzman çetede bir İtalyan polisi/jandarması da var. 6 kişi tutuklandı. Araştırma sürüyor.

-2)        Il Gazzettino. Mestre. Pazar. 11 Marzo 2001.

Kokain de Arnavutça konuşuyor!  Ülkelerindeki yasa boşluğundan/olmamasından yararlanarak, İtalya’ya yığınla (bir sürü) uyuşturucu getiriyorlar.

-3)        (Il Gazzettino.28.02.2001. Yurtdışından haberler.

            Nato ve Belgrad Arnavutların çete savaşına karşılar.

            Dini: “Aşırılıklar genelde onaylanmıyor (doğru bulunmuyor).

Powell: “Amerika Balkanları bırakmayacak? (Acaba doğru mu, sonra hangi amaçla?).

            Sınır başkentinde başkaldıranlar: “Sırpların ayakları altına geri dönmeyeceğiz!”.

-4)        (Il Gazzettino. 09.02.2001. Günün olayları).

            Doğu Avrupa’dan kaçırılan küçük çocuk ticareti.

Kendilerine her türlü işkence yapılan ve ırzlarına geçilen genç kızlara Mestre ve Treviso kaldırımlarında orospuluk yaptırılıyor.

-5)        (Corriere della Sera. 24.02.2001. s.15. Olaylar.).

            Üç İtalyandan ikisi Arnavutlar’dan ve İslavlar’dan korkuyor.

            Afrika ve Asya’dan gelenlere daha çok güveniliyor.

-6)        (Il Gazzettino. 28.02.2000.) Benim yazım: Balkanlar’ın üzücü biçimde bölünmesi.

Bir Türk atasözünün “Tanrı, bir yoksulu mutlu kılmak için ona eşeğini yitirtir, sonra buldurur!” dediği gibi, mutlu kıldığı Kosova Arnavutları şimdi de Kosova’da Sırpların eşeğini yani yurdunu istemektedir.

-7)        Priştine. Türkçe yayınlar merkezi.

            Arnavutlar başa geçince oradaki Türkçe bütün yayınları çöpe atmışlar.

            Şimdi aynı yerde Birleşmiş Milletler temsilcisi varmış.

-8)        İtalya’daki durum:

            -a)        Arnavut mafyası (çetesi) ilk sırada.

            -b)        Sonra Rus mafyası geliyor

            -c)        Türk mafyası üçüncü sırada.

            -ç)        En sonda ise, ünlü İtalyan mafyası yer alıyor.

-9)        Bu mafyanın (çetenin, pis işler örgütünün) yaptıkları:

            -a)        Uyuşturucu madde satışı.

            -b)        Silah ticareti.

            -c)        Orospu ticareti.

            -ç)        1974-80 arasında Arnavut şiirlerinden çeviriler (İtalyanca) aracılığıyla.

(Benzeri olay: benim tanık olduğum. 1967-70. Ankara-İstanbul Tren. Adapazarı’ndan geçerken pencereleri kapama. Sultanın kendisini korumalarını sağlamak için yerleştirdiği Çerkezler, geçen trenleri taşlıyorlardı.

Standart