YAŞ

Şimdi Kaç Yaşındasın?

Bana soruyorlar ara sıra yaşımı:

– Kaç yaşındasın?

– Otuzaltı yaşındayım.

– Nasıl olur? Dört yıl önce de aynı şeyi söylüyordun?

– Ben sizin gibi enayi miyim ileri gidecek. Herkes yaşlanırken ileri gider. Bense dört yıldır geri gidiyorum. Onun için otuz altı yaşındayım. Anladın mı şimdi ?

YAŞAM

Fark

– Seninle zengin arasındaki fark nedir?

– Benim hayatım yoksulluk içinde, zengininki ise dışında geçiyor.

Buzdolapları Bile Yokmuş

Trenle Milano’dan Venedik’e geliyordum. Aynı bölmede bir an-neyle kızı da vardı. Nereli olduğumu öğrenince Türkiye konusunda sorular sordular. Karşılık verdim ve konuşmamız epeyce sürdü. Bir aralık kadın dedi ki:


– Biz Pakistanlı bir öğrenci tanıdık. Zavallıların kimisinin evinde buzdolabı bile yokmuş.
– Ah bayan, dedim, buzdolabına varıncaya kadar bilseniz daha kim bilir neleri yoktur…

Dile Benden Ne Dilersen

Zengin bir ağa, bir adamı ödüllendirmek istemiş yaptığı işten dolayı. Ve adama sormuş:


– Dile benden ne dilersen !

– Özür dilerim ağam.

Karnım Tok Olsa

Kemerhisar’da, koyun sağmaya giden iki genç kız, çobanın oğ-una sataşmışlar. Artık ne yaptılarsa çocuk dayanamamış:

– Bana bakın, demiş, doğru durun, karnım tok olsa, sizin ikinizi de şimdi şurda yaparım…

Standart

DOĞMAK 4

Çocuk Düşürme Nasıl Önlenir?

Çocuk düşürmeyi önlemek için ne yapmak gerek biliyor musunuz? Rahime birkaç kanca taktırmalı çocuk tutunsun da düşmesin diye…

Aldırma Gönül Aldırma

Çocuk sayısı yüzünden geçim yükü omuzlarında iyice ağırlaşmış bir koca, nerden aklına geldiyse, hepimizin bildiği bir şarkıyı söylemeye başlamıştı evde :

-Aldırma gönül aldırma…

Adı “Gönül olan karısı da:

-Aldırmam, kocacığım, aldırmam…
“Yedinci de doğacak yakında…” diye girivermiş.

Soru

-Sezer’ler nasıl doğurur ?

-Sezeryanla.

Kaç Türlü Çocuk Var?

-Gündüz doğan çocuğa ne denir? Gündüzleme.

-Gece doğan çocuğa ne denir? Geceleme.

-Çabuk doğan çocuğa ne denir? Fırlama.

-Doğarken ağlayan çocuğa ne denir? Zırlama.

Standart

Yahudi İbaam Emmi Yutturmacası

-A)

 “Yahudi İbaam Emmi”nin öyküsünü bilirsiniz. “Uydurmanın uydurması” amma kimi çıkarlara uygun geldiği için, “gerçeğin gerçeği” olarak yutturuyorlar.

Yaklaşık on-onbeş yıl önce, Niğde’de çıkan “Hamle Gazetesi”nde iki yazım çıkmıştı şu başlıklarla:

-Hangi ülkenin atom bombası olsun? 

-Yeryüzünün en güçlü ülkesi hangisidir?

 Bu da bugün olanları öngörmek demektir.

1936-39 arasında, Mussolini Beyefendi, Afrika’nın köşesini, (Habeşiştan-Etiyopya, Somali), orduyla, ele geçiremeyince,“Zehirli gaz” kullanmıştı, okuduğumuza göre.

Şimdi İran’da “Zehirli gaz var, atom bombası yapacak!”  diye “İsrail” orasını bombalıyor. Ardından, kölesi, uşağı, Amerikan Emmi de bombalıyor, ağasının buyruğu üzerine!

İyi güzel de, sen de, ey suçsuzun suçsuzu İsrail, yeryüzünün en suçsuz ülkesi, Amerikan Emmi, sizlerde hangi silahlar, hangi gazlar var söyler misiniz?…

İran’ı suçlayalım!  

Size ödül mü verelim? 

Sizinle birlikte yeryüzünün bütün ülkelerini denetleyelim mi, ne dersiniz?

-B)                                                                                                                  

-1)         İran’a gelince. Dincileri, 1979 yılında, Amerika geçirdi başa, o sıralarda hiç de kötü olmayan Kral yönetimine karşı. Krala da kanser mikrobu vererek öldürdüklerini duydum.

-2)         Gene İran’a değineceğim. Gerçekte 1979’dan beri İran’ın başında olan bu dincilerin Allah’la Kitap’la, gerçek dinle, uzaktan yakından ilgisi yok! 

Bence söylemese de, İran da,  Amerika’nın ve onun bağlı olduğu ağası İsrail’in baş uşaklarından birisi! (bir zamanlar, Irak’taki Saddam Hüseyin gibi).  

Din maskesi altında, İranlılara, düşmanlarının istediği ölçü ve biçimde özgürlük veriyor.

Standart

DOĞMAK 3

Çocuk Nasıl Yapılır?

Bizim küçüğü gören tanıdıklar:
-Aman ne güzel, ne cici bir kızınız var! diyorlardı.
Ben de şakadan anlıyanlara :
-Elbette güzel olacak. Biz sizin gibi çirkin çocuk yapmayız ki!
-Nasıl oluyor bu iş?
-Çocuğu yapmadan önce oturup bir taslağını çiziyoruz. Beğenirsek yapıyoruz. Değilse yapmıyoruz. Anladınız mı şimdi na-sıl çocuk yapıldığını ?

Kiralık Dölyatağı (Rahim)

Eskiden ben şaka olsun diye olmadık kimi olayları olmuş gibi anlatırdım, gazetede, şurda burda okudum diye. Bunlardan birisi de ana rahminin (ya da türkçesiyle “dölyatağı”nın) kiralanmasıyla ilgiliydi. Öyle ya her şeyin kiralanabildiği bir dönemde neden bu olmasındı. Araba kiralanır, ev kiralanır, gelinlik kiralanır, uçak kiralanır, mezar kiralanır (bizde değilse de), yurdun bir parçası üs olarak kiralanır, kadın kiralanır da neden o kiralanmasın. Hem sonra parasız kalıp, sıkışıp da geçim derdiyle, hastalık yüzünden şu ya da bu organını bile satışa çıkaranlar yok mu ? Anlattıklarımda işin bu yanı pek önemli değildi. Ondan sonrası sorun yaratıyordu. Düşünün yoksul bir ailenin kadını rahimini kiralamış. Orda paralı zengin birinin çocuğu büyümekte. Bu arada parayla baba olacak adam kiralık tuttuğu şeyi merak etmez mi? Gelip gidip çocuğa kulak vermek, bulunduğu karnı okşamak istemez mi ? Daha neler neler, ne gülünç durumlar. Usta bir yazar bunu bir eserine konu bile yapardı. Kiralık kadının kocası kıskanır vs vs

Derken günümüzde bunlar da gerçek olmaya başladı. Gazetelerde okuduğumuza göre bu konuda ilanlar bile veriliyormuş ve Avustralya’nın bir bölgesinin yönetimi bu tür ilanları yasaklamayı bile düşünüyormuş…

İsterse o yasaklasın. Böyle bir şey gerçekleşebilecek oldu mu bugün olmazsa yarın gene yapılır. Yasaklar kalkar, olağan bir şey olur…

Ondan sonra da kiralanma sırası insan vücudunun başka yerlerine gelir. Öyle ya insanın bir orası gerekli değil ya. Artık nerelerin ne zaman kiralanabileceğini de siz düşünün. Benden bir ikisini söylemesi.

Standart

DOĞMAK 2

Doğum Farkı

Benim doğduğum Kemerhisar’da, eski adıyla Tiyana’da, (varlığı bile tartışılan) İsa’yla aynı yüzyılda Apollon adlı birisi doğmuş (işin garipliğine bakın ki ona: Tiyanalı Apollon diyorlar sanki benim adla soyadımın yerleri değişmiş gibi baş harflere göre). Eskinin bilgin, saygın dolayısıyla ünlü kişilerinden birisiymiş. Eski Roma’nın tanrıları arasında heykeli bile varmış. Bir aralık Roma’li bir kralın yakını onu İsa’ya karşı çıkarmaya kalkışmış. Yaşam öyküsünü bile yazdırtmış ama gene de İsa’yı geçememiş.

Bu kitapta Tiyanali Apollon’un doğuşu da peygamber doğuşlarına benzetiliyor. Yazılara göre, gebe olan annesi, doğumun yaklaştığı bir gün çiçeklerin arasında uyuyup kalır. Kuğular gelip çevresini sarar ve o sırada kadın çocuğunu doğurur…

Aynı topraklarda doğduk. Çiçekler bizim annenin beni doğurduğu zamanlarda da vardı diyemiyeceğim çünkü ekim sonunda, daha doğrusu patates sökümünde kalmamıştır artık. Sonra, olsa da, halı dokumayı yani ekmek parasını bırakıp nasıl giderdi çiçeklerin arasına. Hem doğumun son gününe kadar çalışmak zorundaymış… Doğurduğunda da ne kuğular gelmiş ne de başka kuşlar…

İşte böyle. Herkes doğar ama doğuştan doğuşa fark vardır. Belki de benim gibiler kendini mutlu saymalıdır. Kimisine belki böylesi de kısmet olmamıştır bütün sıkıntılara karşın.

Standart

DOĞMAK

Kolay değil doğmak, büyümek, yaşamak, çocuk yetiştirmek. Bunları düşününce aklıma, şair değilsem de, birkaç dize karalamak geldi.

Kolay değil dünyaya gelmek!

Hele yaşamak öyle zor ki!

Bırak da geçsin

Sıkıntısız şu günler

Kalmasın ardımızda

Hep acı dünler!

İyilik mi etmek istiyorsun

İnsanlığa?

Ne gerek öyleyse

Düşmanlığa?

Düşünemedin mi hiç

İnsanlığa en büyük iyiliğin

İnsanları yaşatmak olduğunu?

Standart

DOĞUM

Ben Ne Zaman Doğdum?

Benim doğum tarihi 1 Mayıs 1942. Ancak, fala inanmasam da, yapılış, davranış olarak pek o burca girmediğimi anlamıştım lisedeyken. Bana en uygunu akrep burcu gibi geliyordu.

Anneme sordum bir gün:

– Anne ben ne zaman doğdum?

Okuyup yazması olmadığı için her olayı başka bir olayla anımsayan annem şu karşılığı verdi:

– Patates sökümünde doğdun.

– Ne zaman sökülür patatesler? Mayısta mı?

– Mayısta olur mu güzün doğdun?

– Neden nüfus cüzdanına bir mayıs diye yazdırdınız?

– Ne bileyim ben. Baban yazdırdı. Ona sor.

O da yarım yamalak okuyup yazmasını askerlikte öğrenmişti.

– Baba dedim, niye nüfus cüzdanına bir Mayıs 1942 diye yazdırdınız?

– Oğlum, okula gideceğin sırada o tarih uygun geliyordu onu yazdırdık. Gerisini bilmem (eski nüfus cüzdanlarında doğum tarihleri birle başlayanların çoğu böyleymiş. Nüfus cüzdanı gerekince gidiyorlarmış. Nüfus memuru da hemen hepsine bir mayıs, bir nisan gibi tarihleri atıp gidiyormuş. Şimdi artık böyledir diyemeyiz).

Yeniden anneme sordum bir iki ayrıntıyı:

– Şöyle hayal meyal hatırlıyor musun? Ben doğduğumda bayram filan var mıydı?

– Vardı gibime geliyor.

Buna göre ekimin sonuna doğru doğmuş olmalıydım. Ama yılı da doğru muydu? Bunu annem babam bilemezdi. Ağabeyimin birinden öğrendiğime göre yılın 1941 olabileceği kesinleşti. Yani doğum tarihini sonradan ortaya çıkarabildim.

İtalya’da ve başka ülkelerde soranlara, şaka olsun diye:

– Patates sökümünde doğdum! Deyince önce basıyorlar kahkahayı, sonra:

– Ne demek oluyor? Diye sormadan edemiyorlar.

– Eee, diyorum, bizde böyle hatırlanır doğum ve ölüm tarihleri.

Ya Nasıl Doğdum?

İnsanoğlu her şeyi merak eder. Nasıl doğduğunu, ne zaman doğduğunu, bebekken neler yaptığını… Büyüdükçe gerisini kendisi de bildiği için pek sormaz.

Ben de anneme sordum küçükken:

– Anne beni nasıl doğurdun?

– Oğlum, akşama kadar halı dokudum. Akşam seni doğurdum.

– Sonra?

– Biraz sonra sen çok hastalandın. Doktor da yoktu. Bir odaya koyduk. Gidip gelip bakıyorduk ölsün de gömüverelim diye ama ölmedin.

– Başka bir zaman gene çok hastalandın. Yazıda, koyundaydım. Seni sarhanağa123 sararak kurtardım…

Kimisine şaka gibi gelir ama gerçek buymuş. Demek ki yaşayacakmışım biraz ki bütün bunlara karşın ölmemişim ve bu yaşa gelmişim.

  1. Sarhanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3544), Sucuk doldurulan barsak (BAHÇELİ-BOR-NİĞDE). ↩︎
  2. Sarkanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3548) … ↩︎
  3. İşkembenin bir parçası, şirden. ↩︎
Standart

Gökten Kokucu İniyor

Bor’un pazarı ünlüdür. Çevreden hemen herkes gelir. Gelenlerin içinde keli de vardır körü de. Bizim tanıdıklardan Körhaceli de bunların arasındadır. Mis satmak için orda bulunmaktadır.


Kendisi gerçekten görmez ama artık alıştığı için sezgiyle yolunu bulur, karşıdan karşıya bile geçerdi. O gün nasıl olduysa biraz içki almıştı. Yürürken dikkat etmemiş nerde olduğuna ve birden kendisini boşlukta bulmuş. Elinde çantasıyla uçan daire gibi o sırada Bor’un pazarı daha geçmediği için eşeğini nallatan başka bir Kemerhisarlının tepesine inmiş…


Ama neyse ki “Tanrı korudu derler” ya öyle olmuş ve ikisine de fazla bir şey olmamış. Ufak tefek sıyrıklarla atlatmışlar.

Uzaya Giden O… Uzay Yolları

Uzay için de mi fıkra anlatacaksınız? diye sormayın. Gerçekte böyle bir şeyi düşünmedim. Bunu yapmak da güç.

“Niçin demeyin! Ne biliyoruz ki uzay konusunda? Çok şey ortaya çıkıyor ama kimbilir kaçta kaçı bilemediklerimizin? Öyle bir kavram ki uzayıp giden o… tren yolları…” örneği sürüp gidiyor usumuzdan da öte.
Bununla kalsa gene iyi. İşin asıl acıklı yanı, bu uzayan, uzayıp giden, gittikçe uzaklaşan boşluğun içindeki insanın durumu…


Belki de boşluğun içinde armut biçimli dünya denen bir yuvarlağın üstüne atılmış. Nerden gelip nereye gittiğini bilmeyen, bilmek için çırpınan bir yaratık. Sorunlarına bir karşılık bulmaya çalışıyor. Bulduğunu sandıkça daha da çıkmaza saplanıyor…

Ölümle olsun ulaşılabilecek mi ona acaba?

Standart

Bizim Köydeki Ay

Kemerhisarlı’nın birisi, hiç Kemerhisar’dan dışarı çıkmamış, dünyayı yalnızca orası sanan anasıyla Adana’ya gitmiş. Hava da sıcak olduğu için gece otele ne gerek var. Yatıvermişler açıkta bir yere. Kadıncağız göğe bakıyormuş :

– Oğlum, demiş, bu ay bizim köydeki ay mı ?

– He ana hee….

GÖK – UZAY

Halley Kuyruklu Yıldızı

Halley kuyruklu yıldızı da geldi gitti. 1986’da yaşayanların çoğu gözle olmasa da çağımızın teknik araçları sayesinde onu görme mutluluğuna erişti.

Gene eskiden olduğu gibi korkanlar oldu. Kimi olayları, sanki önceden olmuyormuş gibi, onun yüzünden oldu diyenler de çıktı. Neyse ki 1453 yılında Türkler İstanbul’u aldıktan sonra söyledikleri gibi Türklerle ilgili kötü bir şey pek söylenmedi Halley’e bakılarak.

Ve 1986 yılında benim, kuyruklu yılan hikâyesine dönüp onbir yıldır üstünde çalıştığım “İtalyanca-Türkçe Büyük Öğretici Sözlük çıktı.

Onun önsözünde bu olaya değinmeden edemedim. Nasıl olsa ikinci bir kez bu kuyruklu yıldızın gelip geçtiğini göremiyecektim.

Ayrıca 1985-86 öğretim yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme” adlı romanını da okuttum derslerde.

Bildiğiniz gibi bu geçişin getirdiği yenilik oldu. Halley’in yaklaşıp dönüşünü izleyen Alman bilginler onun başının “Patates” biçiminde olduğunu ortaya çıkardılar. Dolayısıyla Halley’in de ne başlı olduğunu öğrenmiş olduk.

Ama neden Halley “patates başlı çıktı biliyor musunuz? Almanlar bulduğu için. Söylendiğine göre, ilk kez görülen bir şeyi, insanoğlu, genellikle çevresinde en çok gördüğü araca, ürüne vs.’ye benzetirmiş. Almanlar da çok patates yediklerinden başka neye benzetebilirlerdi ki? Ya İtalyanlar ortaya çıkarsaydı neye benzetirlerdi? Kuşkusuz “makarna”ya. Öteki uluslardan ben bildiğim kadarını söyleyeyim, gerisini siz sürdürün. Araplar, “deve’ye, İspanyollar “boğa”ya, Holandalılar “peynir”e, Amerikalılar “kovboy”a, Hindistanlılar “ineğe”, Ruslar “ayı”ya…..Ya Türkler ? Bizim en çok yediğimiz, sık sık gördüğümüz neydi? Yurtdışında yıllardır bulunduğum için ben yanılırsam, siz sonra düzeltirsiniz. Bence “kuru fasulye”ye. O da çok pahalanmış dediler. Artık siz bulun ötekini.

Gökten Başımıza Ne Yağar

Uzaya gidip geliyorlar ya pek de her zaman uğur getirecek değil bu yolculuklar. Başka bir yerde sözünü edeceğim gibi, Amerika-lılar (belki sonra da Ruslar), ayda marul, hıyar yetiştirmeyi düşünmüşler bir aralık. Toprağın durumuna bakıp başka şeyler de yetiştirmeye kalkabilirler. Sonra bu iş gide gide öteki gezegen ve uydulara da yayılır….

Ya biz ne yapacağız? “Vay başımıza düşenler…” diye bağırmaktan başka ne yapabiliriz ki beklemediğimiz bir anda gökten tepemize şimdilik “marul, hıyar” düştüğünde.

Aman dua edelim de uzaydaki topraklarda ağır şeyler yetişmesin. Değilse yandığımız gündür….

(Gök-Uzay Serisinin devamı haftaya)

Standart

Beş Kuruşa Bu Kadar Ölünür

Kemerhisar’ın tatlı delilerinden birisinin en belirgin özelliklerinden biri de “para karşılığında belli bir süre ölme”siydi.

 Huyunu bildiğimiz için, arasıra, kendisine bu işi yaptırırdık.

Parayı alır, yere uzanır, kımıldamadan dururdu.

Soluk alıp verdiğini bile sezemezdik. Gerçekten ölüp ölmediğini anlamak için iğne bile batırsak hiç aldırmazdı.

Bir gün kendisine beş kuruş verip ölmesini istedik. Aldı beş kuruşu. Cebine koydu. Uzandı yere. Biz gene iğneyle yokladık ölüp ölmediğini anlamak için. Her zamanki gibi ölmüştü.

Ancak, çabuk dirilince:

-Böyle olmadı! Niye çabuk kalktın? diye sorduğumuzda şu karşılığı verdi:

-Arkadaş, beş kuruşa bu kadar ölünür. Ver biraz daha çok para, ben de daha çok öleyim!

Gerçekten de parayı arttırdıkça, ölüm süresi de uzuyordu.

(Asım Tanış. İtalya’dan Eğitici Fıkralar, İlginç Anılar. İstanbul. 1991.)

Standart