Aydın Dolandırıcı(sı)

1. Bölüm

Aşağıda anlatacaklarım gerçek olması bir yana çok güzel bir tiyatro ya da televizyon oyununa konu olabilir.

Fıkra yapıtımda da çıkmış olan bu anı için, başlığa bakıp da söz oyunu yaptığımı sanmayın. İki sözcük de gerçeği yansıtıyor, hiç saptırmadan.

Karşınızda aydın bir dolandırıcı var. Yani kendisi aydın. Hiç olmazsa, davranışına, gösterdiği belgelere, konuşmalarına göre. Öyle ya iş belgesel oldu mu diyeceğimiz olamaz.

Ancak kimleri dolandırıyor bu adam? Öyle gelişigüzel kişileri değil. Dolandırdıkları da aydın kişiler. Bu nedenle de başlığı istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Aydın olan dolandırıcı ya da aydınları dolandırıcı.

Neden gerekti böyle bir yazı diye soracaksınız. Birçok aydın gibi bizim de başımıza geldiği için, bir gün bakarsınız aydın dolandırıcımız ya da benzerleri bir gün sizleri de bulur kaygısıyla karalayalım dedik bir iki satır. Ne olur ne olmaz. Zamanında uyarmak en doğrusu.

Her işin, her mesleğin kuşkusuz işe yarar bir yanı vardır. Onun için “Orospuluksa da öğren, duvar deliğine sok!”  demiş atalar.

Bizim aydın dolandırıcı da sanıyoruz, bu nedenlerle öğrenmiştir ikinci mesleği. Hem de iyi öğrenmiş. Seçtiği kişileri iyi seçiyor, bir tiyatro oyuncusu gibi oyununu oynuyor, inandırıyor kendisine, sözlerine. Nasıl olsa gerçekten de tiyatrocuymuş duyduğumuza göre. Ama dolandırmak da o zamandan beri, doğruysa söyledikleri, huyunda varmış. Elinize bir de “Ankara Tiyatro Eski Genel Müdürü” ne benzer bir şeyler yazılı bir kâğıt da veriyormuş. Adres filan hepsi varmış. Ama gidip baktığınızda o Mecidiyeköy adresinde kimseyi bulamıyormuşsunuz. Karşısındakini daha da inandırabilmek, duygulandırabilmek için yeşil pasaport bile gösteriyormuş. Düşünebiliyor musunuz yeşil pasaportlu bir dolandırıcıyı? Yani devletin herkese değil görevlilerine verdiği özel pasaportla, devlet eliyle yapar gibi, bu işi yapmaya girişiyormuş. Artık o pasaport nereye kadar geçerli bilemiyoruz.

Eylem alanı neresi diyeceksiniz?  Her iş adamının bir çalışma, iş yapma, bir eylem alanı vardır. Bizim aydın dolandırıcının eylem alanı da Lubiana-Sezana-Villa Opicina arasıymış. Ara sıra Venedik’e kadar uzandığı da oluyormuş ki bana ve başka arkadaşa da dolandırıcı elini uzattı. Sağolsun.

Ben neyse ki düşmedim ama öteki arkadaşı tuzağına, oyununa düşürmüş, hem de nasıl! Yani, ulusallıktan, uluslararasılığa doğru gidiyoruz. Sınırlarda çalışıyoruz. Adam işinin ustası, uzmanı. Önemli kilit noktalarını seçiyor. Sınırlara kimler gelir? Yurtdışına çıkanlar, yurtdışından gelenler. Eh bunlar da parasız olacak değil ya. Öyleyse dolandırılabilirler.

Nasıl birisi olduğuna gelince. Ben kendisini görmedim. Sesini duydum yalnızca, biraz sonra anlatacağım gibi. Kısa boylu, şişmanca, tombulca birisiymiş. Yaşlıcaymış. Hani yaşının son oyunlarını oynuyormuş…

Gelelim şimdi bu dolandırıcı yiğidimizin, yurttaşımızın, aydınımızın yaptıklarına. Kendi başımızdan geçenlerle tanıdıklarımızın başına gelenleri aktarıyoruz:

Yıl 1982. Aylardan Eylül sonu, Ekim başı. Türkiye’den yeni dönmüştük Venedik’e.

Bir gün öğle sularında telefon çaldı (saatini yanlış söylüyorsam, aydın dolandırıcımız yazıp düzeltebilir). Açtım. Karşımda bir bay.

-Buyurun, dedim.

-Asım Bey, dedi, adresinizi …den aldım (bu adı şu anda anımsamıyorum ama yanılmıyorsam ya bir yazar adı olacak ya da ona benzer birisi). Ben Ankara Devlet Tiyatroları Eski Genel Müdürü’yüm.  Şu anda Mogliano Veneto’da (Venedik’in kuzeyinde, aşağı yukarı 20 km. ötedeki bir kasaba). Türkiye’den Avrupa’ya gelmiştim arabayla gezmeye.

Dönüş yolculuğu sırasında arabam bozuldu. Buraya getirdiler onarım için. Önce ne tutacağını söylemediler. Ama arabayı yapınca çok para tuttu. Hemen hemen bütün param gitti. Elimde yalnızca yüz mark kaldı. Bununla da Türkiye’ye dönemem. Benzine bile yetmez. Sizden yardım istemek zorunda kaldım. Bana biraz para verir misiniz? Türkiye’ye gidince nereye isterseniz öderim…

Aklıma hiç kuşkulanmak gelmedi. Buna benzer bir iki durumla daha karşılaşmıştım ama onlara para vermeden, bilet alarak çözmüştüm. O kişiler de gerçekten, karşılığını gidince ödemişlerdi.

-Bakın, dedim, size verecek param yok. Türkiye’den yeni geldik. Ancak size yardımcı olmaya çalışayım. Birkaç gün sonra Venedik’ten Türkiye’ye gidecek iki değerli arkadaşım var. Bunlar Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyeleri. Trenle gideceklerdi. Sizin arabayla giderler. Yol masrafını bölüşürsünüz. Böylece üçünüze de uygun düşer. Sizin yüz mark da yeter. Bu çözüm yolunu uygun buluyorsanız bugün buluşur konuşuruz hareket saatinizi, yerini vs.

-Olur, olur, konuşalım. Nerde?

-Siz Venedik’i biliyor musunuz?

-Biraz biliyorum.

-Piazzale Roma’yı biliyorsunuz sanırım.

-Evet biliyorum.

-Bugün saat iki buçukta, orda, köşedeki pastanede buluşalım. Ben arkadaşlara da haber veririm. Onlar da gelir. Birlikte oturur, konuşuruz. Olur mu?

-Olur…

Kararlaştırdığımız saatte bizler oradaydık, ama ne gelen var ne giden. Bir saat kadar bekledik. Gene bir haber yok. Eve telefon açtım acaba bir terslik oldu da evi aradı mı diye. Ses çıkmamış. Bırakıp döndük. Herhalde, dedim, adam başka bir çaresini bulmuştur. Değilse arardı…

Zamanla bu olayı unuttuk gittik. Bir gün, üniversitede, bir toplantıdan önceki boş zamanda, İstanbul’lu ve benim gibi, burada öğretim üyesi olan bir arkadaşla konuşuyorduk.

-Asım Bey, dedi, sormayın başıma gelenleri. Bir iki ay önce birisi beni dolandırdı…

-Kim yahu?

-Bir gün telefon çaldı. Açtım. Türkçe konuşan bir bey.

-Alo, buyurun…

-Sizi rahatsız ediyorum. Kusura bakmayın. Ben Ankara Tiyatrolaro Eski Genel Müdürü’yüm. Çok

sıkışık bir durumdayım. Sizin yardımınızı rica edecektim. Gelebilir miyim?

-Şimdi işim var. Olmaz. Başka bir zaman.

-Başka zaman gelemem. Türkiye’ye dönmek üzereyim. Sizden başka kime başvuracağımı bilemedim.

Ne olur beni geri çevirmeyin!

-Peki, o zaman, hemen gelin. Görüşelim. İşim var, çıkacağım.

Biraz sonra adam çıkagelir. Derdini anlatır. Parasız kaldığını vs. Kartını verir. Yeşil pasaportunu gösterir. Nerdeyse oturup ağlayacak hüngür hüngür. Bizim arkadaş dayanamamış. “Şimdi ta buraya kadar gelen bir, hem de aydın, Türk yurttaşını böyle bir durumda geri çevirmek ayıp olur …” diyerek sormuş:

-Ne kadara ihtiyacınız var?

-Ne kadar verebilirseniz…

-Şu anda, yanımda, üçyüzbin liretim var. Başka yok. Buyurun.

-Sağolun. Allah sizden razı olsun. Değilse ortada kalacaktım. Bunu gidince istediğiniz yere öderim.

Adam ayrılır gider. Ama öğleden sonra, gene arkadaşa telefon eder:

-Ben bu sabah size gelenim.

-Buyurun. Daha gitmediniz mi?

-Gitmeye gidiyorum da yola çıkmadan önce size bir öneride bulunacaktım. Bizim sanatçı arkadaşlarla Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıldönümü için kapağında Atatürk bulunan bir saat yaptırmıştık. Buna ortak olmak ister misiniz? Bu ortaklık için bir milyon liret verseniz yeter. Türkiye’de bundan çok para kazanacağımızı biliyorum.

Bizim arkadaş “İşte o an dolandırıldığımı anladım ama ne diyebilirdim?” dedi.

-Çekilin, gidin, bir daha da beni aramayın. Yetmedi mi aldığınız para?

-Ha, ben size biraz para kazanma yolunu gösterecektim de.

-Paranız da batsın, yolunuz da….

Standart

Yorum bırakın