DOĞMAK 2

Doğum Farkı

Benim doğduğum Kemerhisar’da, eski adıyla Tiyana’da, (varlığı bile tartışılan) İsa’yla aynı yüzyılda Apollon adlı birisi doğmuş (işin garipliğine bakın ki ona: Tiyanalı Apollon diyorlar sanki benim adla soyadımın yerleri değişmiş gibi baş harflere göre). Eskinin bilgin, saygın dolayısıyla ünlü kişilerinden birisiymiş. Eski Roma’nın tanrıları arasında heykeli bile varmış. Bir aralık Roma’li bir kralın yakını onu İsa’ya karşı çıkarmaya kalkışmış. Yaşam öyküsünü bile yazdırtmış ama gene de İsa’yı geçememiş.

Bu kitapta Tiyanali Apollon’un doğuşu da peygamber doğuşlarına benzetiliyor. Yazılara göre, gebe olan annesi, doğumun yaklaştığı bir gün çiçeklerin arasında uyuyup kalır. Kuğular gelip çevresini sarar ve o sırada kadın çocuğunu doğurur…

Aynı topraklarda doğduk. Çiçekler bizim annenin beni doğurduğu zamanlarda da vardı diyemiyeceğim çünkü ekim sonunda, daha doğrusu patates sökümünde kalmamıştır artık. Sonra, olsa da, halı dokumayı yani ekmek parasını bırakıp nasıl giderdi çiçeklerin arasına. Hem doğumun son gününe kadar çalışmak zorundaymış… Doğurduğunda da ne kuğular gelmiş ne de başka kuşlar…

İşte böyle. Herkes doğar ama doğuştan doğuşa fark vardır. Belki de benim gibiler kendini mutlu saymalıdır. Kimisine belki böylesi de kısmet olmamıştır bütün sıkıntılara karşın.

Standart

DOĞMAK

Kolay değil doğmak, büyümek, yaşamak, çocuk yetiştirmek. Bunları düşününce aklıma, şair değilsem de, birkaç dize karalamak geldi.

Kolay değil dünyaya gelmek!

Hele yaşamak öyle zor ki!

Bırak da geçsin

Sıkıntısız şu günler

Kalmasın ardımızda

Hep acı dünler!

İyilik mi etmek istiyorsun

İnsanlığa?

Ne gerek öyleyse

Düşmanlığa?

Düşünemedin mi hiç

İnsanlığa en büyük iyiliğin

İnsanları yaşatmak olduğunu?

Standart

DOĞUM

Ben Ne Zaman Doğdum?

Benim doğum tarihi 1 Mayıs 1942. Ancak, fala inanmasam da, yapılış, davranış olarak pek o burca girmediğimi anlamıştım lisedeyken. Bana en uygunu akrep burcu gibi geliyordu.

Anneme sordum bir gün:

– Anne ben ne zaman doğdum?

Okuyup yazması olmadığı için her olayı başka bir olayla anımsayan annem şu karşılığı verdi:

– Patates sökümünde doğdun.

– Ne zaman sökülür patatesler? Mayısta mı?

– Mayısta olur mu güzün doğdun?

– Neden nüfus cüzdanına bir mayıs diye yazdırdınız?

– Ne bileyim ben. Baban yazdırdı. Ona sor.

O da yarım yamalak okuyup yazmasını askerlikte öğrenmişti.

– Baba dedim, niye nüfus cüzdanına bir Mayıs 1942 diye yazdırdınız?

– Oğlum, okula gideceğin sırada o tarih uygun geliyordu onu yazdırdık. Gerisini bilmem (eski nüfus cüzdanlarında doğum tarihleri birle başlayanların çoğu böyleymiş. Nüfus cüzdanı gerekince gidiyorlarmış. Nüfus memuru da hemen hepsine bir mayıs, bir nisan gibi tarihleri atıp gidiyormuş. Şimdi artık böyledir diyemeyiz).

Yeniden anneme sordum bir iki ayrıntıyı:

– Şöyle hayal meyal hatırlıyor musun? Ben doğduğumda bayram filan var mıydı?

– Vardı gibime geliyor.

Buna göre ekimin sonuna doğru doğmuş olmalıydım. Ama yılı da doğru muydu? Bunu annem babam bilemezdi. Ağabeyimin birinden öğrendiğime göre yılın 1941 olabileceği kesinleşti. Yani doğum tarihini sonradan ortaya çıkarabildim.

İtalya’da ve başka ülkelerde soranlara, şaka olsun diye:

– Patates sökümünde doğdum! Deyince önce basıyorlar kahkahayı, sonra:

– Ne demek oluyor? Diye sormadan edemiyorlar.

– Eee, diyorum, bizde böyle hatırlanır doğum ve ölüm tarihleri.

…

Ya Nasıl Doğdum?

İnsanoğlu her şeyi merak eder. Nasıl doğduğunu, ne zaman doğduğunu, bebekken neler yaptığını… Büyüdükçe gerisini kendisi de bildiği için pek sormaz.

Ben de anneme sordum küçükken:

– Anne beni nasıl doğurdun?

– Oğlum, akşama kadar halı dokudum. Akşam seni doğurdum.

– Sonra?

– Biraz sonra sen çok hastalandın. Doktor da yoktu. Bir odaya koyduk. Gidip gelip bakıyorduk ölsün de gömüverelim diye ama ölmedin.

– Başka bir zaman gene çok hastalandın. Yazıda, koyundaydım. Seni sarhanağa123 sararak kurtardım…

Kimisine şaka gibi gelir ama gerçek buymuş. Demek ki yaşayacakmışım biraz ki bütün bunlara karşın ölmemişim ve bu yaşa gelmişim.

  1. Sarhanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3544), Sucuk doldurulan barsak (BAHÇELİ-BOR-NİĞDE). ↩︎
  2. Sarkanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3548) … ↩︎
  3. İşkembenin bir parçası, şirden. ↩︎
Standart

Gökten Kokucu İniyor

Bor’un pazarı ünlüdür. Çevreden hemen herkes gelir. Gelenlerin içinde keli de vardır körü de. Bizim tanıdıklardan Körhaceli de bunların arasındadır. Mis satmak için orda bulunmaktadır.


Kendisi gerçekten görmez ama artık alıştığı için sezgiyle yolunu bulur, karşıdan karşıya bile geçerdi. O gün nasıl olduysa biraz içki almıştı. Yürürken dikkat etmemiş nerde olduğuna ve birden kendisini boşlukta bulmuş. Elinde çantasıyla uçan daire gibi o sırada Bor’un pazarı daha geçmediği için eşeğini nallatan başka bir Kemerhisarlının tepesine inmiş…


Ama neyse ki “Tanrı korudu derler” ya öyle olmuş ve ikisine de fazla bir şey olmamış. Ufak tefek sıyrıklarla atlatmışlar.

…

Uzaya Giden O… Uzay Yolları

Uzay için de mi fıkra anlatacaksınız? diye sormayın. Gerçekte böyle bir şeyi düşünmedim. Bunu yapmak da güç.

“Niçin demeyin! Ne biliyoruz ki uzay konusunda? Çok şey ortaya çıkıyor ama kimbilir kaçta kaçı bilemediklerimizin? Öyle bir kavram ki uzayıp giden o… tren yolları…” örneği sürüp gidiyor usumuzdan da öte.
Bununla kalsa gene iyi. İşin asıl acıklı yanı, bu uzayan, uzayıp giden, gittikçe uzaklaşan boşluğun içindeki insanın durumu…


Belki de boşluğun içinde armut biçimli dünya denen bir yuvarlağın üstüne atılmış. Nerden gelip nereye gittiğini bilmeyen, bilmek için çırpınan bir yaratık. Sorunlarına bir karşılık bulmaya çalışıyor. Bulduğunu sandıkça daha da çıkmaza saplanıyor…

Ölümle olsun ulaşılabilecek mi ona acaba?

Standart

Bizim Köydeki Ay

Kemerhisarlı’nın birisi, hiç Kemerhisar’dan dışarı çıkmamış, dünyayı yalnızca orası sanan anasıyla Adana’ya gitmiş. Hava da sıcak olduğu için gece otele ne gerek var. Yatıvermişler açıkta bir yere. Kadıncağız göğe bakıyormuş :

– Oğlum, demiş, bu ay bizim köydeki ay mı ?

– He ana hee….

…

GÖK – UZAY

Halley Kuyruklu Yıldızı

Halley kuyruklu yıldızı da geldi gitti. 1986’da yaşayanların çoğu gözle olmasa da çağımızın teknik araçları sayesinde onu görme mutluluğuna erişti.

Gene eskiden olduğu gibi korkanlar oldu. Kimi olayları, sanki önceden olmuyormuş gibi, onun yüzünden oldu diyenler de çıktı. Neyse ki 1453 yılında Türkler İstanbul’u aldıktan sonra söyledikleri gibi Türklerle ilgili kötü bir şey pek söylenmedi Halley’e bakılarak.

Ve 1986 yılında benim, kuyruklu yılan hikâyesine dönüp onbir yıldır üstünde çalıştığım “İtalyanca-Türkçe Büyük Öğretici Sözlük çıktı.

Onun önsözünde bu olaya değinmeden edemedim. Nasıl olsa ikinci bir kez bu kuyruklu yıldızın gelip geçtiğini göremiyecektim.

Ayrıca 1985-86 öğretim yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme” adlı romanını da okuttum derslerde.

Bildiğiniz gibi bu geçişin getirdiği yenilik oldu. Halley’in yaklaşıp dönüşünü izleyen Alman bilginler onun başının “Patates” biçiminde olduğunu ortaya çıkardılar. Dolayısıyla Halley’in de ne başlı olduğunu öğrenmiş olduk.

Ama neden Halley “patates başlı çıktı biliyor musunuz? Almanlar bulduğu için. Söylendiğine göre, ilk kez görülen bir şeyi, insanoğlu, genellikle çevresinde en çok gördüğü araca, ürüne vs.’ye benzetirmiş. Almanlar da çok patates yediklerinden başka neye benzetebilirlerdi ki? Ya İtalyanlar ortaya çıkarsaydı neye benzetirlerdi? Kuşkusuz “makarna”ya. Öteki uluslardan ben bildiğim kadarını söyleyeyim, gerisini siz sürdürün. Araplar, “deve’ye, İspanyollar “boğa”ya, Holandalılar “peynir”e, Amerikalılar “kovboy”a, Hindistanlılar “ineğe”, Ruslar “ayı”ya…..Ya Türkler ? Bizim en çok yediğimiz, sık sık gördüğümüz neydi? Yurtdışında yıllardır bulunduğum için ben yanılırsam, siz sonra düzeltirsiniz. Bence “kuru fasulye”ye. O da çok pahalanmış dediler. Artık siz bulun ötekini.

…

Gökten Başımıza Ne Yağar

Uzaya gidip geliyorlar ya pek de her zaman uğur getirecek değil bu yolculuklar. Başka bir yerde sözünü edeceğim gibi, Amerika-lılar (belki sonra da Ruslar), ayda marul, hıyar yetiştirmeyi düşünmüşler bir aralık. Toprağın durumuna bakıp başka şeyler de yetiştirmeye kalkabilirler. Sonra bu iş gide gide öteki gezegen ve uydulara da yayılır….

Ya biz ne yapacağız? “Vay başımıza düşenler…” diye bağırmaktan başka ne yapabiliriz ki beklemediğimiz bir anda gökten tepemize şimdilik “marul, hıyar” düştüğünde.

Aman dua edelim de uzaydaki topraklarda ağır şeyler yetişmesin. Değilse yandığımız gündür….

…

(Gök-Uzay Serisinin devamı haftaya)

Standart

Beş Kuruşa Bu Kadar Ölünür

Kemerhisar’ın tatlı delilerinden birisinin en belirgin özelliklerinden biri de “para karşılığında belli bir süre ölme”siydi.

…

 Huyunu bildiğimiz için, arasıra, kendisine bu işi yaptırırdık.

…

Parayı alır, yere uzanır, kımıldamadan dururdu.

…

Soluk alıp verdiğini bile sezemezdik. Gerçekten ölüp ölmediğini anlamak için iğne bile batırsak hiç aldırmazdı.

…

Bir gün kendisine beş kuruş verip ölmesini istedik. Aldı beş kuruşu. Cebine koydu. Uzandı yere. Biz gene iğneyle yokladık ölüp ölmediğini anlamak için. Her zamanki gibi ölmüştü.

…

Ancak, çabuk dirilince:

-Böyle olmadı! Niye çabuk kalktın? diye sorduğumuzda şu karşılığı verdi:

-Arkadaş, beş kuruşa bu kadar ölünür. Ver biraz daha çok para, ben de daha çok öleyim!

…

Gerçekten de parayı arttırdıkça, ölüm süresi de uzuyordu.

…

(Asım Tanış. İtalya’dan Eğitici Fıkralar, İlginç Anılar. İstanbul. 1991.)

…

Standart

                AVRUPA MALI


Getir
Avrupa’dan getir
Ne varsa bana!

Düşünme parasını!
Geldiğinde veririm sana!

Biraz tırnak boyası
Elime ayağıma!
Biraz da göz boyası!

Unutma sakın
Dudak boyasını!
Yağlı olsun!

Kaşıma gözüme sürmeler!
Daha neler neler...
Saç boyası saç...
Akları karartan
Karaları ağartan...

Gözaltı mı neydi?
Unutma aman!
Onun da altı varmış
Sakın unutma!

Kaşım gözüm kirpiğim
Bunlarsız ben kirpiyim.

Gözüme de dokunma camı.
Ay “kontak lens” diyemiyorum,
Kızarsın diye.

Nerem kaldı başka?
Şekerim?
Manikür, pedikür...
Gelince paranı vermezsem
Vallahi de billahi de
Yüzüme tükür!

Kaşaltı, gözaltı.
Kirpikaltı da var canım.
Ya götaltına ne demeli?

Birkaç kutu da koku giderenden
Olsun, e mi?
Koltuk altlarına...
Dudak aralarına...

Çeşit çeşit varmış
Onlardan
Kokan yerlere göre...
Özene bezene yapmışlar
Gavur oğlu gavurlar...


Aman unutma sakın!

Standart

Avrupa’lı Sevgili

-Eee, anlat bakalım… Geçmiş sevgililerini!

-Ah o Salvatore yok mu?

-Kim(miş) bu Salvatore (Kurtarıcı)?

-Kim olacak? Benim ilk sevgilim.

-Bah hele … Demek ki ben senin ilk sevgilin değilim?

-Ne bakı ……… Sen de ……..!

-Ne yaptınız Salvatore ile?

-Ne yapacağız? Sarıldı, öptü, kuytu yerlerde………

-Sonra?

-Sonra ……İşte şey etti ………….

-Ne etti? Orana burana mı elledi?

-Elledi ya…………..

-Bak şu gavurun Salvatore’sine ……. Sen de onun orasına burasına elledin mi?

-Elledim ya! Ben de elledim. Bizde eşitlik var. Kadın erkek eşitliği. Elleme eşitliği.

-Kadınla erkek eşittir senin anlıyacağın. Birisi elledi mi öteki(si) de eller. Yani elleştiniz……..

-Elleştik… Ayaklaştık… Sonra olan oldu ………….

-Sonra oğlan mı oldu?

-Yok canım. Ne oğlanı! Olan oldu diyorum.

-Yani senin kazan delindi mi?

-Delinmedik ne kazan kaldı ne tencere!

-Niye beni çağırmadın?

-Seni tanımıyordum ki daha. Sonra seni çağırıp da ne yapacaktım? Onun yaptığını sen mi yapacaktın bana?

-Yok canım. Onu demek istemiyordum. “-Ulan!” derdim o Salvatore’ye, “bak ulan, böyle haltlar bizde yenmez. Ayıp değil mi sana? Şimdi bunun kazanı ne işe yarayacak? Bizde olsa yapamazdın bunu ……….

-Yani sizde yapılmaz mı böyle şeyler?

-Yapılmaz ya!…….. Kolay mı?

-Yani sizde herkesin kazanı sağlam mı?

-Sağlam! Hem de nasıl! Üstelik kalaylıdır da! Pırıl pırıl. Sizinkiler gibi yangın geçirmiş çayırdaki tandıra hiç benzemez……..

-Bizimkiler yanaştırmaz bile. Kendisi istese de yakınları yanaştırmaz adamı. Bizimkilerinki kilitlidir. Anahtarını da evlenmeyince vermezler.

-Nasıl tanırsınız birbirinizi? Bizim gibi önceden birbirinizi iyice tanıyıp evlenmez misiniz, içini dışını görerek, Kemerhisar deyişiyle?

-Nerdee? Bir kızla arkadaşlık olmaz da! Evlenmek istersen, oturduğu sokaktan başlayacaksın. Önce kapı dışındakileri memnun edeceksin. Ondan sonra kapı önündekileri. Köpek filan varsa ona da sevdiği yiyeceklerden getirip vermezsen seni evden içeri sokmaz. Bunu da aştın mı kardeşler çıkar karşına. Neyle sevinirlerse onları da sevindireceksin. Ne de olsa kardeşlik hakları vardır. Ardından babaya babalık, anaya analık hakkı tanıyacaksın. Onların da gönlünü ettin mi gerekeni sana yaptırıp, düğünü ettirirler ve anahtarı eline verirler. Anladın mı şimdi bu işlerin nasıl olduğunu?

-Anladım anlamaya ama sizde amma da zormuş! Bizler kolay ve ucuza gidiyormuşuz!

-Öyle. Ne de olsa bizler geri kalmış, gelişmekte olan ülkelerdeniz. Sizlerse uygarlık düzeni yüksek ülkelerden. Bunun için koşturup duruyoruz peşinizden sizlere yetişmek için ya……….

-Bizde var ya… kazanı sağlam  bir şu karşıda gördüğün kadın heykeli var. Başkası zor bulunur……..

-Hep o gavurun Salvatore’si yüzünden mi bu?

-Hep onun, onun gibilerin yüzünden.

-Sizde hiç mi suç yok?

-Yok, yok! Bizde yok! Bize kalsa yapmayız böyle şeyleri…..

-Dinle, bak! Şimdi sana bir öykü anlatayım bitirmek için…….

-Askerlerin bulunduğu bir kentte, bi kadın komutana çıkmış. Erlerden birisinin kızıyla o işi yaptığını söyleyip cezalandırılmasını istemiş. Komutan da yanında duran kılıcını kadına vermiş, kendisi de kını almış.

-Haydi, bayan, demiş, elindeki kılıcı şu kına sokmaya çalış! Kadın kılıcı kına sokmaya çalışıyormuş ama komutan elini sağa sola kaydırdığı, bir türlü yerinde durmadığı için beceremiyormuş. En sonunda kadın:

-Siz, demiş, yerinizde durmazsanız, hep sağa sola mıttır mıttır dönüp durup kını kaydırırsanız kına nasıl sokarım kılıcı?

Komutan da:

-Haklısınız bayan! demiş. Kızınız da, benim gibi, sağa sola, mıttır mıttır oynatıp dursaydı, benim erinki onunkine girmezdi. başına da böyle şeyler gelmezdi!……

Standart

   -Atatürk’ün Gençliğe Söylevi-

 Ey  Türk  Gençliği!

Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuza dek, korumak, savunmaktır!

…


 Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur.

…


            Bu temel senin, en değerli hazinendir.

…


     Gelecekte bile, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek, iç ve dış kötü amaçlılar olacaktır.

…

Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için, içinde bulunduğun durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!

…


      Bu olanak ve koşullar, çok elverişsiz olabilir.

…

Bağımsızlık ve cumhuriyetini amaçlayan düşmanlar, bütün yeryüzünde benzeri görülmemiş simgesi olabilirler.

…

Zorla ve hile ile kutsal anayurdun bütün kaleleri ele geçirilmiş, bütün gemi yapım yerlerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve ülkenin her bucağı gerçekten oların ellerinde olabilir.

…

Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, ülke içinde gücü elinde tutanlar, aymazlık ve şaşkınlık içinde bulunup, daha da kötüsü, ikiyüzlülük edebilirler.

Bu kişiler, kişisel çıkarlarını, yurda girmiş düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.

…


Ulus, yoksulluk, sıkıntı, yıkım içinde olabilir.

…


Ey Türk geleceğinin çocuğu!

…


İşte, bu ortam ve koşullar içinde de, görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır!

…


                  Sana gereken güç, damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır!

…


 (Mustafa Kemal Atatürk, 1927)

…


(Sözcüklerin kimilerinin öztürkçesi: Asım Tanış, 15.05.2025)

Standart

Tyanalı Apollon-Değişik Görüşlü Toplum


TOPLUMUN,  DOĞRU  YAŞAMAK  İÇİN,  DEĞİŞİK  GÖRÜŞLÜ BİR  UYUMA GEREKSİNİMİ  VARDIR. UYUM  İÇİNDE,  TOPLUMUN  İYİLİĞİ  İÇİN, DEĞİŞİK  DÜŞÜNCELER  DOĞACAKTIR.

İşte toplum konusundaki görüşü:

-Bir toplumu, tümüyle, akıllandırmak güçtür. Ancak, onu, yerine göre, açıkça, yerine göre sezdirmeden, düzelterek, insanların ruhuna, azar azar, ölçülü davranmayı yerleştirmek gerekir!

…

Toplumun, doğru yaşamak için, değişik görüşlü, bir uyuma gereksinimi vardır. Uyum içinde, toplumun iyiliği için, değişik düşünceler doğacaktır… Bununla, kendisiyle birlikte, silahlı sopalı çatışmaları da getirecek, değişik görüşleri demek istemiyorum. Uyumlu toplum yaşamının, gençleri eğitmeye, yasalara ve, konuşmada, eylemde, deneyimli kişilere gereksinimi vardır.

Bir kişinin öbüründen daha iyi bir görüş ileri sürmesi, bir kamu görevini … daha iyi yerine getirmesi, ya da çok güzel yapılar yapması gibi, kamu yararı açısından, birbirini geçmeye çalışma, yararlı bir yarışma, kamu yararına yönelik bir düşünceler bütünüdür…

…

Bence, herkes bildiğini ve elinden geleni yapmalı. Gerçekten de, bir kişi toplumu yönlendirmesi, bir kişi bilgeliği, bir kişi kamu yararına eliaçıklığı, birisi de sevimliliği, birisi suçlulara karşı sertliği ve ödün vermez davranışı, birisi de her türlü kuşkunun üstünde güvenilirliği ile beğeniliyorsa, toplum, eksiksiz bir dirlik içinde yaşar, daha doğrusu ayakta durur…

Şu gemide çalışanlara bakın: Kimileri kürek çekiyor, kimileri demir atıyor ya da alıyor, kimisi yelkenleri açıyor, kimisi geminin önünde ve ardında duruyor. Ancak, onlardan bir teki bile yaptığı işi bırakacak ya da denizcilik sanatının kurallarına aykırı davranacak olursa, onların deniz yolculuğu bir felakete dönüşür ve hepsi kendisini bir fırtına içinde bulur. Böyle değil de, birbirinden daha kötü gözükmemek ve dolayısıyla birbirini geçmek için yarış edecek olurlarsa, bu gemi, varmak istediği limana ulaşacak, her zaman rahat ve iyi bir yolculuk yapacaktır…

…

Standart