Eskiden, doğduğumuz yerde “Ekmeğini itin götünden çıkarır” sözü vardı. Bu sözün (ortaya çıkış/çıkma) nedeni şuymuş:
-Gene, eskiden, derileri sepilemekte kullanılan en geçerli/etkin madde “taze it boku”ymuş. İyi de para ediyormuş. Bu nedenle, bir yerde it boku gören, onu (sarıp sarmalayıp demeyelim de) en uygun biçimde alıp, koşa koşa, geciktirmeden, “deri sepileme yerine/tabakevine” götürüyormuş. Verip parasını alıyormuş.
Dolayısıyla, birinin, ivedi ivedi yürüdüğünü ya da koştuğunu gören, “şaka yollu olsa da” “Tabakhaneye bok mu yetiştireceksin?” diye soruyormuş.
Benim Venedik Üniversitesi’ndeki, İstanbul Ermenisi, dolayısıyla Türkçeyi ana dili gibi bilip konuşan öğrencilerimden birisi, bir gün, bana, duyduğu, ama nedenini bilmediği bu deyimin neden ortaya çıktığını sordu. Kendisine açıklayınca bastı kahkahayı.
(Onun da bana anlattığı sevimli anılardan birini aşağıda veriyorum.)
Böylece o kişiler için “Ekmeğini itin götünden çıkarır!” (ata)sözü kullanılırmış, yerinde olarak. Kolay değil, emeğiyle de olsa, bu yolla ekmek parasını kazanmak.
Kimi kişiler taş kırarak ekmeğini kazanırmış. Onlara da “Ekmeğini taştan çıkarır!” derlermiş.
Bilindiği gibi, başkaları da işçilik yaparak, kendisinin olmasa da, başkasının bağında, bahçesinde, tarlasında çalışarak ekmeğini çıkarıyor(muş).
Yaşam için hep geçerli olan yol ekmeğini bir şeylerden çıkarmak. Başka çıkar yol yok! Şimdi iş, çalışma, ekmek parasını çıkarma, dolayısıyla, düzen bozukluğu nedeniyle, sömürülme yolları da arttı!
Sömürücüler, eskiden olduğu gibi, belki, eskiden de çok, her oyundan yararlanıyor, asalaklıklarını, başkalarının sırtından geçinmeyi sürdürmek amacıyla.
Yeryüzünün ünlü kenti, Venedik’in geçmişinin, elimden geldiğince, her ayrıntısını, okuyup öğrenmeye çalıştım.
Kaynaklarda, öbürleri arasında, şu bilgileri de vardı:
Aşağı yukarı, M.S. 1700-1750 yıllarında, belki daha da önce, artık, yazgısını “Casanova’nın çükünün bile kurtaramadığı”, Venedik Cumhuriyeti sonuna gittikçe yaklaştığı sıralarda, ünlü devrimci Napolyon beyefendinin burayı da ele geçirip, nerdeyse nesi var nesi yok, bütün zenginliklerini, (ki bunlar arasında, Venediklilerin de, M.S. 1204 yılında, hristiyan Tanrı’sı adına, din adına, kutsal yerleri kurtarma adına ya da adı altında, düzenlenen, Haçlı Seferleri’nden birinde, gemi/taşıma paralarını vermediği gibi, gerçekte önceden tasarlanmış, sudan nedenle, Bizans’ı yağmalayıp oradaki birçok zenginlikler arasında, /ç/alıp getirdiği, ünlü dört at da bulunuyordu), devrimin başladığı Paris kentine taşımasına az kaldığı yıllarda, yeryüzünde gene eskiden beri, pek çok yerde olup/sürüp geldiği gibi, kimi Venedik’liler de, “ekmek parasını, “karısının, kızının önünden” ya da, Kemerhisar’daki gibi itin götünden değil de, “kendi götünden” çıkardığı yıllarda, özellikle, şenlik (karnaval) sırasında, sık sık, kimileri, sabah erken erken, doktorun kapısını çalıp şöyle diyormuş:
-Hey doktor! Hey doktor! Hey götümün doktoru! Çabuk kapıyı açsana!
Doktor da yukardaki pencereyi açıp başını uzatıyor, kapıdakine soruyormuş:
-Ne var? Noolduu? Gene mi yırtıldı?
-Hee doktor! Hee! Şunu bi dikiversene! Akşam işe gideceğim. Benim ekmek param da götümden çıkıyor!…
Bizim, biraz abartarak, sevimsiz de olsa, söz oyunlarıyla güldürücü duruma getirdiğimiz, bu konu, ne yazık ki, eskiden beri, yeryüzünün hemen her yerinde varmış, kuşkusuz şimdi de vardır.
1555 yılındaki Roma’daki, 55 bin nüfusun 5 bini orospuymuş. Gelen hacıları yolup ekmeklerini önlerinden (Kemerhisar ağzıyla) uğurlarından çıkarıyorlarmış!
Bir onlar böyle olsa gene neyse! Tanrı uğrunda papazlık yapanların kimisi de eğilimlerini saklayıp ya kendi gibileri, ya da, utanmadan, sıkılmadan, kendilerine inanıp bıraktıkları küçük çocukları düzüyorlarmış.
Bu konuda, Papa bile sık sık uyarıda bulunuyor, kınıyor, kimi kardinaller, papalar bile bu konuda suçlanıyor!
Kimisi yargılanıyor.
Ne dersiniz? Eskiden Kemerhisar’da “Ekmeğini itin götünden çıkarmak!”, “boklu görünse de”, gene, en doğru yollardan birisi değil miymiş?
Şimdi de Ermeni öğrencimin anlattığı, gerçekten olmuş, bir anı:
O çocukken, ninesinin evine, bir yaşlı, erkek, komşu, Ermeni gelirmiş, ara sıra. Her gelişinde de ninesinden bir parça, “kuru ekmek” istermiş. Ninesi de verirmiş.
Bir gün ninesi sormuş:
-Sen, niye, her gelişinde, benden, “kuru ekmek” istiyorsun?
Komşu, yaşlı, erkek Ermeni’nin de karşılığı şu olmuş:
-Nasıl olsa, artık, bacaklarımın arasında, sertleşecek, bir şey kalmadı. Hiç olmazsa dişlerimin arasında sert bir şeyler bulunsun istiyorum!
Ben ondan bu anıyı duyunca, bizim, çok güzel bir şarkımızın, şu iki dizesini:
-Artık yeşerecek bir dalım yok!
-Yağmurlar yağsa da hoş, yağmasa da!… şakasına, şöyle, değiştirdim, başlığını da “yaşlılar şarkısı/türküsü koydum:
-Artık sertleşecek bir şeyim yok!
-Kadınlar, olsa da hoş, olmasa da!