Aydın Dolandırıcı(sı) – 2. Bölüm

Bu olayı dinleyip adamın kimliğini anlayınca, başıma gelen olayı anlattım:

-Yahu, bu adam bana da telefon etti. Ben para vermedim. Benim öğretim üyesi arkadaşlarla gidin… dedim. Gözükmedi. Belki de kuşkulanmıştır. Vay, namussuz, vay!

Bu adam, bir zamanlar, gerçekten, tiyatro sanatçısıymış, dolandırma hastasıymış.

Duyduğum, bildiğim kadarıyla, bu dolandırıcının üniversiteyle de bir ilişkisi olacaktı. Nasıl, kimden öğrenmişti, benim ve arkadaşın Venedik Üniversitesi’nde çalıştığımızı, kimden almıştı bizim telefon numaralarını? Üniversite öyle herkese numaraları vermez. Rehberde de yok. Herhalde iş ortağı birisi vardır bizim de tanıdığımız ve onun da tanıdığı. Birlikte çalışıyorlardır sezdirmeden…

(Günahını almak istemem ama sonra, bu olaydan iki yıl önce, Venedik’e, üniversiteye gelmiş birisinden kuşkulandım, yerinde olarak, başkalarının anlattıklarına da dayanarak.)

Ben ucuz kurtulmuştum ama arkadaşa üzüldüm. Öyle zengin birisi de değildi. Benim gibiydi. O zaman, şimdi de olduğu gibi, üç yüz bin liret az değildi. Gözü doymamış olacak ki yolunacak birini bulduğunu sanmış ve dolandırmasını bir milyon daha arttırmak istemiş ama başaramamış.

Aradan bir yıl kadar geçmişti. Üniversitede yanımda araştırmacı olarak çalışan Türk bayan arkadaşla konuşuyorduk. Söz nerden açıldıysa Türkiye’ye yolculuktan, sınırdan filan açıldı. O da başlarından geçen ve kendisinin “garip” bulduğu bir olayı anlattı:

-Temmuz’da Türkiye’ye gidiyorduk arabayla. Villa Opicina’yı geçip Yugoslavya’ya girmiştik. Arabayı durdurdu kocam ve gümrükteki kambiyo yerinden para bozdurmaya ve benzin kuponu almaya gitti. Ben çocuklarla arabada oturuyordum. Kocam gecikince şöyle bir göz attım. Baktım kocam bir adamla sarılıp öpüşüyor filan.

-Şuna bak, dedim, bulmuş gene kendi gibi birini nerden bulduysa!

Sarılmalar, öpüşmeler, el sıkışmalar bitti. Bizimki arabaya geldi. Kendisine sordum:

-Kimdi o adam?

-Sorma, hayatım. Ankara Tiyatroları Eski Genel Müdürü’ymüş. Adamın parasını çalmışlar. Parasız kalmış. Kambiyoda Türkçe konuştuğumu duyunca yanıma geldi. Durumunu anlattı. Yeşil pasaportunu gösterdi. Şu kartı da verdi. Dayanamadım, kendisine beşbin Türk lirası verdim.

-Niye verdin? Biliyor musun kim olduğunu?

-Türkiye’de ödeyecek. İşte kartı. Adresi, her şeyi var.

-Gidince görürsün.

Bayan arkadaş devam ediyordu. Ben hiçbir şey demedim önce.

-İstanbul’da kocama gidip o adresteki adamı aramasını söyledim. Beşbin de olsa az para değildi. Gidip almasını istedim. Ama bizimki “Kocaman eski genel müdüre gidip o parayı istemek çok ayıp olur. Yakışmaz. Ben gitmem!” dedi…

Bu noktaya geline:

-Demek sizi de dolandırdı bu adam.

-Sen nerden tanıyorsun?

-Beni de denedi ama tutturamadı. Başka bir tanıdığımı da dolandırmış. Siz tanıdıkların arasında ikinci sıradasınız dolandırılanlardan.

-Kim ötekisi?

-Rica etti. Söyleyemem.

Sonra o akşam, Padova’da, evlerinde, kocasına durumu anlatmış. Ama kocası bir türlü inanamıyormuş:

-Yok canım sen de! İnanmıyorum ben böyle hikayelere. Koskoca adam yapar mı? Gördüğüm kadarıyla çok efendi birisiydi.

Hatta bana biraz da kızmış bile karısına ötekinin dolandırıcı olduğunu söyledim diye, kendi saflığına karşı.

Ama çok geçmeden kendisi de inanmak zorunda kalmış. Bu kez dolandırma piyangosu, onların yakın dostu, Milliyet gazetesinde çalışan birine vurmuş. Aşağı yukarı aynı yerlerde, aynı biçimde, aynı belge ve hikayelerle.

Onu dinleyince hepsi inanmış ve dolayısıyla bana da kızmamış… Artık, Padova’da oturan Türkler de biliyormuş üç olayı da.

Bu arada kim bilir başka kimlerin başına gelmiştir. Biz bildiklerimizi aktardık. Sıra sonuncu duyduğumuzda.

Bizim de oldukça iyi tanıdığımız birileri Padova’ya gelirken Lubiana’da aynı kişiye denk geliyorlar.

Tam kırmızı ışığın durdurduğu yerlerden birinde, arabalarına birisi yaklaşıyor:

-Aman, diyor, sizi Allah gönderdi. Arabanızın plakasını görünce koştum. Sormayın başıma gelenleri.

Şu yabancı ülkede beş parasız kaldım. Nem var nem yok çaldırdım. Ben sanatçıyım. Ankara Tiyatroları Eski Genel Müdürü’yüm. Buyurun, bakın. İşte yeşil pasaportum, kartım, adresim. Ne olur beni burada aç susuz bırakmayın. Yardım edin. Türkiye’ye gidince hemen paranızı öderim.

Arabayı kullanan baba dönüp arkadaki oğluna, kızına bakıyor “Ne dersiniz?” düşüncesiyle.

Kendisi pek inanmıyor ama “Şimdi para vermezsem bizim çocuklar beni acımasız, cimri olarak görecekler!” diye onların görüşünü almak istiyor.

Çocukları da:

-Verelim, bir şeyler, baba. Adamcağız böyle bırakılmaz ki…

Adama dönüyorlar:

-Ne kadar versek yeter?

-Yüz mark filan yeter…

Baba cebini karıştırıyor:

-Bende yüz mark yok. Bakın bakalım çocuklar sizde ne kadar var?

Onlar da bakıyorlar. Oğlanda yetmiş mark varmış. Adama uzatıyor:

-Yeter mi bu kadarı?

-Hiç yoktan iyi. Sağ olun. Türkiye’de hemen öderim…

Ve bu tiyatro sanatçısı, trafiğin, dolaşımın kızıl ışığından yararlanarak kendisine yeşil ışık yakan yeşil pasaportunu vs. gösterip gözleri yaşartan öyküsünü anlattıktan sonra parayı alıp gidiyor…

Doğal olarak, bizimkiler, Padova’ya gelince olayı tanıdıklara anlatıyorlar. Onlar da:

-Hani, şu, dolandırıcı tiyatro sanatçısı mı? Demek yolunan kazlardan birisi de siz oldunuz?

-Deme… Zaten pek gözümüz de tutmamıştı ya…

Birinde ben de gördüm kendilerini. Bana da anlattılar. Padova’ya üniversiteye öğrenim yapmak için gelmiş olan genç öfkeden kuduruyordu:

-Türkiye’ye geri döndükten sonra gidip verdiği adrese baktım. Yok öyle birisi Mecidiyeköy’de.  Onu bir yerde yakalarsam dayaktan öldürürüm…

-Aman, dedim, sakın dikkatsiz davranma! Dolandırıcı da olsa bunu yapamazsın. Dövmenin de bir yolu vardır. Öyle sokak ortasında yapılmaz.

-Görürsem arabanın içine çekip pataklarım. O zaman da bir şey diyen olmaz ya…

-Eee, o artık sizin arabanın yanından da geçmez. Sizin plakanızı da almıştır. Çok ustadır, anasının gözüdür. Pek öyle enayi birisi değildir sizin arabaya girip dayak yiyecek kadar…

İşte böyle. Bizim bildiklerimiz, duyduklarımız bunlar. Kim bilir bugüne dek kaç kişiyi dolandırmıştır aynı yöntemle!

Uyanık olun! Belli olmaz. Bakarsınız bir gün çıkar gelir sizlere de… Dinlersiniz acıklı öyküsünü. Türklük adına acır, utanır yardım edersiniz bu ünlü tiyatro sanatçısına…

Ama, düşünün bir kere. Bu adam, benden, sizden, çok kişiden kat kat çok kazanıyor. Günde en azından bir enayi bulup tuzağa düşürse, hiç olmazsa yüz mark alacak. Ayda en azından üç bin mark eder. Az para değil. Hele günlük enayi sayısı arttıkça, kazanç da katlanır. Kim bilir şu ana kadar kaç daire satın almıştır dolandırdığı paralarla? Herhalde bakmıştır sanatçılık para getirmiyor, yurtdışına hep işçi olarak gidilecek değil ya. Tanrı insana akıl vermiş para kazanmak için de. Önemli olan o aklı kullanmaktır. “İşleyen demir ışıldar” derler. Onunki de ışıldıyor. Hem de nasıl! Yeşil yeşil. Sınırlarda, sınır yakınlarında yeşil ışık yandıkça, yeşil yeşil kâğıt paralar eline geçtikçe!                

Standart

Yorum bırakın