Birkaç yüzyıl önce Avrupa’lılar Avusturalya’yı bulduklarında oraya, orda bulunmayan Avrupa hayvanlarından da götürmüşler. Bu hayvanlar zamanla çoğalmışlar, milyonları bulmuşlar. Ancak iş hayvanların çoğalmasıyla bitmemiş. Bu Avrupa’dan gelme hayvanların boku da dağlar gibi yığılmış. Adamlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Akıllarına Avusturalya’da bulunan iki yüz kadar bokböceği çeşidini toplayıp onlarla konuşmak, bilgi almak gelmiş.
Hani insanlar toplanıp konuşurlar ya, öyle bir şey yapmışlar ve sormuşlar Avusturalya’daki bokböceklerinin temsilcisine.
Avrupa’lıların sözcüsü başlamış:
-Ya kardeşim bokböceği, demiş, biz bir türlü anlamadık. Neden siz Avustralyalı bokböcekleri Avrupa’dan gelen hayvanların bokuna dönüp bakmıyorsunuz bile?
Avusturalya bokböceklerinin temsilcisi şu karşılığı vermiş:
-Biz binlerce yıldır Avusturalya’daki, kanguru gibi, hayvanların bokunu, yerli boku, yani kendi bokumuzu yemeye alıştık. Bu boklar küçük top büyüklüğünde, kuru, tel tel boklardır. Biz onlarla ancak baş edebiliyoruz. Biz yabancı boku yemeye alışık değiliz. Sizin bokunuz yani Avrupa hayvanlarının boku bizim hiç görmediğimiz, alışık olmadığımız bir bok çeşidi. Yenilir yutulur cinsten bok değil. Sonra bir ineğiniz sıçtı mı dünya kadar bok sıçıyor. Kim bitirecek onu?
Kendiniz yiyin kendi bokunuzu. Daha doğrusu sizin Avrupa bokböcekleriniz yesin sizin boklarınızı. Biz onları tövbe yemeyiz.
Avrupa’dan gelme:
-Size bok yeme madalyası verelim.
Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:
-Bok yeme madalyası verseniz de biz sizin bokunuzu yemeyiz.
Avrupa’dan gelme:
-Sizinle ikili bok yeme anlaşması yapalım.
Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:
-Alıştınız değil mi herkese, ikili anlaşmalarla kendi bokunuzu yedirmeye. Sizin bokunuz ikili anlaşmayla da, tekli anlaşmayla da yenilir yutulur boklardan değil. Biz sizin bokunuzu yemeyiz.
Avrupa’lı:
-Sizi ilerde Avrupa Birliği’ne de aldırabiliriz.
Avusturalya bokböcekleri temsilcisi:
-Avrupa Birliği’ne değil İkiliği’ne de aldırsanız, Avrupa Cenneti’ne sokacağınıza da söz verseniz, gene, biz Avrupa boku yemeyiz. Kendi bokunuzu kendi bokböcekleriniz yesin. Bokunuzun çaresine bakın. Haydi hoşça kalın. Biz dönüyoruz kendi işimizin başına, kendi yerli bokumuzu yemeye.
Avusturalya’nın Avrupa’dan gelme yeni ağası onların gittiğini görünce yeni yollar, yeni çözümler aramaya, düşünmeye başlar.
Kendi kendine söylenir:
-Avrupa’dan da getirebilirim bokböceklerini ancak onların hem sayıları az, hem karınları tok.
Tyana’da duyduğum bir söze benzer durumları: şallaan şişkinleri gibi. Onlar iş beğenmezler, bir sürü haklar isterler, emeklilik isterler, tatil parası, tatil yapmak isterler, sendika hakları isterler. İsterler babam isterler. Onlarla zor başa çıkılır. Ne yapsak ki.
O böyle kara kara düşünürken aklına Kara Afrika kıtası gelir:
-Hay Allah, der, neden daha önce düşünmedim. Afrika bokböceklerinin gözleri Avrupa bokböcekleri gibi açılmış değil. Orda işsizlik çok. Bıraksan hepsi köhne gemilerle Avrupa’ya geçecek. Afrika’da ikibini aşkın bokböceği çeşidi vardır. Bunlar her türlü boku yemeye alışkındır. Afrika bokunu da yerler, Avrupa bokunu da. Yani ikili bok yemeye alışıktırlar.
Kimisi bokun bileşimine, koyuluğuna, nemine, bulunduğu toprağın durumuna göre uzmanlaşmıştır bile.
Hele hele, manda bokuna, taze boka dayanamazlar. Yüzlerce metre öteden mandanın osuruğunu duyup koşar yüzlercesi. Daha manda boku yere düşer düşmez beş on dakika içinde yer bitirirler. Fil bokuna binlercesi aç kurt gibi saldırıp bitiriverirler. Tam bize, Avusturalya’ya, göredir. Gidip onlara başvurayım.
Avusturalya’nn yeni ağası atlar gemiye, soluğu doğru Afrika’da alır. Afrika’nın uygun bir yerinde Afrika bokböceklerinin binlercesini, belki onbinlercesini toplayıp onlarla konuşur.
Avrupa’dan gelme Avusturalya’lı yeni ağanın kendileriyle konuşmak istemesine önce şaşırırlar
“Bayram değil seyran değil. Avusturalya’lı eniştemiz biz bokböceklerini niye öptü!” diye düşünerek.
Sonra hepsi onu büyük bir dikkatle dinlerler:
-Dinleyin beni Afrika’lı bokböcekleri kardeşlerim. Sizleri bugün burada toplamamın nedeni şu:
Avrupa’dan Avusturalya’ya götürdüğümüz hayvanların bokunu Avusturalya bokböceklerine beğendiremedik. Biz kendi bokumuza alışığız, kendi bokumuzu yeriz, Avrupa’lı boku yemeyiz dediler.
Kendilerine bok yeme madalyası vermeyi, ilerde Avrupa Birliği’ne bile aldırmayı söz verdik. Nuh dediler peygamber demediler. Çekip gittiler.
Bunu duyan Afrika’lı bokböcekleri kendi aralarında konuşurlar:
-Bok da beğenilmez olur muymuş? Bok bulmuşlar da kılını mı yoksa kıllısını mı arıyor şallaan şişkinleri?
Adam sürdürür konuşmasını:
Avusturalya’da dağlar gibi bok birikti. Bokla birlikte hastalık yapan asalaklar, sinekler de çoğaldı.
Ne yapacağımızı şaşırdık. Avrupa’dan da getirtemezdik. Hem sayıları az, hem sonra onları da memnun etmek çok zor. Aklımıza siz geldiniz. Siz hem Afrika, hem Avrupa boku yemeye, yani ikili bok yemeye, alışıksınız.
Sonra Afrika’da çok işsizlik var. Oraya, Birleşmiş Milletler değil Dağınık Milletler de yardım etse, Afrika’nın durumu zor düzelir. Gidiş kötü. Çölleşmeye doğru gidiyor. Bu gidişle orda ne ot, ne hayvan, dolayısıyla, ne de bok kalacak. Sizler de aç kalacaksınız.
Biz sizi, Avrupa’ya giderken olduğu gibi, işin içine Mafya’yı sokarak götürmeyeceğiz. Para mara da almayacağız. Gemilerle götüreceğiz. Orda siz bokböcekleri için tam bir bok cenneti var. Siz de rahat edeceksiniz, çocuğunuz çoluğunuz da ve dolayısıyla biz de. Sizlere kolaylıkla oturma izni, yurttaşlık da veririz. Sonra, istediğiniz zaman Afrika’daki yakınlarınızı da getirtebilirsiniz oraya.
Bu güzel konuşmayı dinleyen Afrika’lı bokböcekleri aralarında konuşup öneriyi kabul ederler çünkü başka çıkar yolları yoktur. Nasıl olsa Afrika’da onlar için gelecek de kalmamışa benzemiştir.
(Dikkat: Yukarda biraz abartılıp güzelleştirilerek olağandışı biçimde anlatılanlar, onlarca yıl önce okuyup not aldığım, “Il Mondo Animale” başlıklı yapıtta okuduğuma göre, gerçekten olmuştur.
Avusturalya’lılar, Afrika’dan götürülen bokböcekleri sayesinde, hem hayvan boku hem de ona bağlı pek çok hastalık açısından çözüm bulup rahatlamışlardır.)