ALTUNHİSAR – KEMERHİSAR

İkisi de “hisar”. Birisi “altun”, birisi “kemer”. Önce Altunhisar’dan söz edelim.

Eski adları, bildiğimiz kadarıyla, Anduğu (Antigo), Ortaköy iken, yanılmıyorsak, ilçe olduğunda, “Altunhisar” olup çıkmış. Sanmam ki bu, orada altın çıktığından ya da bulunduğundan, verilmiş olsun. Bence, belki, yakınındaki Altınova benzeri, toprağı altın gibi verimli ya da orda oturanların yürekleri gönülleri “altın” gibi olması nedeniyle almıştır o adı.

2 Şubat 2010 günlü Hamle gazetesinde, sayımlar sonucu, verilen bilgilere göre, ilçe Altunhisar’ın nüfusu: 2799.

Altunhisar dolaylarında, 2006 yılından beri, benim 1962-66 yılları arasında, İtalya’da üniversiteyi okuduğum, Pavia Üniversitesi’nden gelen bir arkeoloji heyeti araştırma, inceleme yapıyor. İlk dört yıl “Güney Kapadokya’da, Kuzey Tyana Bölgesi’nde, Hasan ve Melendiz Dağları’nın Güney Yamaçları’nda”, yani geniş bir alanda, “Hitit Dönemi”yle ilgili kalıntıları araştıran heyet, bu yıl araştırmalarını, en kısa zamanda kazıya dönüştürebilmek amacıyla, Altunhisar’ın güneyinde, Bayat köyü yakınlarındaki “Kınık Höyük” üzerinde yoğunlaştırmış, yapılan jeo-radar ve jeo- manyetik görüntülemeler, M.S. 1300 yıllarından bu yana el değmemiş, verilen bilgilere göre, yaklaşık 4500 yıllık, höyüğün altında, en üst katlardan başlamak üzere, bölgenin geçmişine ışık tutacak, bilim dünyasıyla birlikte turizm açısından da, en kısa zamanda, kazı yapılarak günışığına çıkarılması gereken, çok önemli yapılar olduğunu teknik bakımdan da göstermiştir.

Yazılı kaynaklara göre, yaklaşık 4 bin yıl önce de büyük, yazısız kaynaklara göre, geçmişi, şimdilik 7.500 yıl, bence, yeryüzünün, belki, en eski, 500 kenti arasında sayılabilecek, bilinen en eski adı “Tuwanuwa, Tuhana, Dana, Tyana, Cristopoli (İsakent), (buna dayanarak verilmiş olması varsayılabilecek) Kilisehisar (halk ağzındaki biçimiyle Kisasar), yanılmıyorsam, 1910’da, İttihat ve Terakki döneminde, Roma çağında, M.S. I-II. yüzyıllarda yapılmış olmaları gereken su kemerleri nedeniyle, şimdiki adını almış. Bir kez, M.Ö. 750 yıllarına doğru, küçük de olsa, önemli bir Hitit krallığının başkenti, M.S. 370 yıllarına doğru Küçük Kapadokya’nın merkezi olmuş.

Bizans’lılara kalmaması için, Araplarca yıkılmış, ondan sonra da kendini toparlamamış, yerleşim yeri olmayı sürdürmüşse de.

Bucak olarak yüzölçümü, daha önceki yıllarda bize verilen bilgilere göre 500 km2’ye yakın. Yani, bırakalım Türkiye’yi, İtalya’daki kimi illerden bile büyük.

Ama keçi kuyruğu gibi bir türlü ne uzuyor ne kısalıyor. Bor’un yakınlığı nedeniyle, Bor’un peşinde soluk soluğa koşturmaktan kurtulamıyor, bir zamanlar eşeklerle Bor pazarına gidildiği gibi. Eskiden iki banka şubesi varken bugün bir tek banka şubesi bile yok. Ben başa geçersem bankaları geri getireceğim diyenler olmuş ama bunlardan yıllar geçtiği halde bir daha ses bile çıkmamış. Demek ki Bor’un beyleri Niğde beylerinden daha baskın çıkmış.

Unutmuyorum. Birinde Bor’lu bir arkadaşımın, “Sen de öncülük et de Kemerhisar’ı Bor’a bağlayalım!” demesi kafamı attırdı. “Kesinlikle böyle bir şeye bırakın öncülük etmeyi, bu gibi girişimlerin karşısına ilk çıkacak olan benim!” dedim.

2000 yılında o zamanın, gerçekten çok değerli valisi, sayın R.A. Öztürk ve topladığı yetkililerle görüştüğümüzde, bana şunları söylemişti: “Biz bir türlü Kemerhisar’ın altındaki eski Tyana kentinde kazı yaptıramıyoruz. Siz yardımcı olup yurtdışından bir şeyler yapabilir misiniz?” diye sormuştu. Ben de kendisine “Elimden geleni yapacağım!” demiştim ve benim yurtdışından, sayın valinin yurtiçinden, o zamanki Kemerhisar Belediye Başkanı, Dr. Bülent Ilgaz’ın Kemerhisar’dan çabalarıyla, İtalya’dan gelen arkeoloji heyeti 2001 yılında yüzey araştırması yapmış, 2002 yılında da kazı izni alıp çalışmalarına başlamıştır…

Ancak, bu açıdan da, üzülerek söylüyorum: Bana birkaç kişinin doğrudan yüzüme karşı söylediği gibi, Kemerhisar için sit alanı kararı, T.C. Kültür Bakanlığı Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca, 31.03.1995 gün ve 147 sayıyla alındığı, benim bu kararla, ne doğrudan ne de dolayısıyla hiçbir ilgim olmadığı halde, kimbilir hangi kirli çıkarlar/hesaplar uğruna, halk içinde, “Bu kararı Asım Tanış aldırdı, Kemerhisar’a, halka zarar verdirdi …” dedikoduları bilinçli olarak, sürekli olarak, yayılmış,dolaştırılmış, hatta son yıllarda, gene kimi kişilerin bana gelip doğrudan söyleyip sorduğu gibi, sözkonusu “sit alanı kararının kaldırılacağı, kaldırılması için başvurulacağı dedikoduları” söylentileri çık(arıl)mıştır!

Yazıklar olsun bunları ne biçimde olursa olsun yapanlara, bu yollara başvuranlara! Kemerhisar/Tyana gibi yeryüzünün geçmişi açısından gözbebeği kentlerden sayılacak, korunması gereken, bir yer için bu gibi söylentilerin yayılması bile hoş karşılanamayacak, neredeyse lanetlenecek bir davranıştır. Hangi yetkili yer, hangi kurul, hangi bakanlık, bütün dünya arkeologlarınca, bilim adamlarınca, korkunç biçimde, kınanacak böyle bir kararı almaya kalkışabilir bilmiyoruz. Sanmıyoruz, düşünemiyoruz da!

Kemerhisar’ın neden Altunhisar gibi, öbürleri gibi, bir ilçe bile olamadığı, hep keçi kuyruğu gibi kaldığı, geçmişi doğru düzgün bilmediği gibi, geleceği de bir türlü öngöremeyen, öngörmek istemeyen, gelecek için en küçük bir adım bile atmayan, atmaya istekli görünmeyen, Kemerhisar’lının, yeryüzünün, geçmiş açısından, bu gözde kentinin, onu belki de gene yeryüzünün üçüncü önemli merkezi konumuna getirebilecek, değerlerine neden, günlük, küçük çıkarlar yüzünden, sahip çıkmadığı, neden bunları koruyamadığı, korumayı bilmediği, korumak istemediği, sanırım anlaşılıyor. Öyle olunca da Altunhisar gibi, öbür yerler kolları sıvayıp canla başla çalışırken, ileri giderken, ilerlerken, onların ardından eziklik duygusu içinde bakıp duracaktır! Bununla da kalmayacak, paçaları sıvayıp “defineciliğe” (mumya ya da başka) sarılacaktır.

Başka ne diyebiliriz ki yazımızı, içimiz burkularak, “Kendi düşen ağlamaz!” atasözüyle bitirmekten başka?

Standart

Yorum bırakın