Özgürlük Bilgesi Tyana’lı Apollon 

Tanrı ve peygamberler. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, Tanrı, her şeyle birlikte, insanoğlunu da yaratır. Fakat, sonra, bir şeyleri unuttuğu ya da öngörmediği aklına gelir. Ve, bu nedenle, o gibi eksiklikleri gidermek, insanoğlunu daha iyi kılmak, amacıyla, ara sıra, Cebrail’i, peygamber olarak seçilen kişilere, ek bilgileri götürmekle görevlendirir.

Tanrı’nın yetersiz postacıları. Postacı melek de, her zaman olmasa da, ara sıra, Tanrı’nın kendisine verdiği bilgiyi götüreceği kişiyi şaşırır. Bununla ilgili olarak yazılıp söylenen en önemli olayı burda vermiyoruz.

Kazananlar, kazanamayanlar. Tyanalı Apollon’un da şansı bu açıdan yaver gitmemiş. Ancak, bu, Tanrı’nın postacı meleğinin yanlışa düşmesi ya da yetersizliği nedeniyle değil, gene Tyanalı bir köylünün dediğine göre, şu yüzden olmuştur: Hazreti Musa, Hazreti İsa, Hazret’i Muhammed’i destekleyenler kazandıkları halde, Tyanalı Apollon’u tutanlar böyle bir yarışı kazanamamışlardır. Onu destekleyenler arasında, en azından, M.S. II. yüzyılda hüküm sürmüş, Roma İmparatorlarından, Settimio Severo ve karısı Julia Domna vardı. Ne var ki bunlar başarılı olamamışlardır. Başarılı olsalardı, belki, bugün, II. Binyıl Kutlaması’nı, yalnızca, Hazreti İsa için değil, Tyanalı Apollon için de yapmak gerekecekti. Gerçekten de çok yazık olmuş, çünkü, şimdiye dek hiçbir kadın peygamber ortaya çıkmadığına göre, hiç olmazsa, kadın-erkek eşitliği açısından, Tyanalı Apollon, bir kadının, (korkutucu bir yaradılışta olsa da), Julia Domna’nın, desteğiyle peygamber olacaktı.

Peygamber olabilmek için gerekli nitelikler. Tyanalı Apollon’un, peygamber olabilmek için, gerekli bütün nitelikleri vardı. Bütün peygamber adayları gibi, doğuşu da bir mucize biçimindeydi. Uzun boylu ve (yaşlıyken bile) güzeldi. (Yürekliliğini gösterme bakımından önem taşıyan) Uzun saçları vardı. (Ancak bu özelliği, onun  “kel bilgeler” arasında yer almasına engel olmuştur.). Çok güzel konuşurdu. 21 mucize yapmıştı (İmparator Vespasiano’ya, Meryem adlı bir bakireden, İsa Peygamber’in doğacağını, dolayısıyla hıristiyanlığın ortaya çıkacağını bile söylemiştir.) Olağanüstü gücü, insanüstü yetenekleri pek çoktu. (Doğa güçlerini tanıyarak ve maddeden yararlanarak ortaya koyduğu) Tılsımları, evrenin kimi bölümleri üstünde etkili oluyor, su basmalarını, kasırgaları önlüyor, depremleri durduruyordu (günümüzde de çok yararlı olurlardı kuşkusuz). Kendisini büyücülükle suçlayanlara şu karşılığı veriyordu: 

“Büyücüler yalancı bilgelerdir. Onların bilgisi, kimi kişilerin saflığına ve aptallığına dayanmaktadır. Bunları izleyenlerin hepsi para düşkünüdür, para avcısıdır. Siz, benim elimde, hangi zenginliği gördünüz?”

Onun sık sık yaptığı yakarı şuydu: “Tanrım, bana az ver! Ve hiçbir şey arzu etmeyeyim!”. Bilgisini herkese dağıtıyordu. Ne zenginlerin kapısına koşuyor ne de güçlülerin koltuğu altına sığınıyordu. Paraya değil, bilgiye can atıyordu. Şöyle diyordu:

“Yardımıma başvuran toplumlara büyük yararlarım olmuştur …. Benden, hastaları iyileştirmemi … şiddetin kökünü kazımamı, yasaları güçlendirmemi … istiyorlardı. Bütün bunlar için, benim dilediğim karşılık, onların, önceki durumlarından daha iyi olduklarını görmekti …..!”.

Gönüllü bekarlık. Hazreti İsa gibi, o da bekarlığı seçmişti. Ancak, kimi iftiracılara göre, kadına düşkündü ve sevgi yüzünden düş kırıklığına bile uğramıştı. Fakat, bu gerçek bile olsa, kimi peygamberlerin aldıkları pek çok kadın ve karı gözönüne alındığında, hiç de önemli değildi.

İlk ve tek bitkici (etyemez) peygamber. Sözün tam anlamıyla, gerçekten, tek bitkici (etyemez) peygamber olacaktı. Şöyle diyordu:

“İnsanlar için, toprak her şeyi üretmektedir. Fakat, kişiler, toprağın çığlıklarını duymamış gibi, giysi ve besin elde etmek amacıyla, kılıçlarını hayvanlara karşı bilemektedir.”.

“Arı” olmadığı ve “beynin çalışmasını ağırlaştırdığı” gerekçesiyle, etle beslenmiyordu. Kan görmekten kesinlikle tiksiniyordu. “Elimi kana bulasaydım, ne denli bir saçmalık yapardım bilemezsiniz…” diyordu. “…. Öyle yapsaydım, Tanrı’nın sesi, beni, arı olmayan bir yaratık gibi, bırakır giderdi….”.

Ezop’u beğeniyordu çünkü  “onun yapıtı, insanların sevgi ve ilgisini hayvanlar üstüne çekiyordu” ve ayrıca “onun öyküleri kişiyi bilgeliğe doğru götürüyordu”. Söğüt dallarından kendisi için ayakkabı örüyordu. Kuru meyve, sebze, çirişotu gibi arı yiyeceklere besleniyordu.

Hayvan derisinden yapılmış giysileri değil, keten giysileri giyiyor ve şunu söylüyordu: “Bununla örtünüp yatıldığında, insanın uykusu da arı olur. Böylece, görülen düşler, benim gibi yaşayan birisi için, gerçeğe daha yakındır.”.

Ölümü ya da ortadan yokoluşu. Hiçbir yerde mezarı yoktur. Yaşadığı sürece sık sık şunu söylemiştir:

“Göze çarpmadan yaşa! Bunu başaramazsan, hiç olmazsa, ölünce göze çarpma!”.

Apollon’un kişiliği. Hiçbir zaman, savaşı, şiddeti öğütlememiştir. Yaşamının temizliği, öğretisinin soyluluğu, ahlak açısından doğru kişiliği, hemen herkesi etkilemiştir.

“Her yerde öğrenilecek bir şeyler bulmayı ve bundan hep daha iyi olmak için yararlanmayı bilmiştir.”.

“Pek çok toplum, pek çok ülke, pek çok dinsel inanç görüp tanıdığı için, Tanrı konusunda, yüksek bir kavrama ulaşmıştı. Zamanına göre çok ileri görüşlüydü.”.

Şöyle diyordu:

“Gerçek bilgeliğin ilkeleri, diktatörlük boyunduruğu altında yaşamayı kabul etmez!”. İmparator Domiziano, onu aklamakla birlikte, yanında alıkoymak isteyince, onun gücünden, olağanüstü bir biçimde, kurtulup ortadan yok olur.

Bunun da anlamı şuydu: “Bedensel özgürlük olmadan, ruhsal özgürlük olmaz!”. Apollon’un, bilgelik açısından, ulaştığı ilerlemenin üstün sonucuydu bu!

Apollon’a karşı suçlamalar. Ona karşı öne sürülen suçlamalar çeşitli ve pek çoktur. İleri görüşleriyle birlikte, onu, imparatora karşı başkaldırmaya götüren, giysisi, ve, genellikle, yaşayış biçimi bile, saldırıya uğramıştır!

Yargılama. Onu ne olursa olsun mahkum etmek isteyen İmparator Domiziano’ya meydan okuyarak, başkalarını savunma amacıyla, kendisiyle ilgili yargılamayı ve tehlikeyi göze alıp Roma’ya bile gelmesi, kendisine, onu önceleri eleştirenlerin de sevgisini kazanmasını sağlamıştır. Apollon, konuşmaları ve kendisi açısından, bıraktığı izlenim nedeniyle, yargılamadan, kendisi suçlanacak yerde, imparatoru suçlayarak çıkmıştı!

Sonradan şunu söylemiştir:

“Diktatör, hep, kendisine dalkavukluk edenlerin sözlerine kulak vermiştir. Şimdi ise, kendisini eleştireni de dinlemiştir. Bu gibi olaylar, diktatörlerin yapısını allak bullak eder, onları öfkeden kudurtur!”.

Tyanalı Apollon’u tutanların yarışı kazanamamalarına gerçekten çok yazık olmuş! Kazansalardı, Apollon sayesinde, insanlık, “Özgürlük Dini”ne de, dolayısıyla, “dinin bile yeni bir boyutu”na, yani, (dinsel bile olsalar) her türlü diktatörlere ve diktatörlüklere karşı, “özgürlüğün savunulması”na da kavuşacaktı!

                                                                       …                    

(1) “Vita di Apollonio di Tiana” (Tyanalı Apollon’un Yaşamı), Dario Del Corno, 1978, Milano.

(2) Bu yazı, Prof. Dr. Asım Tanış’tan izin alınmadan ticari amaçla kullanılamaz!

Standart

Max Müller – Güzel Dilimiz Türkçe’ye Övgü

Bakın, büyük ve çok değerli bir araştırmacı Max  Müller (1813-1900) ne diyor:

Türkçe bir dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek amacında olmayanlar için bile bir zevktir.

Türk dilbilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, ad ile eylem çekimi düzenindeki düzenlilik, dilin tüm yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme yeteneği, insan zekasının dil aracılığıyla beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…

Araç olarak, Türk dilindeki duygu ve düşüncenin en ince ayırtlarını belirtebilme, ses ve biçim öğelerini baştan sona dek düzenli ve uygulu olan bir düzene göre birbirleriyle bağdaştırıp dizileme gücü, insan zekasının dilde gerçekleşen bir başarısı olarak belirir.

a. Birçok dillerde bu gibi olaylar gözden perdelenmiştir.

b. Onlar çözülmez kayalar gibi karşımızda durur.

c. Ancak dilcinin mikroskopuyla, dil yapısındaki organik öğeler ortaya çıkarılır.

Türk dilinde ise, her şey saydamdır, apaçıktır.

Dilin iç ve dış yapısı, billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuşuz gibi ortadadır.

Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışma ve oylaşmasıyla yapılmış sayılabilecek düzgünlüktedir.

Ne var ki, hiçbir kurul, Tataristan bozkırlarında kendi kendilerine yaşayan bu insanların, doğuştan edinilen ve yeryüzündeki benzerlerinden hiç aşağı olmayan dil duygusu kuralları ya da içgüdüyle ortaya koydukları bu dil gibi güzel bir dil yaratamazdı.

(M. Hengirmen, Türkçe Dilbilgisi, Ankara, 1995, s.36; (Jean Deny, Türk Dili Grameri, Osmanlı Lehçesi, İstanbul, 1941, s.25)

(Asım Tanış’ın eki: Dolayısıyla, Max Müller Türk dilini sevdiği için uzun süre yaşamıştır!)

Standart

Ekmek Neden Çıkarılır?

Eskiden, doğduğumuz yerde “Ekmeğini itin götünden çıkarır” sözü vardı. Bu sözün (ortaya çıkış/çıkma) nedeni şuymuş:

-Gene, eskiden, derileri sepilemekte kullanılan en geçerli/etkin madde “taze it boku”ymuş. İyi de para ediyormuş. Bu nedenle, bir yerde it boku gören, onu (sarıp sarmalayıp demeyelim de) en uygun biçimde alıp, koşa koşa, geciktirmeden, “deri sepileme yerine/tabakevine” götürüyormuş. Verip parasını alıyormuş.

Dolayısıyla, birinin, ivedi ivedi yürüdüğünü ya da koştuğunu gören, “şaka yollu olsa da” “Tabakhaneye bok mu yetiştireceksin?” diye soruyormuş.

Benim Venedik Üniversitesi’ndeki, İstanbul Ermenisi, dolayısıyla Türkçeyi ana dili gibi bilip konuşan öğrencilerimden birisi, bir gün, bana, duyduğu, ama nedenini bilmediği bu deyimin neden ortaya çıktığını sordu. Kendisine açıklayınca bastı kahkahayı.

(Onun da bana anlattığı sevimli anılardan birini aşağıda veriyorum.)

Böylece o kişiler için “Ekmeğini itin götünden çıkarır!” (ata)sözü kullanılırmış, yerinde olarak. Kolay değil, emeğiyle de olsa, bu yolla ekmek parasını kazanmak.

Kimi kişiler taş kırarak ekmeğini kazanırmış. Onlara da “Ekmeğini taştan çıkarır!” derlermiş.

Bilindiği gibi, başkaları da işçilik yaparak, kendisinin olmasa da, başkasının bağında, bahçesinde, tarlasında çalışarak ekmeğini çıkarıyor(muş).

Yaşam için hep geçerli olan yol ekmeğini bir şeylerden çıkarmak. Başka çıkar yol yok! Şimdi iş, çalışma, ekmek parasını çıkarma, dolayısıyla, düzen bozukluğu nedeniyle, sömürülme yolları da arttı!

Sömürücüler, eskiden olduğu gibi, belki, eskiden de çok, her oyundan yararlanıyor, asalaklıklarını, başkalarının sırtından geçinmeyi sürdürmek amacıyla.

Yeryüzünün ünlü kenti, Venedik’in geçmişinin, elimden geldiğince, her ayrıntısını, okuyup öğrenmeye çalıştım.

Kaynaklarda, öbürleri arasında, şu bilgileri de vardı:

Aşağı yukarı, M.S. 1700-1750 yıllarında, belki daha da önce, artık, yazgısını “Casanova’nın çükünün bile kurtaramadığı”, Venedik Cumhuriyeti sonuna gittikçe yaklaştığı sıralarda, ünlü devrimci Napolyon beyefendinin burayı da ele geçirip, nerdeyse nesi var nesi yok, bütün zenginliklerini, (ki bunlar arasında, Venediklilerin de, M.S. 1204 yılında, hristiyan Tanrı’sı adına, din adına, kutsal yerleri kurtarma adına ya da adı altında,  düzenlenen, Haçlı Seferleri’nden birinde, gemi/taşıma paralarını vermediği gibi, gerçekte önceden tasarlanmış, sudan nedenle, Bizans’ı yağmalayıp oradaki birçok zenginlikler arasında, /ç/alıp getirdiği, ünlü dört at da bulunuyordu), devrimin başladığı Paris kentine taşımasına az kaldığı yıllarda, yeryüzünde gene eskiden beri, pek çok yerde olup/sürüp geldiği gibi, kimi Venedik’liler de, “ekmek parasını, “karısının, kızının önünden” ya da, Kemerhisar’daki gibi itin götünden değil de, “kendi götünden” çıkardığı yıllarda, özellikle, şenlik (karnaval) sırasında, sık sık, kimileri, sabah erken erken, doktorun kapısını çalıp şöyle diyormuş:

-Hey doktor! Hey doktor! Hey götümün doktoru! Çabuk kapıyı açsana!

Doktor da yukardaki pencereyi açıp başını uzatıyor, kapıdakine soruyormuş:

-Ne var? Noolduu? Gene mi yırtıldı?

-Hee doktor! Hee! Şunu bi dikiversene! Akşam işe gideceğim. Benim ekmek param da götümden çıkıyor!…

Bizim, biraz abartarak, sevimsiz de olsa, söz oyunlarıyla güldürücü duruma getirdiğimiz, bu konu, ne yazık ki, eskiden beri, yeryüzünün hemen her yerinde varmış, kuşkusuz şimdi de vardır.

1555 yılındaki Roma’daki, 55 bin nüfusun 5 bini orospuymuş. Gelen hacıları yolup ekmeklerini önlerinden (Kemerhisar ağzıyla) uğurlarından çıkarıyorlarmış!

Bir onlar böyle olsa gene neyse! Tanrı uğrunda papazlık yapanların kimisi de eğilimlerini saklayıp ya kendi gibileri, ya da, utanmadan, sıkılmadan, kendilerine inanıp bıraktıkları küçük çocukları düzüyorlarmış.

Bu konuda, Papa bile sık sık uyarıda bulunuyor, kınıyor, kimi kardinaller, papalar bile bu konuda suçlanıyor!

Kimisi yargılanıyor.

Ne dersiniz? Eskiden Kemerhisar’da “Ekmeğini itin götünden çıkarmak!”, “boklu görünse de”, gene, en doğru yollardan birisi değil miymiş?

Şimdi de Ermeni öğrencimin anlattığı, gerçekten olmuş, bir anı:

O çocukken, ninesinin evine, bir yaşlı, erkek, komşu, Ermeni gelirmiş, ara sıra. Her gelişinde de ninesinden bir parça, “kuru ekmek” istermiş. Ninesi de verirmiş.

Bir gün ninesi sormuş:

-Sen, niye, her gelişinde, benden, “kuru ekmek” istiyorsun?

Komşu, yaşlı, erkek Ermeni’nin de karşılığı şu olmuş:

-Nasıl olsa, artık, bacaklarımın arasında, sertleşecek, bir şey kalmadı. Hiç olmazsa dişlerimin arasında sert bir şeyler bulunsun istiyorum!

Ben ondan bu anıyı duyunca, bizim, çok güzel bir şarkımızın, şu iki dizesini:

-Artık yeşerecek bir dalım yok!

-Yağmurlar yağsa da hoş, yağmasa da!… şakasına, şöyle, değiştirdim, başlığını da “yaşlılar şarkısı/türküsü koydum:

-Artık sertleşecek bir şeyim yok!

-Kadınlar, olsa da hoş, olmasa da!

Standart

Kisasar Eşşee

Uzanıp yatıvermiş küllüğe
Kisasar eşşee gibi
Ağnayıp durur.
Kaldırmış bacahları dal daşşah ortada
İçinde kötülüğü yok biliyorum
Benim de yok amma
Olmaz ki! Böyle eşşek gibi de uzanılmaz ki!

(Orhan Veli’den esinlenerek)
Standart