
Yazar arşivleri: Prof. Dr. Asım Tanış
Aydın Dolandırıcı(sı) – 2. Bölüm
Bu olayı dinleyip adamın kimliğini anlayınca, başıma gelen olayı anlattım:
-Yahu, bu adam bana da telefon etti. Ben para vermedim. Benim öğretim üyesi arkadaşlarla gidin… dedim. Gözükmedi. Belki de kuşkulanmıştır. Vay, namussuz, vay!
Bu adam, bir zamanlar, gerçekten, tiyatro sanatçısıymış, dolandırma hastasıymış.
Duyduğum, bildiğim kadarıyla, bu dolandırıcının üniversiteyle de bir ilişkisi olacaktı. Nasıl, kimden öğrenmişti, benim ve arkadaşın Venedik Üniversitesi’nde çalıştığımızı, kimden almıştı bizim telefon numaralarını? Üniversite öyle herkese numaraları vermez. Rehberde de yok. Herhalde iş ortağı birisi vardır bizim de tanıdığımız ve onun da tanıdığı. Birlikte çalışıyorlardır sezdirmeden…
(Günahını almak istemem ama sonra, bu olaydan iki yıl önce, Venedik’e, üniversiteye gelmiş birisinden kuşkulandım, yerinde olarak, başkalarının anlattıklarına da dayanarak.)
Ben ucuz kurtulmuştum ama arkadaşa üzüldüm. Öyle zengin birisi de değildi. Benim gibiydi. O zaman, şimdi de olduğu gibi, üç yüz bin liret az değildi. Gözü doymamış olacak ki yolunacak birini bulduğunu sanmış ve dolandırmasını bir milyon daha arttırmak istemiş ama başaramamış.
Aradan bir yıl kadar geçmişti. Üniversitede yanımda araştırmacı olarak çalışan Türk bayan arkadaşla konuşuyorduk. Söz nerden açıldıysa Türkiye’ye yolculuktan, sınırdan filan açıldı. O da başlarından geçen ve kendisinin “garip” bulduğu bir olayı anlattı:
-Temmuz’da Türkiye’ye gidiyorduk arabayla. Villa Opicina’yı geçip Yugoslavya’ya girmiştik. Arabayı durdurdu kocam ve gümrükteki kambiyo yerinden para bozdurmaya ve benzin kuponu almaya gitti. Ben çocuklarla arabada oturuyordum. Kocam gecikince şöyle bir göz attım. Baktım kocam bir adamla sarılıp öpüşüyor filan.
-Şuna bak, dedim, bulmuş gene kendi gibi birini nerden bulduysa!
Sarılmalar, öpüşmeler, el sıkışmalar bitti. Bizimki arabaya geldi. Kendisine sordum:
-Kimdi o adam?
-Sorma, hayatım. Ankara Tiyatroları Eski Genel Müdürü’ymüş. Adamın parasını çalmışlar. Parasız kalmış. Kambiyoda Türkçe konuştuğumu duyunca yanıma geldi. Durumunu anlattı. Yeşil pasaportunu gösterdi. Şu kartı da verdi. Dayanamadım, kendisine beşbin Türk lirası verdim.
-Niye verdin? Biliyor musun kim olduğunu?
-Türkiye’de ödeyecek. İşte kartı. Adresi, her şeyi var.
-Gidince görürsün.
Bayan arkadaş devam ediyordu. Ben hiçbir şey demedim önce.
-İstanbul’da kocama gidip o adresteki adamı aramasını söyledim. Beşbin de olsa az para değildi. Gidip almasını istedim. Ama bizimki “Kocaman eski genel müdüre gidip o parayı istemek çok ayıp olur. Yakışmaz. Ben gitmem!” dedi…
Bu noktaya geline:
-Demek sizi de dolandırdı bu adam.
-Sen nerden tanıyorsun?
-Beni de denedi ama tutturamadı. Başka bir tanıdığımı da dolandırmış. Siz tanıdıkların arasında ikinci sıradasınız dolandırılanlardan.
-Kim ötekisi?
-Rica etti. Söyleyemem.
Sonra o akşam, Padova’da, evlerinde, kocasına durumu anlatmış. Ama kocası bir türlü inanamıyormuş:
-Yok canım sen de! İnanmıyorum ben böyle hikayelere. Koskoca adam yapar mı? Gördüğüm kadarıyla çok efendi birisiydi.
Hatta bana biraz da kızmış bile karısına ötekinin dolandırıcı olduğunu söyledim diye, kendi saflığına karşı.
Ama çok geçmeden kendisi de inanmak zorunda kalmış. Bu kez dolandırma piyangosu, onların yakın dostu, Milliyet gazetesinde çalışan birine vurmuş. Aşağı yukarı aynı yerlerde, aynı biçimde, aynı belge ve hikayelerle.
Onu dinleyince hepsi inanmış ve dolayısıyla bana da kızmamış… Artık, Padova’da oturan Türkler de biliyormuş üç olayı da.
Bu arada kim bilir başka kimlerin başına gelmiştir. Biz bildiklerimizi aktardık. Sıra sonuncu duyduğumuzda.
Bizim de oldukça iyi tanıdığımız birileri Padova’ya gelirken Lubiana’da aynı kişiye denk geliyorlar.
Tam kırmızı ışığın durdurduğu yerlerden birinde, arabalarına birisi yaklaşıyor:
-Aman, diyor, sizi Allah gönderdi. Arabanızın plakasını görünce koştum. Sormayın başıma gelenleri.
Şu yabancı ülkede beş parasız kaldım. Nem var nem yok çaldırdım. Ben sanatçıyım. Ankara Tiyatroları Eski Genel Müdürü’yüm. Buyurun, bakın. İşte yeşil pasaportum, kartım, adresim. Ne olur beni burada aç susuz bırakmayın. Yardım edin. Türkiye’ye gidince hemen paranızı öderim.
Arabayı kullanan baba dönüp arkadaki oğluna, kızına bakıyor “Ne dersiniz?” düşüncesiyle.
Kendisi pek inanmıyor ama “Şimdi para vermezsem bizim çocuklar beni acımasız, cimri olarak görecekler!” diye onların görüşünü almak istiyor.
Çocukları da:
-Verelim, bir şeyler, baba. Adamcağız böyle bırakılmaz ki…
Adama dönüyorlar:
-Ne kadar versek yeter?
-Yüz mark filan yeter…
Baba cebini karıştırıyor:
-Bende yüz mark yok. Bakın bakalım çocuklar sizde ne kadar var?
Onlar da bakıyorlar. Oğlanda yetmiş mark varmış. Adama uzatıyor:
-Yeter mi bu kadarı?
-Hiç yoktan iyi. Sağ olun. Türkiye’de hemen öderim…
Ve bu tiyatro sanatçısı, trafiğin, dolaşımın kızıl ışığından yararlanarak kendisine yeşil ışık yakan yeşil pasaportunu vs. gösterip gözleri yaşartan öyküsünü anlattıktan sonra parayı alıp gidiyor…
Doğal olarak, bizimkiler, Padova’ya gelince olayı tanıdıklara anlatıyorlar. Onlar da:
-Hani, şu, dolandırıcı tiyatro sanatçısı mı? Demek yolunan kazlardan birisi de siz oldunuz?
-Deme… Zaten pek gözümüz de tutmamıştı ya…
Birinde ben de gördüm kendilerini. Bana da anlattılar. Padova’ya üniversiteye öğrenim yapmak için gelmiş olan genç öfkeden kuduruyordu:
-Türkiye’ye geri döndükten sonra gidip verdiği adrese baktım. Yok öyle birisi Mecidiyeköy’de. Onu bir yerde yakalarsam dayaktan öldürürüm…
-Aman, dedim, sakın dikkatsiz davranma! Dolandırıcı da olsa bunu yapamazsın. Dövmenin de bir yolu vardır. Öyle sokak ortasında yapılmaz.
-Görürsem arabanın içine çekip pataklarım. O zaman da bir şey diyen olmaz ya…
-Eee, o artık sizin arabanın yanından da geçmez. Sizin plakanızı da almıştır. Çok ustadır, anasının gözüdür. Pek öyle enayi birisi değildir sizin arabaya girip dayak yiyecek kadar…
İşte böyle. Bizim bildiklerimiz, duyduklarımız bunlar. Kim bilir bugüne dek kaç kişiyi dolandırmıştır aynı yöntemle!
Uyanık olun! Belli olmaz. Bakarsınız bir gün çıkar gelir sizlere de… Dinlersiniz acıklı öyküsünü. Türklük adına acır, utanır yardım edersiniz bu ünlü tiyatro sanatçısına…
Ama, düşünün bir kere. Bu adam, benden, sizden, çok kişiden kat kat çok kazanıyor. Günde en azından bir enayi bulup tuzağa düşürse, hiç olmazsa yüz mark alacak. Ayda en azından üç bin mark eder. Az para değil. Hele günlük enayi sayısı arttıkça, kazanç da katlanır. Kim bilir şu ana kadar kaç daire satın almıştır dolandırdığı paralarla? Herhalde bakmıştır sanatçılık para getirmiyor, yurtdışına hep işçi olarak gidilecek değil ya. Tanrı insana akıl vermiş para kazanmak için de. Önemli olan o aklı kullanmaktır. “İşleyen demir ışıldar” derler. Onunki de ışıldıyor. Hem de nasıl! Yeşil yeşil. Sınırlarda, sınır yakınlarında yeşil ışık yandıkça, yeşil yeşil kâğıt paralar eline geçtikçe!
Aydın Dolandırıcı(sı)
1. Bölüm
Aşağıda anlatacaklarım gerçek olması bir yana çok güzel bir tiyatro ya da televizyon oyununa konu olabilir.
Fıkra yapıtımda da çıkmış olan bu anı için, başlığa bakıp da söz oyunu yaptığımı sanmayın. İki sözcük de gerçeği yansıtıyor, hiç saptırmadan.
Karşınızda aydın bir dolandırıcı var. Yani kendisi aydın. Hiç olmazsa, davranışına, gösterdiği belgelere, konuşmalarına göre. Öyle ya iş belgesel oldu mu diyeceğimiz olamaz.
Ancak kimleri dolandırıyor bu adam? Öyle gelişigüzel kişileri değil. Dolandırdıkları da aydın kişiler. Bu nedenle de başlığı istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Aydın olan dolandırıcı ya da aydınları dolandırıcı.
Neden gerekti böyle bir yazı diye soracaksınız. Birçok aydın gibi bizim de başımıza geldiği için, bir gün bakarsınız aydın dolandırıcımız ya da benzerleri bir gün sizleri de bulur kaygısıyla karalayalım dedik bir iki satır. Ne olur ne olmaz. Zamanında uyarmak en doğrusu.
Her işin, her mesleğin kuşkusuz işe yarar bir yanı vardır. Onun için “Orospuluksa da öğren, duvar deliğine sok!” demiş atalar.
Bizim aydın dolandırıcı da sanıyoruz, bu nedenlerle öğrenmiştir ikinci mesleği. Hem de iyi öğrenmiş. Seçtiği kişileri iyi seçiyor, bir tiyatro oyuncusu gibi oyununu oynuyor, inandırıyor kendisine, sözlerine. Nasıl olsa gerçekten de tiyatrocuymuş duyduğumuza göre. Ama dolandırmak da o zamandan beri, doğruysa söyledikleri, huyunda varmış. Elinize bir de “Ankara Tiyatro Eski Genel Müdürü” ne benzer bir şeyler yazılı bir kâğıt da veriyormuş. Adres filan hepsi varmış. Ama gidip baktığınızda o Mecidiyeköy adresinde kimseyi bulamıyormuşsunuz. Karşısındakini daha da inandırabilmek, duygulandırabilmek için yeşil pasaport bile gösteriyormuş. Düşünebiliyor musunuz yeşil pasaportlu bir dolandırıcıyı? Yani devletin herkese değil görevlilerine verdiği özel pasaportla, devlet eliyle yapar gibi, bu işi yapmaya girişiyormuş. Artık o pasaport nereye kadar geçerli bilemiyoruz.
Eylem alanı neresi diyeceksiniz? Her iş adamının bir çalışma, iş yapma, bir eylem alanı vardır. Bizim aydın dolandırıcının eylem alanı da Lubiana-Sezana-Villa Opicina arasıymış. Ara sıra Venedik’e kadar uzandığı da oluyormuş ki bana ve başka arkadaşa da dolandırıcı elini uzattı. Sağolsun.
Ben neyse ki düşmedim ama öteki arkadaşı tuzağına, oyununa düşürmüş, hem de nasıl! Yani, ulusallıktan, uluslararasılığa doğru gidiyoruz. Sınırlarda çalışıyoruz. Adam işinin ustası, uzmanı. Önemli kilit noktalarını seçiyor. Sınırlara kimler gelir? Yurtdışına çıkanlar, yurtdışından gelenler. Eh bunlar da parasız olacak değil ya. Öyleyse dolandırılabilirler.
Nasıl birisi olduğuna gelince. Ben kendisini görmedim. Sesini duydum yalnızca, biraz sonra anlatacağım gibi. Kısa boylu, şişmanca, tombulca birisiymiş. Yaşlıcaymış. Hani yaşının son oyunlarını oynuyormuş…
…
Gelelim şimdi bu dolandırıcı yiğidimizin, yurttaşımızın, aydınımızın yaptıklarına. Kendi başımızdan geçenlerle tanıdıklarımızın başına gelenleri aktarıyoruz:
Yıl 1982. Aylardan Eylül sonu, Ekim başı. Türkiye’den yeni dönmüştük Venedik’e.
Bir gün öğle sularında telefon çaldı (saatini yanlış söylüyorsam, aydın dolandırıcımız yazıp düzeltebilir). Açtım. Karşımda bir bay.
-Buyurun, dedim.
-Asım Bey, dedi, adresinizi …den aldım (bu adı şu anda anımsamıyorum ama yanılmıyorsam ya bir yazar adı olacak ya da ona benzer birisi). Ben Ankara Devlet Tiyatroları Eski Genel Müdürü’yüm. Şu anda Mogliano Veneto’da (Venedik’in kuzeyinde, aşağı yukarı 20 km. ötedeki bir kasaba). Türkiye’den Avrupa’ya gelmiştim arabayla gezmeye.
Dönüş yolculuğu sırasında arabam bozuldu. Buraya getirdiler onarım için. Önce ne tutacağını söylemediler. Ama arabayı yapınca çok para tuttu. Hemen hemen bütün param gitti. Elimde yalnızca yüz mark kaldı. Bununla da Türkiye’ye dönemem. Benzine bile yetmez. Sizden yardım istemek zorunda kaldım. Bana biraz para verir misiniz? Türkiye’ye gidince nereye isterseniz öderim…
Aklıma hiç kuşkulanmak gelmedi. Buna benzer bir iki durumla daha karşılaşmıştım ama onlara para vermeden, bilet alarak çözmüştüm. O kişiler de gerçekten, karşılığını gidince ödemişlerdi.
-Bakın, dedim, size verecek param yok. Türkiye’den yeni geldik. Ancak size yardımcı olmaya çalışayım. Birkaç gün sonra Venedik’ten Türkiye’ye gidecek iki değerli arkadaşım var. Bunlar Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyeleri. Trenle gideceklerdi. Sizin arabayla giderler. Yol masrafını bölüşürsünüz. Böylece üçünüze de uygun düşer. Sizin yüz mark da yeter. Bu çözüm yolunu uygun buluyorsanız bugün buluşur konuşuruz hareket saatinizi, yerini vs.
-Olur, olur, konuşalım. Nerde?
-Siz Venedik’i biliyor musunuz?
-Biraz biliyorum.
-Piazzale Roma’yı biliyorsunuz sanırım.
-Evet biliyorum.
-Bugün saat iki buçukta, orda, köşedeki pastanede buluşalım. Ben arkadaşlara da haber veririm. Onlar da gelir. Birlikte oturur, konuşuruz. Olur mu?
-Olur…
Kararlaştırdığımız saatte bizler oradaydık, ama ne gelen var ne giden. Bir saat kadar bekledik. Gene bir haber yok. Eve telefon açtım acaba bir terslik oldu da evi aradı mı diye. Ses çıkmamış. Bırakıp döndük. Herhalde, dedim, adam başka bir çaresini bulmuştur. Değilse arardı…
Zamanla bu olayı unuttuk gittik. Bir gün, üniversitede, bir toplantıdan önceki boş zamanda, İstanbul’lu ve benim gibi, burada öğretim üyesi olan bir arkadaşla konuşuyorduk.
-Asım Bey, dedi, sormayın başıma gelenleri. Bir iki ay önce birisi beni dolandırdı…
-Kim yahu?
-Bir gün telefon çaldı. Açtım. Türkçe konuşan bir bey.
-Alo, buyurun…
-Sizi rahatsız ediyorum. Kusura bakmayın. Ben Ankara Tiyatrolaro Eski Genel Müdürü’yüm. Çok
sıkışık bir durumdayım. Sizin yardımınızı rica edecektim. Gelebilir miyim?
-Şimdi işim var. Olmaz. Başka bir zaman.
-Başka zaman gelemem. Türkiye’ye dönmek üzereyim. Sizden başka kime başvuracağımı bilemedim.
Ne olur beni geri çevirmeyin!
-Peki, o zaman, hemen gelin. Görüşelim. İşim var, çıkacağım.
Biraz sonra adam çıkagelir. Derdini anlatır. Parasız kaldığını vs. Kartını verir. Yeşil pasaportunu gösterir. Nerdeyse oturup ağlayacak hüngür hüngür. Bizim arkadaş dayanamamış. “Şimdi ta buraya kadar gelen bir, hem de aydın, Türk yurttaşını böyle bir durumda geri çevirmek ayıp olur …” diyerek sormuş:
-Ne kadara ihtiyacınız var?
-Ne kadar verebilirseniz…
-Şu anda, yanımda, üçyüzbin liretim var. Başka yok. Buyurun.
-Sağolun. Allah sizden razı olsun. Değilse ortada kalacaktım. Bunu gidince istediğiniz yere öderim.
Adam ayrılır gider. Ama öğleden sonra, gene arkadaşa telefon eder:
-Ben bu sabah size gelenim.
-Buyurun. Daha gitmediniz mi?
-Gitmeye gidiyorum da yola çıkmadan önce size bir öneride bulunacaktım. Bizim sanatçı arkadaşlarla Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıldönümü için kapağında Atatürk bulunan bir saat yaptırmıştık. Buna ortak olmak ister misiniz? Bu ortaklık için bir milyon liret verseniz yeter. Türkiye’de bundan çok para kazanacağımızı biliyorum.
Bizim arkadaş “İşte o an dolandırıldığımı anladım ama ne diyebilirdim?” dedi.
-Çekilin, gidin, bir daha da beni aramayın. Yetmedi mi aldığınız para?
-Ha, ben size biraz para kazanma yolunu gösterecektim de.
-Paranız da batsın, yolunuz da….
Köşk
(1930’larda)
(Geçmişten anlamayanların yaptıkları konusunda, yaklaşık 70 yıl önce çıkan bir yazıyı,
şimdiki de hepimizin sayılması gereken değerleri definecilere, başkalarına satmayı sürdüren,
toplumun yüzkaraları için
bir örnek daha olsun diye,
Kemerhisar/Tyana’yı gerçekten, gönülden sevenlerin dikkatine sunuyorum)
(Asım Tanış, Venedik, 01.12.2018)
Antik kent kalıntıları havuz, su kemerleri gibi, M.S. 2 YY Roma imparatorları Trayano ve Adriyano döneminden kaldığı sanılan ve bunlardan. Kleopatra’nın yüzdüğü söylenen havuz konusunda, bölge için, Niğde Milletvekili Şefik Soyer, 6 Temmuz 1949 yılında, Niğde gazetesinde, Köşk’te yapılan bir olayı aktarır ve şöyle der:
“Burada tarihe karşı yapılan bir saldırıyı söylemeden geçemeyeceğim.
Kimi eserler vardır ki tarih yaratırlar. Pampalos köşkü, söylentilere göre …………….
…………………..Köşkten eser hemen hemen yok gibidir.
Ancak kutsal suyun havuzu duruyormuş. Şu sıradaki kalıntısına göre havuzun boyu yaklaşık 40 metre eni 20 metre kadardır. Dört sıra taştan yapılmıştır. Birinci sıra “ispindirik” dediğimiz sert saçaklı taştan yapılmıştır. Bu sıra taşların boyu bir metre eni 40-50 santim kadar saçaklı olarak yontulmuştur. Fakat saçak havuzun zeminine getirilmiştir. Ondan sonraki sıralar mermerdir. Ortadaki taştan yapılan yarıçap biçiminde bir kabartma havuz, duvarının ortasında bir kuşak gibi görünmektedir. En üstteki kapak saçağı daha geniştir.
Doğa bu binlerce yıllık uygarlık eserini n bir bölümünü kum ve çakıllarla, bir bölümünü yosunlarla örmüş ve sanki kötü gözlerden saklamak istemiştir.
Ne var ki son yıllarda yapıcı olması gereken bir el bu değerli anıtı, bu tarih kaynağını parçalamıştır.
Niçin? Niçin olacak Fen namına …!
Sözde, köylüler Su Şubesi Müdürü Sadık Bey’e başvurmuşlar. “Suyumuzun kaynağında bir inceleme yapınız, olursa çoğaltınız!” demişler. O da eline geçen ödenek ve işçi ile havuza yanaşmış önce tapa duvarını parçalamış zemini kaynağa kadar kazdırmış ve alçaltmış. Söylentiye göre çalışma sırasında küçük bir altın yılan ve daha başka şeyler bulunmuş. Mühendis Bey’e teslim etmişler. Biraz sonra Hükümet haber alarak yılanı alabilmiş ve Niğde Müzesi’ne koymuş. Bundan gücenen Mühendis işi bırakmış ve tatil etmiş.
Parçalanmış ve yerlerinden ayrılmış mermer sıraların sonucu biliniyor …
Yeniden düzenlenip onarılmadığı için, çeken götürmüş.
Özellikle kaynak tarafında zeminde yukarıya doğru saçaklı kapak sıraya kadar tam olarak duran bir bölüm görenleri hem, hem de acındırmaktadır” diye bu acı olayı tarihe not düşer.
…
Uluslararası Hırsızlık (Soygun, Yağma, Çapulculuk, Dolandırıcılık) Çetesi/Örgütü
İçi bozuk kişioğlu, bırakalım öbür yöntemleri, savaş çıkarıp, ölümden, yıkımdan, kazanç sağlamadığında, hırsızlığa, soyguna, yağmaya, çapulculuğa, dolandırıya başvurur.
…
Bütün bu pislikleri, tek başına, yalnız başına yürütemeyeceğinden, kendisi gibi olanlarla işbirliğine girişir, onlarla çete, dolayısıyla, kötü anlamda, örgüt kurar.
…
Bu konuda yazıp çizen, bu açıdan yapılanları onaylamadıklarını yazıya döken, sergileyen, bugüne dek çok olmuştur. Başarılı olup olmadıklarını, gene bugüne dek, yapılan, bırakın yüzleri, binlerce savaş, gözler önüne seriyor.
…
Tanrı adına yapılan savaşlardan birini, bu gibi içi bozuklar, kandırdıkları çoluk çocuğu, genci, kutsal yerleri kurtarmaya götürecek yerde, köle olarak satmıştır.
…
Gene bu gibilerden kimisinin, Anadolu’da, çocukları bile kesip yediklerini, tiksinerek okudumsa da, doğru olup olmadığını bilemem, yanlarında olmadığım için.
…
Geçmişteki bu gibi olaylarla ilgili yapıtların titizlikle okunmasını önererek günümüze gelelim.
…
1914-1918 arasındaki, yeryüzü için yıkım olarak tanımlanabilecek, “Birinci Dünya Savaşı” yetmemiş gibi, yaklaşık yirmi yıl sonra, Türkiye, İsveç, İsviçre, İspanya gibi, akıllı davranan birkaç ülkenin katılmadığı, “İkinci Dünya Savaşı” çık(arıl)mış, yeryüzüne, acısı unutulmayacak, ikinci bir yıkıma neden olunmuştur.
…
Savaş eksik olmamakla birlikte, büyüğü çıkmamakla birlikte, kişioğlunun, ya da kötülükten başka düşünmeyen, kişi beyninin, iğrenç çıkarları uğruna, yapmadığı, başvurmadığı pislik kalmamıştır.
…
İstediği madeni işletebilmek için yakmadık orman bırakmamış, yeniden yapmak için, yakıp yıkmadık büyük yapı bırakmamış… Daha neler neler.
…
İğrenç tasarılarını gerçekleştirebilmek amacıyla, uluslararası örgüt kurarak, pek çok ülkenin başına, pis amaçlarını saklamasını, belli etmemesini bilecek, kendi buyruklarından çıkmayacak, iğrencin iğrenci, köleden de kötü, olanları yerleştirmişlerdir.
…
Başlarına geçtikleri ülkelerin toplumlarının onların bu oyunlarını sezmemeleri için her türlü yalana, dolana, gösterişe başvurmuşlardır.
…
Ancak, çok az da olsa, onların kurdukları korkunç tuzağı, ezilen toplumlar sezmeye başlamıştır.
…
Bu durum, sonlarının bir gün, er geç, geleceğinin, gelmekte olduğunun bilincine varmak, onları, daha da azgınlaştırmış, başvurmadık pislik bırakmamışlardır.
…
Nerdeyse, yaklaşık 1900 yıl önce, Tyanalı Apollon’un yaşamının sonuna doğru anlatılan olaylar yaşanmaya başlamıştır.
…
Dileğimiz, Tyanalı Apollon dönemi kötülerin başına gelen şimdikilerin de başına gelmesi!
Ey, Kendini “Dev Kertenkele” (Dinozor) Saymaya, Görmeye Başlayan, İsrail Solucanı!
– Bu yazımı, hiçbir zaman ırkçı olmamış/olmayan/olmayacak olan beni, senin, gittikçe, bütün acımasızlığıyla, kendini ortaya koymaya başlayan, davranışın zorladı.
…
-Ekmek parası kazanmak için çalışmakta olduğun Firavun Mısır’ına karşı iyilik bilmezliğine dayanarak, kekeme Musa emmiyi yalvaç (peygamber) diye ileri sürerek Tanrı’yı bile Sina Çölü’ndeki tepedeki çalının ardına indirip onunla konuşturdun, kim bilir kimin ne zaman söz verdiği belli olmayan, “Tanrı’nın söz verdiği toprak” olarak adlandırdığın “Filistin”i ele geçirmek için.
…
Babilliler seni köle yapıp götürdü, çükünün kabuğunu kesip belirgin yaptı. Burada ne var ne yok, bilgileri topladın, onların konukseverliğinden yararlanarak!
…
İranlılar seni tutsaklıktan kurtarıp Filistin’e dönmeni sağladı. Ancak şimdi, inanılmaz biçimde, kim bilir hangi tilkice, kurnazca tasarılara dayanarak, İran’ın başına geçirdiğin, sözde dincileri, gerçekte, senin kölen olarak davransalar da bombalamadığın gibi, zobar itin, kölen ABD’ye de bombalatıyorsun!
…
Ortadoğu’yu, çirkefe döndürmeyi becerdin. Irak’ı ele geçir(t)ip altını üstüne getirdin, Irak kabağını da Türkiye’nin başına patlatmayı tasarlayarak, yıllarca önce yazdığım yazıda sergilediğim gibi.
…
Suriye’nin ele geçirdiğin toprağını geri vermedin. Vermeyeceksin. Artık belli.
…
Bununla da yetinmedin, başındaki yönetimi yıkarak yerine kulun kölen olanları geçirdin.
…
O da yetmedi gözüküyor. Türkiye’yi, ya da şimdilik hiç olmazsa bir bölümünü ele geçirmeyi tasarlıyorsun, Suriye boyunca olan 500 km’lik mayın tarlasını temizlettikten sonra orasını yüzyıllığına kiralamak istediğin gibi.
…
Rusya’nın başına Ukrayna belasını sardın, Suriye’ye desteğini bıraksın diye. Onu da başardın.
…
Pek çok ülkenin başına da kulun kölen olanları yerleştirdin. Oraları da onlar aracılığıyla istediğin gibi yönetiyorsun…
…
Artık, kendini, yenilmez sanıyorsun, sayıyorsun!
…
Unutma! Hiçbir kimse, hiçbir yaratık, yenilmez, sonsuz, değildir.
…
Milyonlarca yıl önce yeryüzü ellerinde olan “Dev kertenkeleler” (dinosauri) bile bir gün yok olup gitmiş, kemikleri yeraltında kalmıştır!
…
Bir gün aynı şeyin senin de başına gelebileceğini düşün! Düşünmeye çalış, geç kalmadan!
…
YAŞ
Şimdi Kaç Yaşındasın?
Bana soruyorlar ara sıra yaşımı:
– Kaç yaşındasın?
– Otuzaltı yaşındayım.
– Nasıl olur? Dört yıl önce de aynı şeyi söylüyordun?
– Ben sizin gibi enayi miyim ileri gidecek. Herkes yaşlanırken ileri gider. Bense dört yıldır geri gidiyorum. Onun için otuz altı yaşındayım. Anladın mı şimdi ?
YAŞAM
Fark
– Seninle zengin arasındaki fark nedir?
– Benim hayatım yoksulluk içinde, zengininki ise dışında geçiyor.
Buzdolapları Bile Yokmuş
Trenle Milano’dan Venedik’e geliyordum. Aynı bölmede bir an-neyle kızı da vardı. Nereli olduğumu öğrenince Türkiye konusunda sorular sordular. Karşılık verdim ve konuşmamız epeyce sürdü. Bir aralık kadın dedi ki:
– Biz Pakistanlı bir öğrenci tanıdık. Zavallıların kimisinin evinde buzdolabı bile yokmuş.
– Ah bayan, dedim, buzdolabına varıncaya kadar bilseniz daha kim bilir neleri yoktur…
Dile Benden Ne Dilersen
Zengin bir ağa, bir adamı ödüllendirmek istemiş yaptığı işten dolayı. Ve adama sormuş:
– Dile benden ne dilersen !
– Özür dilerim ağam.
Karnım Tok Olsa
Kemerhisar’da, koyun sağmaya giden iki genç kız, çobanın oğ-una sataşmışlar. Artık ne yaptılarsa çocuk dayanamamış:
– Bana bakın, demiş, doğru durun, karnım tok olsa, sizin ikinizi de şimdi şurda yaparım…
DOĞMAK 4
Çocuk Düşürme Nasıl Önlenir?
Çocuk düşürmeyi önlemek için ne yapmak gerek biliyor musunuz? Rahime birkaç kanca taktırmalı çocuk tutunsun da düşmesin diye…
Aldırma Gönül Aldırma
Çocuk sayısı yüzünden geçim yükü omuzlarında iyice ağırlaşmış bir koca, nerden aklına geldiyse, hepimizin bildiği bir şarkıyı söylemeye başlamıştı evde :
-Aldırma gönül aldırma…
Adı “Gönül olan karısı da:
-Aldırmam, kocacığım, aldırmam…
“Yedinci de doğacak yakında…” diye girivermiş.
Soru
-Sezer’ler nasıl doğurur ?
-Sezeryanla.
Kaç Türlü Çocuk Var?
-Gündüz doğan çocuğa ne denir? Gündüzleme.
-Gece doğan çocuğa ne denir? Geceleme.
-Çabuk doğan çocuğa ne denir? Fırlama.
-Doğarken ağlayan çocuğa ne denir? Zırlama.

