Karacaoğlan’ın ABD Türküsü 

SAVAŞTAN UYANMIŞ KOVBOY BAKIŞLIM

Savaştan uyanmış kovboy bakışlım.
Dedim suçsuz musun? Söyledi yok yok.
Ak ellerin Iraklı kanıyla bulanmış.
Dedim doğru mudur yaptığın? Söyledi yok yok.

Dedim on bir eylül nedir, dedi oyundu.
Dedim ya ölenler, dedi kurbanlık koyundu.
Dedim ya haber alıp o gün gelmeyenler?
Dedi kimden almışlar o bir duyumdu?

Dedim Arabistan nedir, dedi petroldür.
Dedim Kuveyt, Irak nedir, dedi petroldür.
Dedim gidecek misin bir gün buralardan?
Söyledi, söyledi, söyledi, yok, yok, yok!

Dedim Türkiye nedir, dedi dostumdur.
Dedim İncirlik nedir, dedi üssümdür.
Dedim dosta yaraşır mı çuvalla yaptığın?
Söyleyemedi, söyleyemedi, yok, yok!

Dedim Laden nedir, dedi ajandır.
Dedim PKK nedir, dedi maşamdır.
Dedim İsrail nedir, dedi paşamdır.
Dedim özgür müsün, söyledi yok yok!


(uyarlama)
Prof. Dr. Asım TANIŞ
(27.02.2009)

Standart

Kim? Ne?

-Tanrı’yı kim ortaya çıkardı?		İnsan.
-Din adamı kim? İnsan.
-Papaz kim? İnsan.
-İmam kim? İnsan.
-Haham kim? İnsan.
-Yönetici kim? İnsan.
-Ölen kim? İnsan.
-Türk kim? İnsan.
-Rus kim? İnsan.
-Arap kim? İnsan.
-Alman kim? İnsan.
-Bankacı kim? İnsan.
-Rüşvetçi kim? İnsan.
-Yalan söyleyen kim? İnsan.
-Hırsız kim? İnsan.
-Soyguncu kim? İnsan.
-Dolandırıcı kim? İnsan.
-Soyulan kim? İnsan.

...

(Gerisini siz ekleyin!)



Standart

Adın Dışa Taşması

YA DA “TÜRKLERE KARŞI POLİTİKA YAPMA İSTEĞİ

(Türkiye’ye karşı, Türkiye’nin sınırlarını değiştirmeye yönelik davranışlarla ilgili olarak yetkililere,/ Corriere della Sera-Milano”, “Istituto Geografico De Agostini –Novara”, “Türkiye Büyükelçiliği-Roma”, “Türkiye Başkonsolosluğu-Milano”/ Venedik’ten gönderdiğim, 27.03.1995 günlü, iadeli taahhütlü, “Esonimia” ovvero “Volontà Politica Antiturca” başlıklı yazımın Türkçe’si)

7.3.1995 günlü “Corriere della Sera” gazetesinde, Türkiye Büyükelçiliği Basın Görevlisi Tevfik Ünver’in (Gazeteniz tarafından dağıtılan) “De Agostini Coğrafya Atlası” konusunda, Türkiye’nin (ve Irak’ın) kimi bölgelerinin “Ermenistan ve Kürdistan” olarak gösterilmesinin yanlış olduğunu varsayan gözlemlerine “De Agostini Coğrafya Kuruluşu’ndan) bay Giuseppe Motta’nın verdiği karşılığı okudum.

Söz konusu yanlışlar Elçilik danışmanının sandığı (bay Motta’nın da doğruladığı) gibi hiç de istenmeden yapılmış yanlışlar değildir.

Türkiye (ve Irak’ın) topraklarını böyle göstermenin, ve dolayısıyla, gene bay Motta’nın sözleriyle, “adın dışa taşması” sözcüğü altında, gerçekte, “De Agostini” gibi bilimsel bir kuruluşun gerek Türkiye gerekse başka herhangi bir ülke konusunda yapmaktan kaçınması gereken, çok kararlı ve kesin bir Türk düşmanlığı sergileyen amaç görülmektedir.

Yer darlığı nedeniyle, (gazetenizin okuyucularına tarihsel değil, siyasal, fiziksel atlas eşliğinde siyasal  geçmiş dersi vermeye çalışan) bay Motta’nın söz konusu Türk düşmanlığının su götürmez belirtisi olan sözlerini yinelemeden, birkaç soru sormakla yetineceğim.

-1) (Sürekli okuyucusu olduğum için benim de alıp biriktirdiğim), Corriere della Sera’nın okuyucularına dağıttığı “De Agostini Atlas’ı” “ulusların bir tarihsel, budunbilimsel atlası” mı yoksa “siyasal, fiziksel bir atlas” mı?

-2) “Ermenistan, Kürdistan … Türkiye, İtalya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Irak, Yunanistan …”  terimleri, “kesin (ve tarihsel bir atlasta, tarihsel dönemlere göre, değişebilen) sınırlamaları olan” bir  “siyasal atlasta kullanılması gereken terimler mi yoksa, isteğe göre, “siyasal, fiziksel bir atlasta kullanılabilecek terimler midir?

-3) Bir “siyasal ya da fiziksel” (dolayısıyla “tarihsel” olmayan) atlasta, denkgele, bu gibi terimlerle (uluslararası yasaca, uluslararası antlaşmalarla imzalanıp tanınmış) başka ülkeleri de gösterebilir miyiz yani (kısmen de olsa) bu tanınmamış ülkeler başka ülkeleri da kapsayabilir mi?

Örneğin, “Avusturya” terimiyle Alto Adige’yi, Veneto’yu … Hırvatistan’ı da gösterebilir miyiz? “İtalya” terimiyle Slovenya’yı, Hırvatistan’ı (ya da onun Istria gibi bir bölümünü), Onikiada’yı, Libya’yı, Somali’yi, Habeşistan’ı (Etiyopya’yı) gösterebilir miyiz?

“Türkiye” terimiyle (aralarında Ermenistan’ın da bulunduğu) Kafkas ülkelerini, (yakın  zamanlara  dek pek çoğu Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olup şu sırada Türk azınlıkların yaşadığı) Irak, Suriye, Balkanlar’ı … gösterebilir miyiz?

(Bırakalım başkalarını) İtalyanlar, Slovenler, Hırvatlar, Yunanlılar, Libyalılar… ne derlerdi? Bu sıralama sonsuza dek sürüp gidebilir.

Her şeyi karıştırmak ve geçmişi diriltmek istersek, işin içinden çıkılmaz ve kimin haklı kimin haksız  olduğu da artık bilinemez.

-4) Böyle bir şey olanaksızsa, neden bu gibi işlem yalnızca Türkiye’ye karşı uygulanıyor?

-5) “Kuruluşunuz’a (ve dolayısıyla onun sözcüsüne) herhangi bir devletin, uluslararası  yasalar uyarınca yapılıp imzalanmış antlaşmalarla belirlenmiş, tanınmış sınırlarını (kağıt üstünde de olsa) değiştirmeye (dolayısıyla değiştirilmesini önermeye) yönelik sözcükler kullanma hakkını veren (bizim bilmediğimiz) bir İtalyan yasası ya da uluslararası bir yasa mı var?

Sonuç olarak şunu da belirtmek istiyorum: Her türlü ırk ayrımı, şiddet, dünyanın her yerinde barış içinde birlikte yaşayabilecek ve yaşamaları gereken, uluslar arasında nefret uyandıracak her türlü davranış beni tiksindirir.

Venedik Üniversitesi


T.C.   BAŞKONSOLOSLUĞU

M I L A N O

                                                                                                                            

03.04.1995

Sayı:      469/86

Konu:    

                                                     Sayın  Prof.  Asım  Tanış

                                                     Università  di  Venezia

                                                     Cattedra  di  Lingua  Turca

                                                     Campo S.Polo.  2035.

                                                     30125. VENEZIA

Muhterem  Hocam,

23.3.1995  tarihli  yazınızı  aldım. Çok teşekkür  ederim. 

İlginiz ve duyarlılığınız beni çok mütehassis etti. Gayet güzel yazmışsınız. Her şeyi çok güzel ortaya koymuşsunuz. Sizi  kutluyorum.

Bir süre önce ben de o konuda teşebbüste bulundum. Bay Motta ve yardımcısı ile görüştüm. Konunun olumlu bir sonuca ulaştırılmasına yardımcı olmak üzere bazı öneriler ortaya atıldı. Bunlar halen değerlendiriliyor. Uygun bir fırsatta bu konuları konuşabileceğimizi ümit ediyorum.

Sizi tekrar kutlarken selam ve saygılar sunuyorum.

imza

A. Vural  Öktem

Başkonsolos

Standart

Ben Bir Parti Kursam

İtalya’da 1997 yılının Ekim ayı sonuna doğru, erken emekliye ayrılmadan önce, “Venedik Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü”nün, benim gibi şakacı, kapıcısı sordu:

-Hocam, emekliye ayrılınca ne yapmayı düşünüyorsun?

Yanlış aklımda kalmadıysa, bir şarkının (Ah Bir Zengin Olsam, söz: Y. Taşer, müzik: J. Buck, yorum: Tanju Okan) müziğine benzetip, sanki “Aldım sazı elime …!” dercesine, verdiğim karşılık şu oldu:

-Ben bir parti kursam, adını da “Namuslu Parti” koysam, benim gibi namusluları o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?

Aldı sazı eline, bu kez, kapıcı:

-Sen bir parti kursan, adını da “Namuslu Parti” koysan, senin gibi namusluları o partiye alsan, oy istemeye çıksan, bence, senin partiye, bir tek oy bile veren çıkmaz, hocam, çünkü “Bu adam kendine çalmadığı ve çalmayacağı için, bizim için de çalmaz!” derler.

Ben yineledim, elimde olmayan, çalmasını da bilmediğim sazla:

-Ben bir parti kursam, bu kez, adını değiştirip “Namussuz Parti” koysam, namussuzları da o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?

Yine aldı sazı eline kapıcı:

-Bak, işte, o zaman, oylar, çığ gibi gelir hocam, “Devletin malı deniz, onu yemeyen/çalmayan domuz!” anlayışından yola çıkan, ağızlarından “namus, doğruluk …” sözü düşmeyen, aylakların, asalakların hepsi senin partiye, akın akın, koşar, çöreklenir, “devletin ve yemekle bitmek tükenmez” sandığı, gerçekte, “bütün ulusun olan”, yeryüzündeki her şey gibi, “bir gün bitecek olan” o malların da sonunun gelmekte olduğunu, geleceğini görünce telaşa kapılır, “Bir gün bizden yaptıklarımızın hesabını sorabilirler …!” kaygısıyla, ilk iş olarak, bir an önce, demokrasiyi rafa kaldırmaya, kendi diktatörlüklerini kurmaya çalışırlar. Bunun da olası olmadığını ya da kurmayı düşündükleri veya her ne biçimde olursa olsun kuracakları diktatörlüğün de geçmişteki bütün diktatörlükler gibi, bir gün sonunun geleceğini öngörerek, ellerinden geldiğince, yurtdışına, genellikle, küçük ülkelerin, büyük haltlar yiyen, yoksul ülkelerden, yoksulların emeklerinden, alın terinden kaçırılan kara paraları aklayan, bankalarına çaldıkları paraları aktarırlar, sonra ilk fırsatta, kapağı yurtdışına atmaya, soluğu yurtdışında almaya, yargı önüne çıkarılmaktan kurtulmaya çalışırlar… Bunun doğru olup olmadığını anlamak için, şöyle yeryüzündeki yaklaşık yüzyıllık bir geçmişe bakmak yeter de artar bile…

Bir kapıcıdan, onlarca yıllardır, bütün güçlüklere, bütün karalamalara karşın, gene de bence, yolsuzluklara, mafyaya karşı en güç uğraşı vermekte olan ve bunda oldukça başarılı da olan bir ülkenin, İtalya’nın, bir kapıcısından bu sözleri duymak, inanın, beni şaşırttı.

İşi biraz daha şakaya vurup:

-Gelin, siz de şu kapıcılığı bırakıp erken emekliye ayrılın! Birlikte şu sözünü ettiğim partilerden birini kuralım! dedim. Kapıcı:

-Aman, hocam, şurada, kapıcı olarak da olsa, alın teriyle, kazandığım, azıcık parayı, ağız tadıyla, çocuğumla çoluğumla yemek istiyorum. Sizin de öyle olduğunuzu biliyorum. Ben kapıcılığımı sürdüreyim, siz de emekli olduktan sonra bile, yazıp çizmelerinizi sürdürün! Parti nire, politika nire, bize nire? deyip bitirdi sözlerini.

Parti Reklamları:

1- ………. partisi: En büyük hıyarı partimiz mebus seçtiriyor!

2- Adayımız, kaçakçı olmaz, yüzde alıp vermez, dolandırmaz. Partiden partiye geçmez. Güvencelidir.

3- Biz demokrasiden yararlanıp, her haltı yiyebilecek olanı seçtiriyoruz!

   

Standart

Yaratılış Fıkrası

1. Bölüm:
Bir atasözümüz “Yalnızlık Tanrı’ya yaraşır!” der. Ancak, Tanrı da, yalnızlıktan bıkıp evreni yaratmış olmalı.

Ne var ki evren sürekli genişlediği, denetiminde durmadığı için, melekleri de yaratmayı düşünmüş. Herbirisi için birer kalıp yapmış. Onları yarattıktan sonra kalıpları da atıvermiş. Melekleri, evrenin değişik yerlerine iletilerini, buyruklarını, yumuşlarını duyurmaları için postacı olarak kullanmış.

2. Bölüm:
Bununla birlikte, Tanrı, meleklerin hep aynı olduklarını, hiç değişmediklerini görünce, onlardan değişik birşeyler yaratmayı düşünmüş ve Adem’i yaratmış.
Bir yapıtta (*) okuduğumuza göre, Adem, Tanrı’nın bahçesine bekçi olmuş.

3. Bölüm:
Ne denli güzel olursa olsun, yalnızlık Adem’in de hoşuna gitmemiş. Tanrı’dan kendisine bir eş yaratmasını istemiş.

4. Bölüm:
Tanrı da Adem’in böğründeki kaburgalardan birini çıkarıp Havva’yı yaratmış. Dolayısıyla Adem’in böğründen çıkarılan kaburganın yerini Adem’e sürekli batıp duracak bir çalı dikeni yani Havva almış.Bunun böyle olduğunu kutsal kitaplar yazıp söylüyor. Oysa, yapılan son bilimsel araştırmalara göre, Havva, kimce olduğu bilinmese de, Adem’den yirmidörtbin yıl önce yaratılmış.Ayrıca, hep aynı kaynağa göre (*), bizim bildiğimiz Havva anamız o yaratılan ilk Havva değilmiş.Üçüncüsü imiş.Ne olursa olsun, Tanrı, Havva’yı yarattıktan sonra, Adem’i çağırmış:

– Al şunu oğlum! demiş.

Adem :

– O kim? diye sormuş.

Tanrı.

– Havva! Sana yoldaş olacak.

Adem:

– Nerden çıktı?

Tanrı:

– Yaratıcının sana bağışladığı Havva’nın nereden geldiği sorulmaz! Üzümünü ye, bağını sorma!


Bir gün Adem Tanrı’ya bakın ne demiş:

– Baba, Havva televizyon istiyor.

Tanrı:

– Ben şimdi televizyonu nerden bulayım? Daha televizyon ortaya çıkmadı ki! Gelecekte olacakları şimdi işe karıştırmayalım.

5. Bölüm:
Bu yeni eşinden memnun olan Adem, uslu durur. İkisi birlikte gezip  cennetin tadını çıkarırlar.
Bu arada, melekler, gizlice, kendilerinden değişik bu yaratıkların yaptıklarını sürekli izlerler.

6. Bölüm:
Adem’le Havva cennette gezerken, bir gün, Havva Adem’e şöyle der:
– Adem, canım. şimdi gözlerini yum, ağzını aç. Sana, hiç yemediğin, olağanüstü, bir şey yedirmek istiyorum.
Adem:
– Oldu, sevgilim, gözlerimi yumuyorum. Hiç değilse ne olduğunu söyleyemez misin?
Havva:
– Cennet  meyvesidir. Elmadır, Adem, elma. Niğde elması, sevgilim. Haydi ye! Adem güçlükle elmayı midesine indirdikten sonra sorar:

– Ama, sevgilim, bu pek de Niğde elmasına benzemiyor. Nerdeyse boğazımı yırtacaktı.

– Doğru, Adem, doğru. Niğde elması değildi. Sana ayvayı yedirdim, ayvayı! Ayvayı yedin Adem ayvayı.

7. Bölüm:
Ayvanın etkisiyle, Adem’le Havva, ikisini gizlice sürekli izleyen ve  evrenin ilk rontgencileri (Kemerhisar konuşmasıyla “kapı taslayıcıları”) sayılabilecek meleklerin gözleri önünde, çok ilginç günahı işlerler. İkisinin yaptığı bu işi de görünce artık dayanamazlar, Tanrı’ya yakınmaya giderler:
– Sen, bizi Adem’le Havva’dan önce yarattın. Ama onlarda olan pek çok şey bizde yok.
Tanrı:
– Sizden değişk neleri var ki?

Melekler:
-Biz, melekler, hepimiz, ekmek tahtası gibi dümdüzüz. Oysa Adem’le Havva, Kapadokya gibi, engebeli bir alanı andırıyorlar. Vadileri, peri bacaları var. Sonra Adem’in önünde sarkan bir şeyi, onun altında da topa benzer iki yuvarlak var. Bunlar bizde yok. Adem istediği zaman yumurtalarını bile ısıtıyor. Oysa biz bırak yumurta ısıtmayı, yumurtamız var bile diyemiyoruz.

Tanrı:

– Adem’i yarattığımda biraz çamur artımştı da onu nereye atacağımı bilemedim. Önüne yapıştırıverdim. Adem’in o şeyine iki kişinin bir tek umudu, Havva’nınkine de ölümcül, yalan dünyanın tatlı meyvesi denir.

Melekler:

– Dahası var. Adem’in önündeki  arasıra oynuyor, uzalıp kısalıyor, özellikle Havva’yı görünce.

Onlar böyle şeyleri olduğu için birlikte şey yapıyorlar ama bizim şeylerimiz olmadığı için hiçbir şey yapamıyoruz. İkisi, şey yaparken ne sesler çıkarıyorlar ne sesler. Biz bunların hiçbirini hiçbir zaman yapmadık, yapamıyoruz da. Haksızlık bu. Eşitlik yok. Olmaz öyle şey.

Tanrı:

– Ama sizler, sevgili melekler, ateşten yapıldınız, ölümsüzsünüz, evrenin her yerini gidip gezebilirsiniz. Oysa Adem’le Havva çamurdandır, ölümlüdür. Hiçbir yere gidemezler.Bahçede, cennette yaşamak zorundalar. Başka ne yapabilirler ki?

Melekler:

– Öyle de olsa, biz bizimle onlara yapılanı kabul etmiyoruz. Ya onları burdan alır başka bir yere,  örneğin yeryüzüne gönderirsin, böylece gözlerimizin önünde bulunmazlar ya da biz çekip gideriz, sen de postacı meleksiz kalırsın. Sürekli genişleyen ve gittikçe denetiminden çıkan evrene buyruklarını bildirmek için başının çaresine bakarsın!

8. Bölüm:
İş bu noktaya gelince, iki ateş, yani önce yarattığı meleklerle sonra yarattığı Adem’le Havva arasında kalan, Tanrı, iyi bir yaratıcı ya da iyi bir baba olarak, çözümü bulur, Adem’le Havva’yı, birazcık kendi bahçesini (ya da cennetini) andıran yeryüzüne göndermeye karar verir. Onları yanına çağırıp şöyle der:
– Beni dinleyin, sevgili çocuklarım, burda işler sarpa saracağa benziyor, özellikle Havva’nın Adem’e yedirdiği ayva yüzünden. Sizi yeryüzüne göndermek zorundayım. Orası da burdaki bahçeye benzer. Ancak burda her şeyi hazır buluyordunuz. Oysa orayı yaşanabilir duruma getirebilmek için, sıkı çalışmak, çok emek vermek zorunda kalacaksınız. Bunu yalnız başınıza gerçekleştirmeniz güç olacak. Çocuklarınız, torunlarınız da olacak. Çoğalacaksınız. Onlar da size yardım edecekler.
Sonraa, yarattığım evren sürekli genişlediğinden, bir noktada sizinle bağlantı kurmak çok güçleşecek. Çanak anteni, faksı, cep telefonunu buluncaya dek, isterseniz, bir iki dağın başına çıkıp bana ileti yollayın ama hemen karşılık vermemi beklemeyin. Zamanım da olmayabilir. Çok sıkışık durumda kaldığınızda, ara sıra, iletilerimle sizlere meleklerle karşılık yollayacağım.
Bu sözlerden sonra Tanrı, Adem’le Havva’yı yanına çağırıp kulaklarına şu sözleri fısıldar:

– Aman melekler duymasın! Sizi çök özleyeceğim. Ancak, ölümden sonra, çamurdan yapılma vücutlarınız yeryüzünde kalsa da, ruhlarınız bana geri gelecek.

Gidin sağlıcakla, sevgili çocuklarım, gidin!

9. Bölüm:
İşte böyle! Havva’nın Adem’e yedirdiği ayva, özellikle, şeyleri olmayan, röntgenci meleklerin kıskançlıkları, yüzünden, Adem’le Havva’nın yeryüzü serüveni başlamış. Artık, ikisini, bir daha, Tanrı’nın cennetinde, ayak altında, dolaşır görmeyecekleri için çok mutlu olan melekler, onları seve seve yeryüzüne getirip atıp gitmişler.

Standart

Tyana’lı Asım Tanış Diyor ki…

Ben de, 1900 yıl önce yaşamış, kentteşim, bilge, Tyana’lı Apollon’un şu düşüncelerini paylaşıyorum:
 
Ben her davranışımda kişilerin kurtulmasını amaçlıyorum!
                                                                                                  
Gönül yüceliği, kişiler arasında, var olan, en güzel şeydir ama öğretilmez!
                                                                                                  
Benim kim olduğumu öğrendikten sonra değil, öğrenmeden önce de kibar ol! 
 
Tyana’lı Apollon’un düşüncelerine, şimdilik, şunları eklemek istiyorum:
 
Benim Tanrı’m sevgi Tanrı’sıdır.
                                                                                                  
Benim Tanrı’m ne kötülük yaratır ne de kötüleri!
                                                                                                  
Kötü(lük)leri, kötü toplumlar(dakiler) yaratır!

Standart