Aydın Bozuntuları Ya Da Aydın Geçinenler

Kendi ulusunun dilini küçümseyen, kendi dilini değil başka dilleri seven, üstün tutan, öne alan(lar)a, “gerçek aydın” değil, dense dense, ancak, “aydın geçinen”  ya da “aydın bozuntusu” denebilir.

Türk’ün değeri, İstanbul’u alması değil, Türklüğünün değerini bilmesidir, dilinin değerini bilmesidir. Onu bilmezse kendi de yıkılıp gider.

Osmanlı döneminde, bütün devlet yetkililerinin karşı oldukları dönemde bile, Türk toplumunun dili yenik düşmemiş, Türk ulusunun yardımıyla kendi yolunda ilerlemiştir, sözüm ona, aydınların/aydın geçinenlerin ilgisizliğine karşın.

Kendi dilini seven Arap’a, Acem’e, başkalarına saygım var. Ancak, kendi anadili Türkçe’yi değil, Arapçayı, Farsça’yı seven, tutan, savunan, kullananlara, Türkçe’yi küçümseyen, sözde Türk’e, kesinlikle değil!

Aydın geçinenlerin ya da aydın bozuntularının sorumlulukları:

-Her şeyden önce, “okumuş”, “aydın” kişiler çünkü ilkin onlar karşılaşıyor yakındığımız dillerin sözcükleriyle.

-Toplum değil.

-Türkçe’ye yığınla arapça, farsça, fransızca …. sözcük onların ağzıyla girmiştir.

-Belki toplum da bir şeyler almıştır  ancak aydınlarınkiyle karşılaştırılamaz bile.

Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğü.

Bir de, Türkçeyi kullananlardaki ikiyüzlülükten sözetmek gerek.

Daha doğrusu, sözde aydınların, dilcilerin ikiyüzlülüğünden.

Bu gibi kişiler, yazılarında, bilimsel yazılarında, pırıl pırıl, kimisinin “aşırı” diyebileceği, “aşırı” olarak tanımlayabileceği, bir (öz) Türkçe kullanırken, aynı titizliği, aynı özeni, kendi yaşamlarında, günlük yaşantılarında göstermiyorlar.

Türkçe’ye karşı olanların yaptıkları gibi, yabancı sözcükleri, eski ağır dili kullanmayı sürdürüyorlar.

Böylelerinin kaçına denk geldik, kaçını gördük, kaçıyla konuştuk.

Yazılarında “dilbilgisi” sözcüğü eksik olmazken, konuşmalarında, sürekli, “gramer”i kullanıyorlar. Yazılarında hep “sözlük” geçerken, konuşmalarında, “lügat” ağızlarından düşmüyor.

Demek ki bu işte bir de “gerçek içtenlik” gerek. Bu dil arılığına içten, yürekten, gönülden inanmış olmak, onu seve seve yapmak, kendi yaşamında da uygulamak gerek.

Değilse Osmanlıca’cıların yaptığı gibi olacak. Yazı dili başka, konuşma dili başka.

Belki de onların yaptığının tersi olacak.

Gösteriş, yabancı sözcük gösterişi, yücelme, yükselme duygusu.

Bütün bu “aşağılıktan kurtulma gösterileri”ne gerek yok gerçekte.

Kişi yabancı dil(i) biliyorsa onu yabancılarla kullanmalı, Türkçe’nin içine o ya da başka dillerden alarak soktuğu dört kuruşluk sözcüklerle değil.

O dili bilmeyen için, belki, anlaşılmazsa, ilginç gelebilir, belki onları kullananın çok bilmiş olacağını sanabilir. Ancak, anlaşılmayacağı için, hiç de sevimli düşmeyeceğini söylemeden edemeyeceğiz.

Türkçe’nin sözcük açısından varsıllığı.

Bildiğimize göre, Türkçe, en varsıl denilen, sayılan dillerden bile aşağı değildir, sözcük açısından…

Bu neden doğuyor?

  • Sözü edilen okumuşun, aydının, Türkçe konusunda yetersiz bilgisi olmasından.
  • Türkçeyi korumak gerektiğini bilmemesinden.
  • Duyduğu yabancı sözcükleri kullandığında aydınlığının, okumuşluğunun, bilgisinin daha da artmış olmayacağını bilmemesinden.
  • Gösteriş duygusuyla davranmış olmasından.
  • Dışalımcı (ithalatçı) kafasıyla davranmaktan.
  • Aldıkları sözcüklerin karşılıklarının Türkçe’de de olabileceğini bilmediklerinden.
  • Yabancı dilde duydukları sözcüklerin de, çoğu kez türetilmiş, (bir anlamda), uydurulmuş olduklarını bilmemesinden.
  • Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğünden.
  • Yoksul olanın Türkçe değil, aydın, bilim adamı olarak geçinip kendi anadili Türkçeyi bilmemesinden.
Standart

Yorum bırakın