DOĞUM

Ben Ne Zaman Doğdum?

Benim doğum tarihi 1 Mayıs 1942. Ancak, fala inanmasam da, yapılış, davranış olarak pek o burca girmediğimi anlamıştım lisedeyken. Bana en uygunu akrep burcu gibi geliyordu.

Anneme sordum bir gün:

– Anne ben ne zaman doğdum?

Okuyup yazması olmadığı için her olayı başka bir olayla anımsayan annem şu karşılığı verdi:

– Patates sökümünde doğdun.

– Ne zaman sökülür patatesler? Mayısta mı?

– Mayısta olur mu güzün doğdun?

– Neden nüfus cüzdanına bir mayıs diye yazdırdınız?

– Ne bileyim ben. Baban yazdırdı. Ona sor.

O da yarım yamalak okuyup yazmasını askerlikte öğrenmişti.

– Baba dedim, niye nüfus cüzdanına bir Mayıs 1942 diye yazdırdınız?

– Oğlum, okula gideceğin sırada o tarih uygun geliyordu onu yazdırdık. Gerisini bilmem (eski nüfus cüzdanlarında doğum tarihleri birle başlayanların çoğu böyleymiş. Nüfus cüzdanı gerekince gidiyorlarmış. Nüfus memuru da hemen hepsine bir mayıs, bir nisan gibi tarihleri atıp gidiyormuş. Şimdi artık böyledir diyemeyiz).

Yeniden anneme sordum bir iki ayrıntıyı:

– Şöyle hayal meyal hatırlıyor musun? Ben doğduğumda bayram filan var mıydı?

– Vardı gibime geliyor.

Buna göre ekimin sonuna doğru doğmuş olmalıydım. Ama yılı da doğru muydu? Bunu annem babam bilemezdi. Ağabeyimin birinden öğrendiğime göre yılın 1941 olabileceği kesinleşti. Yani doğum tarihini sonradan ortaya çıkarabildim.

İtalya’da ve başka ülkelerde soranlara, şaka olsun diye:

– Patates sökümünde doğdum! Deyince önce basıyorlar kahkahayı, sonra:

– Ne demek oluyor? Diye sormadan edemiyorlar.

– Eee, diyorum, bizde böyle hatırlanır doğum ve ölüm tarihleri.

Ya Nasıl Doğdum?

İnsanoğlu her şeyi merak eder. Nasıl doğduğunu, ne zaman doğduğunu, bebekken neler yaptığını… Büyüdükçe gerisini kendisi de bildiği için pek sormaz.

Ben de anneme sordum küçükken:

– Anne beni nasıl doğurdun?

– Oğlum, akşama kadar halı dokudum. Akşam seni doğurdum.

– Sonra?

– Biraz sonra sen çok hastalandın. Doktor da yoktu. Bir odaya koyduk. Gidip gelip bakıyorduk ölsün de gömüverelim diye ama ölmedin.

– Başka bir zaman gene çok hastalandın. Yazıda, koyundaydım. Seni sarhanağa123 sararak kurtardım…

Kimisine şaka gibi gelir ama gerçek buymuş. Demek ki yaşayacakmışım biraz ki bütün bunlara karşın ölmemişim ve bu yaşa gelmişim.

  1. Sarhanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3544), Sucuk doldurulan barsak (BAHÇELİ-BOR-NİĞDE). ↩︎
  2. Sarkanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3548) … ↩︎
  3. İşkembenin bir parçası, şirden. ↩︎
Standart

Gökten Kokucu İniyor

Bor’un pazarı ünlüdür. Çevreden hemen herkes gelir. Gelenlerin içinde keli de vardır körü de. Bizim tanıdıklardan Körhaceli de bunların arasındadır. Mis satmak için orda bulunmaktadır.


Kendisi gerçekten görmez ama artık alıştığı için sezgiyle yolunu bulur, karşıdan karşıya bile geçerdi. O gün nasıl olduysa biraz içki almıştı. Yürürken dikkat etmemiş nerde olduğuna ve birden kendisini boşlukta bulmuş. Elinde çantasıyla uçan daire gibi o sırada Bor’un pazarı daha geçmediği için eşeğini nallatan başka bir Kemerhisarlının tepesine inmiş…


Ama neyse ki “Tanrı korudu derler” ya öyle olmuş ve ikisine de fazla bir şey olmamış. Ufak tefek sıyrıklarla atlatmışlar.

Uzaya Giden O… Uzay Yolları

Uzay için de mi fıkra anlatacaksınız? diye sormayın. Gerçekte böyle bir şeyi düşünmedim. Bunu yapmak da güç.

“Niçin demeyin! Ne biliyoruz ki uzay konusunda? Çok şey ortaya çıkıyor ama kimbilir kaçta kaçı bilemediklerimizin? Öyle bir kavram ki uzayıp giden o… tren yolları…” örneği sürüp gidiyor usumuzdan da öte.
Bununla kalsa gene iyi. İşin asıl acıklı yanı, bu uzayan, uzayıp giden, gittikçe uzaklaşan boşluğun içindeki insanın durumu…


Belki de boşluğun içinde armut biçimli dünya denen bir yuvarlağın üstüne atılmış. Nerden gelip nereye gittiğini bilmeyen, bilmek için çırpınan bir yaratık. Sorunlarına bir karşılık bulmaya çalışıyor. Bulduğunu sandıkça daha da çıkmaza saplanıyor…

Ölümle olsun ulaşılabilecek mi ona acaba?

Standart

Bizim Köydeki Ay

Kemerhisarlı’nın birisi, hiç Kemerhisar’dan dışarı çıkmamış, dünyayı yalnızca orası sanan anasıyla Adana’ya gitmiş. Hava da sıcak olduğu için gece otele ne gerek var. Yatıvermişler açıkta bir yere. Kadıncağız göğe bakıyormuş :

– Oğlum, demiş, bu ay bizim köydeki ay mı ?

– He ana hee….

GÖK – UZAY

Halley Kuyruklu Yıldızı

Halley kuyruklu yıldızı da geldi gitti. 1986’da yaşayanların çoğu gözle olmasa da çağımızın teknik araçları sayesinde onu görme mutluluğuna erişti.

Gene eskiden olduğu gibi korkanlar oldu. Kimi olayları, sanki önceden olmuyormuş gibi, onun yüzünden oldu diyenler de çıktı. Neyse ki 1453 yılında Türkler İstanbul’u aldıktan sonra söyledikleri gibi Türklerle ilgili kötü bir şey pek söylenmedi Halley’e bakılarak.

Ve 1986 yılında benim, kuyruklu yılan hikâyesine dönüp onbir yıldır üstünde çalıştığım “İtalyanca-Türkçe Büyük Öğretici Sözlük çıktı.

Onun önsözünde bu olaya değinmeden edemedim. Nasıl olsa ikinci bir kez bu kuyruklu yıldızın gelip geçtiğini göremiyecektim.

Ayrıca 1985-86 öğretim yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme” adlı romanını da okuttum derslerde.

Bildiğiniz gibi bu geçişin getirdiği yenilik oldu. Halley’in yaklaşıp dönüşünü izleyen Alman bilginler onun başının “Patates” biçiminde olduğunu ortaya çıkardılar. Dolayısıyla Halley’in de ne başlı olduğunu öğrenmiş olduk.

Ama neden Halley “patates başlı çıktı biliyor musunuz? Almanlar bulduğu için. Söylendiğine göre, ilk kez görülen bir şeyi, insanoğlu, genellikle çevresinde en çok gördüğü araca, ürüne vs.’ye benzetirmiş. Almanlar da çok patates yediklerinden başka neye benzetebilirlerdi ki? Ya İtalyanlar ortaya çıkarsaydı neye benzetirlerdi? Kuşkusuz “makarna”ya. Öteki uluslardan ben bildiğim kadarını söyleyeyim, gerisini siz sürdürün. Araplar, “deve’ye, İspanyollar “boğa”ya, Holandalılar “peynir”e, Amerikalılar “kovboy”a, Hindistanlılar “ineğe”, Ruslar “ayı”ya…..Ya Türkler ? Bizim en çok yediğimiz, sık sık gördüğümüz neydi? Yurtdışında yıllardır bulunduğum için ben yanılırsam, siz sonra düzeltirsiniz. Bence “kuru fasulye”ye. O da çok pahalanmış dediler. Artık siz bulun ötekini.

Gökten Başımıza Ne Yağar

Uzaya gidip geliyorlar ya pek de her zaman uğur getirecek değil bu yolculuklar. Başka bir yerde sözünü edeceğim gibi, Amerika-lılar (belki sonra da Ruslar), ayda marul, hıyar yetiştirmeyi düşünmüşler bir aralık. Toprağın durumuna bakıp başka şeyler de yetiştirmeye kalkabilirler. Sonra bu iş gide gide öteki gezegen ve uydulara da yayılır….

Ya biz ne yapacağız? “Vay başımıza düşenler…” diye bağırmaktan başka ne yapabiliriz ki beklemediğimiz bir anda gökten tepemize şimdilik “marul, hıyar” düştüğünde.

Aman dua edelim de uzaydaki topraklarda ağır şeyler yetişmesin. Değilse yandığımız gündür….

(Gök-Uzay Serisinin devamı haftaya)

Standart

Beş Kuruşa Bu Kadar Ölünür

Kemerhisar’ın tatlı delilerinden birisinin en belirgin özelliklerinden biri de “para karşılığında belli bir süre ölme”siydi.

 Huyunu bildiğimiz için, arasıra, kendisine bu işi yaptırırdık.

Parayı alır, yere uzanır, kımıldamadan dururdu.

Soluk alıp verdiğini bile sezemezdik. Gerçekten ölüp ölmediğini anlamak için iğne bile batırsak hiç aldırmazdı.

Bir gün kendisine beş kuruş verip ölmesini istedik. Aldı beş kuruşu. Cebine koydu. Uzandı yere. Biz gene iğneyle yokladık ölüp ölmediğini anlamak için. Her zamanki gibi ölmüştü.

Ancak, çabuk dirilince:

-Böyle olmadı! Niye çabuk kalktın? diye sorduğumuzda şu karşılığı verdi:

-Arkadaş, beş kuruşa bu kadar ölünür. Ver biraz daha çok para, ben de daha çok öleyim!

Gerçekten de parayı arttırdıkça, ölüm süresi de uzuyordu.

(Asım Tanış. İtalya’dan Eğitici Fıkralar, İlginç Anılar. İstanbul. 1991.)

Standart

                AVRUPA MALI


Getir
Avrupa’dan getir
Ne varsa bana!

Düşünme parasını!
Geldiğinde veririm sana!

Biraz tırnak boyası
Elime ayağıma!
Biraz da göz boyası!

Unutma sakın
Dudak boyasını!
Yağlı olsun!

Kaşıma gözüme sürmeler!
Daha neler neler...
Saç boyası saç...
Akları karartan
Karaları ağartan...

Gözaltı mı neydi?
Unutma aman!
Onun da altı varmış
Sakın unutma!

Kaşım gözüm kirpiğim
Bunlarsız ben kirpiyim.

Gözüme de dokunma camı.
Ay “kontak lens” diyemiyorum,
Kızarsın diye.

Nerem kaldı başka?
Şekerim?
Manikür, pedikür...
Gelince paranı vermezsem
Vallahi de billahi de
Yüzüme tükür!

Kaşaltı, gözaltı.
Kirpikaltı da var canım.
Ya götaltına ne demeli?

Birkaç kutu da koku giderenden
Olsun, e mi?
Koltuk altlarına...
Dudak aralarına...

Çeşit çeşit varmış
Onlardan
Kokan yerlere göre...
Özene bezene yapmışlar
Gavur oğlu gavurlar...


Aman unutma sakın!

Standart