Tyana’lı Bedavacılar

(*O.V. Kanık’tan esinlenerek)

Bedava yaşıyor Tyana'lı bedava.
Devrimcilik bedava.
Bedava park devrimciliği bedava.
Kahvelerde, masa başlarında devrimcilik yapmak bedava.
Karıyı çalıştırıp parasını harcamak bedava.
Bedava beyler bedava.
Şenlikler, düğünler bedava.
Sünnet düğünleri, kabuk düğünleri, çük düğünleri bedava.
Çüke kına yakmak bedava.
Belediye kaldırımlarına kabak ekmek bedava.
Eski eserleri çalıp satmak bedava.
Evin altında kazı yapmak bedava.
Kazı yerlerinde yahmirli gibi dolaşmak bedava.
Tyana’nın bağını, bahçesini, tarlasını, toprağını sattırmak bedava.
Cıbaralık bedava, zilelik bedava.
Namuslu geçinip, hacca gidip, onun bunun kapısını taslamak bedava.
Onun bunun karısına kızına sataşmak bedava.
Bir kilo kömüre oy satmak, oy almak bedava...
Bedava beyler bedava.
Tyana’da bedava yaşıyorsunuz, bedava!

El

Bir el var ki tapınak önünde
Kediyi mendille okşar
Bir el var ki demirden
Sırtında hep yoksulun
Tapışlar durur onu.
İkisi de el.
Biri ince, korkak, titrek,
Titiz, uyanık,
Duyurur duygusunu bile kediye
Bir mendil ardında.
Öbüründe el,
Etli, dolgun.
El(in) kızı bu
Önünde tapınağın
Okşar mendille
Kimsesiz kediyi.
El(in) oğlu bu
Ardında, tepesinde
Herkesin


Demir eliyle
İndirmek ister
Demir yumruğunu
Tepesine ulusun
Ama
Onu da yapamaz.
Ağlatacak anasını, danasını...


Standart

Boşluk (1)

Boşluk değil beni korkutan,
Düşlerimi yıkan

Cennet cehennem değil
Beklediğim.

Bulsam sevinirim
Tanrı'yı bile.

Bir umut kapısıdır.
(Ekmek kapısı gibi).

Ya hiç yoksa? Ya hiç yoksa?
Boşluktur beni korkutan,
Boşluğun da ötesinde.


Boşluk. (2)

Tanrım, nedir bu aramızdaki boşluk?

Neden uzaksın bize böyle? Söyle!

Yalnızlık için mi yarattın bizi?

Öyle bir yalnızlık ki bu …

Sorma, zor anlatması.

Tek, büyük ve sonsuz.

Tıpkı senin gibi.

Her şey boş ve yalın

Bir sandıklarımız bile.


Neden Olsun

Belki diyorum
İnsan
Yaşayabilir de
Öldükten sonra.

Ama niçin
Yeniden girmek
Bütün o sıkıntılara?

Yetmez mi çektiklerimiz
Şu dünyada?
Yarı aç yarı tok kimimiz.

Nasıl olsa orda da
Bölük pörçük bir dünya var.
İyiler bir yana
Kötüler bir yana.
Cennet sana.

Cehennem bana.
Ye kana kana.
Yan kana kana.
Belki rahat ederim
Ammaa...
Nasıl güvenirim ?
..... (burasını atladım).
Ağlayacak gene
Bizim garip ana.

Öyle düzensiz,
Öyle güvensiz ki...





Standart

Avustralya’lı Bokböcekleri

Birkaç yüzyıl önce Avrupa’lılar Avusturalya’yı bulduklarında oraya, orda bulunmayan Avrupa hayvanlarından da götürmüşler. Bu hayvanlar zamanla çoğalmışlar, milyonları bulmuşlar. Ancak iş hayvanların çoğalmasıyla bitmemiş. Bu Avrupa’dan gelme hayvanların boku da dağlar gibi yığılmış. Adamlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Akıllarına Avusturalya’da bulunan iki yüz kadar bokböceği çeşidini toplayıp onlarla konuşmak, bilgi almak gelmiş. 

Hani insanlar toplanıp konuşurlar ya, öyle bir şey yapmışlar ve sormuşlar Avusturalya’daki bokböceklerinin temsilcisine. 

Avrupa’lıların sözcüsü başlamış:

-Ya kardeşim bokböceği, demiş, biz bir türlü anlamadık. Neden siz Avustralyalı bokböcekleri Avrupa’dan gelen hayvanların bokuna dönüp bakmıyorsunuz bile? 

Avusturalya bokböceklerinin temsilcisi şu karşılığı vermiş:

-Biz binlerce yıldır Avusturalya’daki, kanguru gibi, hayvanların bokunu, yerli boku, yani kendi bokumuzu yemeye alıştık. Bu boklar küçük top büyüklüğünde, kuru, tel tel boklardır. Biz onlarla ancak baş edebiliyoruz. Biz yabancı boku yemeye alışık değiliz. Sizin bokunuz yani Avrupa hayvanlarının boku bizim hiç görmediğimiz, alışık olmadığımız bir bok çeşidi. Yenilir yutulur cinsten bok değil. Sonra bir ineğiniz sıçtı mı dünya kadar bok sıçıyor. Kim bitirecek onu?

Kendiniz yiyin kendi bokunuzu. Daha doğrusu sizin Avrupa bokböcekleriniz yesin sizin boklarınızı. Biz onları tövbe yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Size bok yeme madalyası verelim.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Bok yeme madalyası verseniz de biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Sizinle ikili bok yeme anlaşması yapalım.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Alıştınız değil mi herkese, ikili anlaşmalarla kendi bokunuzu yedirmeye. Sizin bokunuz ikili anlaşmayla da, tekli anlaşmayla da yenilir yutulur boklardan değil. Biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’lı:

-Sizi ilerde Avrupa Birliği’ne de aldırabiliriz.

Avusturalya bokböcekleri temsilcisi:

-Avrupa Birliği’ne değil İkiliği’ne de aldırsanız, Avrupa Cenneti’ne sokacağınıza da söz verseniz, gene, biz Avrupa boku yemeyiz. Kendi bokunuzu kendi bokböcekleriniz yesin. Bokunuzun çaresine bakın. Haydi hoşça kalın. Biz dönüyoruz kendi işimizin başına, kendi yerli bokumuzu yemeye.

Avusturalya’nın Avrupa’dan gelme yeni ağası onların gittiğini görünce yeni yollar, yeni çözümler aramaya, düşünmeye başlar. 

Kendi kendine söylenir:

-Avrupa’dan da getirebilirim bokböceklerini ancak onların hem sayıları az, hem karınları tok. 

Tyana’da duyduğum bir söze benzer durumları: şallaan şişkinleri gibi. Onlar iş beğenmezler, bir sürü haklar isterler, emeklilik isterler, tatil parası, tatil yapmak isterler, sendika hakları isterler. İsterler babam isterler. Onlarla zor başa çıkılır. Ne yapsak ki. 

O böyle kara kara düşünürken aklına Kara Afrika kıtası gelir:

-Hay Allah, der, neden daha önce düşünmedim. Afrika bokböceklerinin gözleri Avrupa bokböcekleri gibi açılmış değil. Orda işsizlik çok. Bıraksan hepsi köhne gemilerle Avrupa’ya geçecek. Afrika’da ikibini aşkın bokböceği çeşidi vardır. Bunlar her türlü boku yemeye alışkındır. Afrika bokunu da yerler, Avrupa bokunu da. Yani ikili bok yemeye alışıktırlar. 

Kimisi bokun bileşimine, koyuluğuna, nemine, bulunduğu toprağın durumuna göre uzmanlaşmıştır bile. 

Hele hele, manda bokuna, taze boka dayanamazlar. Yüzlerce metre öteden mandanın osuruğunu duyup koşar yüzlercesi. Daha manda boku yere düşer düşmez beş on dakika içinde yer bitirirler. Fil bokuna binlercesi aç kurt gibi saldırıp bitiriverirler. Tam bize, Avusturalya’ya, göredir. Gidip onlara başvurayım.

Avusturalya’nn yeni ağası atlar gemiye, soluğu doğru Afrika’da alır. Afrika’nın uygun bir yerinde Afrika bokböceklerinin binlercesini, belki onbinlercesini toplayıp onlarla konuşur. 

Avrupa’dan gelme Avusturalya’lı yeni ağanın kendileriyle konuşmak istemesine önce şaşırırlar 

“Bayram değil seyran değil. Avusturalya’lı eniştemiz biz bokböceklerini niye öptü!” diye düşünerek. 

Sonra hepsi onu büyük bir dikkatle dinlerler:

-Dinleyin beni Afrika’lı bokböcekleri kardeşlerim. Sizleri bugün burada toplamamın nedeni şu: 

Avrupa’dan Avusturalya’ya götürdüğümüz hayvanların bokunu Avusturalya bokböceklerine beğendiremedik. Biz kendi bokumuza alışığız, kendi bokumuzu yeriz, Avrupa’lı boku yemeyiz dediler. 

Kendilerine bok yeme madalyası vermeyi, ilerde Avrupa Birliği’ne bile aldırmayı söz verdik. Nuh dediler peygamber demediler. Çekip gittiler.

Bunu duyan Afrika’lı bokböcekleri kendi aralarında konuşurlar:

-Bok da beğenilmez olur muymuş? Bok bulmuşlar da kılını mı yoksa kıllısını mı arıyor şallaan şişkinleri?

Adam sürdürür konuşmasını:

Avusturalya’da dağlar gibi bok birikti. Bokla birlikte hastalık yapan asalaklar, sinekler de çoğaldı. 

Ne yapacağımızı şaşırdık. Avrupa’dan da getirtemezdik. Hem sayıları az, hem sonra onları da memnun etmek çok zor. Aklımıza siz geldiniz. Siz hem Afrika, hem Avrupa boku yemeye, yani ikili bok yemeye, alışıksınız. 

Sonra Afrika’da çok işsizlik var. Oraya, Birleşmiş Milletler değil Dağınık Milletler de yardım etse, Afrika’nın durumu zor düzelir. Gidiş kötü. Çölleşmeye doğru gidiyor. Bu gidişle orda ne ot, ne hayvan, dolayısıyla, ne de bok kalacak. Sizler de aç kalacaksınız.

Biz sizi, Avrupa’ya giderken olduğu gibi, işin içine Mafya’yı sokarak götürmeyeceğiz. Para mara  da almayacağız. Gemilerle götüreceğiz. Orda siz bokböcekleri için tam bir bok cenneti var. Siz de rahat edeceksiniz, çocuğunuz çoluğunuz da ve dolayısıyla biz de. Sizlere kolaylıkla oturma izni, yurttaşlık da veririz. Sonra, istediğiniz zaman Afrika’daki yakınlarınızı da getirtebilirsiniz oraya.

Bu güzel konuşmayı dinleyen Afrika’lı bokböcekleri aralarında konuşup öneriyi kabul ederler çünkü başka çıkar yolları yoktur. Nasıl olsa Afrika’da onlar için gelecek de kalmamışa benzemiştir.

                                                                                 

(Dikkat: Yukarda biraz abartılıp güzelleştirilerek olağandışı biçimde anlatılanlar, onlarca yıl önce okuyup not aldığım,  “Il Mondo Animale” başlıklı yapıtta okuduğuma göre, gerçekten olmuştur.

Avusturalya’lılar, Afrika’dan götürülen bokböcekleri sayesinde, hem hayvan boku hem de ona bağlı pek çok hastalık açısından çözüm bulup rahatlamışlardır.) 

Standart

Atatürk’ü Kimler Neden Sevmezler?

Yurtiçinde, yurtdışında, sanki Atatürk’ün “Gençliğe Söylevi”nde öngürdüğü (biçimde), iç ve dış düşmanlar elele vermiş, çıkarlarını birleştirip işbirliği yapıyor gibi, bugün, ne olursa olsun, bütün güçlüklere, bütün sorunlara karşın, gene de, yeryüzündeki  “en büyük, en güçlü Türk Devleti”ni, köhnemiş, her yanı dökülmüş, başı bile düşmanla işbirliği yapan, Osmanlı Devleti’ndeki artık sonu geldi denen, bütün düşmanların ya tümüyle yoketmeyi ya da Orta Asya’ya geri döndürüp yeniden Ergenekon’a kapatmayı tasarladığı,“Türk’ü can çekiştiği ölüm döşeğinden kaldırıp” kuran, ona “Türklük kimliğini, kişiliğini yeniden kazandıran”, yaşadığı dönemdeki kimi ülkelerin yöneticileri uluslarının elinden özgürlüklerini alıp diktatörlük kurarken, ona, özgürlüğüyle birlikte, “Cumhuriyet yönetimi”ni getiren, “belki bin yıldır hor görülmüş, aşağılanmış, anamız, bacımız, eşimiz, kızımız, Türk kadınına, bırakın dünyayı, Avrupa’da bile, pek çok ülke kadınından önce bütün haklarını veren”, “yeryüzünün gelip geçmiş dillerinden en eskilerinden, en varsıllarından, bence en güzeli, Türk Dili’ne gerçek yerini veren, Atatürk’e, onun ayağının tozunu silmeye, ayağının altında solucan olmaya, bile yaraşır olmayanlar dil uzatıp, saldırıp duruyorlar.

Neden Atatürk’e saldırmak gereğini duyuyorlar? Bilindiği gibi “meyvesiz ağaca kimse taş atmaz”! Atatürk’ün meyvelerinden yalnızca en önemlilerini yukarda saydık. Hangi sağduyulu, aklı başında, dengeli, soyunda Türk’lük olduğu kuşkusuz, önce başkalarını, yabancıyı değil Türk’ü düşünen, yalanı değil doğruyu her  şeyin üstünde tutan, kişi, yukarda sayılanları bile bile, bunu yapabilir?

Yapabiliyorsa, bizce, bunu, gerçekte Atatürk’ü sevmediği için değil, ona karşı, ona düşman, olduğu için değil, “Türk”e, “Türk’lük”e, “Türkiye”ye karşı, düşman olduğu, onları, kendi çıkarları doğrultusunda, çökertmek istediği içindir.

Bunun böyle olduğu şundan da anlaşılabilir. Bu gibi kişiler ya da düşmanlar yalnızca Atatürk’e, onun yaptıklarına, dil uzatmıyorlar, saldırmıyorlar, uzatıp saldırmakla kalmıyorlar, aynı zamanda, Türk’ü, Türklüğü, Türkiye’yi ayakta tutan Türk Ordusu’na, Türkiye’ye, Türkiye’nin bütünlüğüne de saldırıyorlar, Atatürk’le birlikte bunları da, bu değerleri de yıkmak için çabalayıp, çırpınıp duruyorlar.

                                                                      

Atatürk’e Rum, Yunanlı dil uzatır, saldırır çünkü Atatürk olmasaydı, onlar, ellerinden gelseydi bütün Trakya’yı, Avrupa ve Asya yakasındaki İstanbul’u, Anadolu’nun tümünü değilse bile büyük bir bölümünü eline geçirip yaklaşık beşyüz yıldır yeniden düşledikleri Yunan İmparatorluğu’nu gerçekleştireceklerdi. Bu düşleri Atatürk yüzünden suya düştüğü için onlardan bu açıdan her türlü, sözle de olsa, saldırı gelmesi şaşırtmaz. Yunan başbakanı Türkiye’ye geldiğinde Atatürk’ün anıtkabirini ziyaret ettiğinde Yunanlı bir gazetenin ya da gazetelerin, ağır sözler yazdığını okuduk.

Başka bir Yunanistan bakanın 1990’lı yıllarda bir İtalyan gazetesinde Türkler konusunda kullandığı çok daha ağır sözlere tepkimi yazılı olarak gösterdiğimi de ekleyeyim.

Atatürk’e Ermeniler dil uzatır, saldırır çünkü, Yunanlılar gibi onlar da, Çukurova ile birlikte, Anadolu’nun büyük bir bölümünde, “Büyük Ermeni Devleti”ni kurmayı düşlüyorlardı. Bu düşleri Atatürk’ün ortaya çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’in kurmasıyla gerçekleşememiştir. “Küçük Ermenistan” devletiyle yetinmek zorunda kalmışlardır.

Atatürk’e, o zamanlar kendisiyle birlikte ortak düşmana karşı çarpışmışlarsa da, Kürtler dil uzatır saldırır, çünkü Atatürk olmasaydı, şimdiyedek bir türlü gerçekleştiremedikleri, bu nedenle de Amerikan güdümünde gerçekleştirmeyi düşündükleri, tarihteki ilk “Kürt Devleti”nin çekirdeğini atacaklardı.

Atatürk’e Araplar dil uzatır, saldırır çünkü müslüman geçinen Araplar, daha o zamanlar, gavur dedikleri, İngilizlerle işbirliği yapıp onların güdümüne girmişler, bir daha da onların güdümünden çıkamamış, şimdi de aynı İngilizlerin yeğenleri Amerika’lıların güdümünde sürüm sürüm sürünmektedir. Atatürk Türk’ü tümüyle Arap’laşmaktan kurtarıp ona kendi, Türklük kimliğini, kişiliğini yeniden kazandırmıştır.

Atatürk’e İngilizler …

Atatürk’e dinciler dil uzatır saldırır çünkü …

Atatürk’e o zamanın Avrupa’sının, şimdiki, toplumların, ulusların çıkarlarını değil de yalnızca para babalarının çıkarlarını düşünen  Avrupa Birliği’nin epeyce ülkesi dil uzatır, saldırır çünkü…

Atatürk’e komunistler dil uzatır, saldırır çünkü … sonunun nasıl biteceğini öngördüğü…

Atatürk’e naziler, faşistler dil uzatır, saldırır çünkü Türk’ü, Türkiye’yi sonunun nasılı biteceğini öngördüğü ırkçılık düzenine sokmamıştır.

Atatürk’e ağalar, zenginler, köleciler, sömürücüler …

Atatürk’e, toplumların, ulusların, dolayısıyla Türk’lerin de bilgisiz kalıp sömürülmesini isteyen bulanık suda balık avlayan sömürücüler …

                                                                      

Standart