DOĞMAK

Kolay değil doğmak, büyümek, yaşamak, çocuk yetiştirmek. Bunları düşününce aklıma, şair değilsem de, birkaç dize karalamak geldi.

Kolay değil dünyaya gelmek!

Hele yaşamak öyle zor ki!

Bırak da geçsin

Sıkıntısız şu günler

Kalmasın ardımızda

Hep acı dünler!

İyilik mi etmek istiyorsun

İnsanlığa?

Ne gerek öyleyse

Düşmanlığa?

Düşünemedin mi hiç

İnsanlığa en büyük iyiliğin

İnsanları yaşatmak olduğunu?

Standart

DOĞUM

Ben Ne Zaman Doğdum?

Benim doğum tarihi 1 Mayıs 1942. Ancak, fala inanmasam da, yapılış, davranış olarak pek o burca girmediğimi anlamıştım lisedeyken. Bana en uygunu akrep burcu gibi geliyordu.

Anneme sordum bir gün:

– Anne ben ne zaman doğdum?

Okuyup yazması olmadığı için her olayı başka bir olayla anımsayan annem şu karşılığı verdi:

– Patates sökümünde doğdun.

– Ne zaman sökülür patatesler? Mayısta mı?

– Mayısta olur mu güzün doğdun?

– Neden nüfus cüzdanına bir mayıs diye yazdırdınız?

– Ne bileyim ben. Baban yazdırdı. Ona sor.

O da yarım yamalak okuyup yazmasını askerlikte öğrenmişti.

– Baba dedim, niye nüfus cüzdanına bir Mayıs 1942 diye yazdırdınız?

– Oğlum, okula gideceğin sırada o tarih uygun geliyordu onu yazdırdık. Gerisini bilmem (eski nüfus cüzdanlarında doğum tarihleri birle başlayanların çoğu böyleymiş. Nüfus cüzdanı gerekince gidiyorlarmış. Nüfus memuru da hemen hepsine bir mayıs, bir nisan gibi tarihleri atıp gidiyormuş. Şimdi artık böyledir diyemeyiz).

Yeniden anneme sordum bir iki ayrıntıyı:

– Şöyle hayal meyal hatırlıyor musun? Ben doğduğumda bayram filan var mıydı?

– Vardı gibime geliyor.

Buna göre ekimin sonuna doğru doğmuş olmalıydım. Ama yılı da doğru muydu? Bunu annem babam bilemezdi. Ağabeyimin birinden öğrendiğime göre yılın 1941 olabileceği kesinleşti. Yani doğum tarihini sonradan ortaya çıkarabildim.

İtalya’da ve başka ülkelerde soranlara, şaka olsun diye:

– Patates sökümünde doğdum! Deyince önce basıyorlar kahkahayı, sonra:

– Ne demek oluyor? Diye sormadan edemiyorlar.

– Eee, diyorum, bizde böyle hatırlanır doğum ve ölüm tarihleri.

Ya Nasıl Doğdum?

İnsanoğlu her şeyi merak eder. Nasıl doğduğunu, ne zaman doğduğunu, bebekken neler yaptığını… Büyüdükçe gerisini kendisi de bildiği için pek sormaz.

Ben de anneme sordum küçükken:

– Anne beni nasıl doğurdun?

– Oğlum, akşama kadar halı dokudum. Akşam seni doğurdum.

– Sonra?

– Biraz sonra sen çok hastalandın. Doktor da yoktu. Bir odaya koyduk. Gidip gelip bakıyorduk ölsün de gömüverelim diye ama ölmedin.

– Başka bir zaman gene çok hastalandın. Yazıda, koyundaydım. Seni sarhanağa123 sararak kurtardım…

Kimisine şaka gibi gelir ama gerçek buymuş. Demek ki yaşayacakmışım biraz ki bütün bunlara karşın ölmemişim ve bu yaşa gelmişim.

  1. Sarhanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3544), Sucuk doldurulan barsak (BAHÇELİ-BOR-NİĞDE). ↩︎
  2. Sarkanak: (Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, s. 3548) … ↩︎
  3. İşkembenin bir parçası, şirden. ↩︎
Standart

Bizim Köydeki Ay

Kemerhisarlı’nın birisi, hiç Kemerhisar’dan dışarı çıkmamış, dünyayı yalnızca orası sanan anasıyla Adana’ya gitmiş. Hava da sıcak olduğu için gece otele ne gerek var. Yatıvermişler açıkta bir yere. Kadıncağız göğe bakıyormuş :

– Oğlum, demiş, bu ay bizim köydeki ay mı ?

– He ana hee….

GÖK – UZAY

Halley Kuyruklu Yıldızı

Halley kuyruklu yıldızı da geldi gitti. 1986’da yaşayanların çoğu gözle olmasa da çağımızın teknik araçları sayesinde onu görme mutluluğuna erişti.

Gene eskiden olduğu gibi korkanlar oldu. Kimi olayları, sanki önceden olmuyormuş gibi, onun yüzünden oldu diyenler de çıktı. Neyse ki 1453 yılında Türkler İstanbul’u aldıktan sonra söyledikleri gibi Türklerle ilgili kötü bir şey pek söylenmedi Halley’e bakılarak.

Ve 1986 yılında benim, kuyruklu yılan hikâyesine dönüp onbir yıldır üstünde çalıştığım “İtalyanca-Türkçe Büyük Öğretici Sözlük çıktı.

Onun önsözünde bu olaya değinmeden edemedim. Nasıl olsa ikinci bir kez bu kuyruklu yıldızın gelip geçtiğini göremiyecektim.

Ayrıca 1985-86 öğretim yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme” adlı romanını da okuttum derslerde.

Bildiğiniz gibi bu geçişin getirdiği yenilik oldu. Halley’in yaklaşıp dönüşünü izleyen Alman bilginler onun başının “Patates” biçiminde olduğunu ortaya çıkardılar. Dolayısıyla Halley’in de ne başlı olduğunu öğrenmiş olduk.

Ama neden Halley “patates başlı çıktı biliyor musunuz? Almanlar bulduğu için. Söylendiğine göre, ilk kez görülen bir şeyi, insanoğlu, genellikle çevresinde en çok gördüğü araca, ürüne vs.’ye benzetirmiş. Almanlar da çok patates yediklerinden başka neye benzetebilirlerdi ki? Ya İtalyanlar ortaya çıkarsaydı neye benzetirlerdi? Kuşkusuz “makarna”ya. Öteki uluslardan ben bildiğim kadarını söyleyeyim, gerisini siz sürdürün. Araplar, “deve’ye, İspanyollar “boğa”ya, Holandalılar “peynir”e, Amerikalılar “kovboy”a, Hindistanlılar “ineğe”, Ruslar “ayı”ya…..Ya Türkler ? Bizim en çok yediğimiz, sık sık gördüğümüz neydi? Yurtdışında yıllardır bulunduğum için ben yanılırsam, siz sonra düzeltirsiniz. Bence “kuru fasulye”ye. O da çok pahalanmış dediler. Artık siz bulun ötekini.

Gökten Başımıza Ne Yağar

Uzaya gidip geliyorlar ya pek de her zaman uğur getirecek değil bu yolculuklar. Başka bir yerde sözünü edeceğim gibi, Amerika-lılar (belki sonra da Ruslar), ayda marul, hıyar yetiştirmeyi düşünmüşler bir aralık. Toprağın durumuna bakıp başka şeyler de yetiştirmeye kalkabilirler. Sonra bu iş gide gide öteki gezegen ve uydulara da yayılır….

Ya biz ne yapacağız? “Vay başımıza düşenler…” diye bağırmaktan başka ne yapabiliriz ki beklemediğimiz bir anda gökten tepemize şimdilik “marul, hıyar” düştüğünde.

Aman dua edelim de uzaydaki topraklarda ağır şeyler yetişmesin. Değilse yandığımız gündür….

(Gök-Uzay Serisinin devamı haftaya)

Standart

Beş Kuruşa Bu Kadar Ölünür

Kemerhisar’ın tatlı delilerinden birisinin en belirgin özelliklerinden biri de “para karşılığında belli bir süre ölme”siydi.

 Huyunu bildiğimiz için, arasıra, kendisine bu işi yaptırırdık.

Parayı alır, yere uzanır, kımıldamadan dururdu.

Soluk alıp verdiğini bile sezemezdik. Gerçekten ölüp ölmediğini anlamak için iğne bile batırsak hiç aldırmazdı.

Bir gün kendisine beş kuruş verip ölmesini istedik. Aldı beş kuruşu. Cebine koydu. Uzandı yere. Biz gene iğneyle yokladık ölüp ölmediğini anlamak için. Her zamanki gibi ölmüştü.

Ancak, çabuk dirilince:

-Böyle olmadı! Niye çabuk kalktın? diye sorduğumuzda şu karşılığı verdi:

-Arkadaş, beş kuruşa bu kadar ölünür. Ver biraz daha çok para, ben de daha çok öleyim!

Gerçekten de parayı arttırdıkça, ölüm süresi de uzuyordu.

(Asım Tanış. İtalya’dan Eğitici Fıkralar, İlginç Anılar. İstanbul. 1991.)

Standart

                AVRUPA MALI


Getir
Avrupa’dan getir
Ne varsa bana!

Düşünme parasını!
Geldiğinde veririm sana!

Biraz tırnak boyası
Elime ayağıma!
Biraz da göz boyası!

Unutma sakın
Dudak boyasını!
Yağlı olsun!

Kaşıma gözüme sürmeler!
Daha neler neler...
Saç boyası saç...
Akları karartan
Karaları ağartan...

Gözaltı mı neydi?
Unutma aman!
Onun da altı varmış
Sakın unutma!

Kaşım gözüm kirpiğim
Bunlarsız ben kirpiyim.

Gözüme de dokunma camı.
Ay “kontak lens” diyemiyorum,
Kızarsın diye.

Nerem kaldı başka?
Şekerim?
Manikür, pedikür...
Gelince paranı vermezsem
Vallahi de billahi de
Yüzüme tükür!

Kaşaltı, gözaltı.
Kirpikaltı da var canım.
Ya götaltına ne demeli?

Birkaç kutu da koku giderenden
Olsun, e mi?
Koltuk altlarına...
Dudak aralarına...

Çeşit çeşit varmış
Onlardan
Kokan yerlere göre...
Özene bezene yapmışlar
Gavur oğlu gavurlar...


Aman unutma sakın!

Standart

Avrupa’lı Sevgili

-Eee, anlat bakalım… Geçmiş sevgililerini!

-Ah o Salvatore yok mu?

-Kim(miş) bu Salvatore (Kurtarıcı)?

-Kim olacak? Benim ilk sevgilim.

-Bah hele … Demek ki ben senin ilk sevgilin değilim?

-Ne bakı ……… Sen de ……..!

-Ne yaptınız Salvatore ile?

-Ne yapacağız? Sarıldı, öptü, kuytu yerlerde………

-Sonra?

-Sonra ……İşte şey etti ………….

-Ne etti? Orana burana mı elledi?

-Elledi ya…………..

-Bak şu gavurun Salvatore’sine ……. Sen de onun orasına burasına elledin mi?

-Elledim ya! Ben de elledim. Bizde eşitlik var. Kadın erkek eşitliği. Elleme eşitliği.

-Kadınla erkek eşittir senin anlıyacağın. Birisi elledi mi öteki(si) de eller. Yani elleştiniz……..

-Elleştik… Ayaklaştık… Sonra olan oldu ………….

-Sonra oğlan mı oldu?

-Yok canım. Ne oğlanı! Olan oldu diyorum.

-Yani senin kazan delindi mi?

-Delinmedik ne kazan kaldı ne tencere!

-Niye beni çağırmadın?

-Seni tanımıyordum ki daha. Sonra seni çağırıp da ne yapacaktım? Onun yaptığını sen mi yapacaktın bana?

-Yok canım. Onu demek istemiyordum. “-Ulan!” derdim o Salvatore’ye, “bak ulan, böyle haltlar bizde yenmez. Ayıp değil mi sana? Şimdi bunun kazanı ne işe yarayacak? Bizde olsa yapamazdın bunu ……….

-Yani sizde yapılmaz mı böyle şeyler?

-Yapılmaz ya!…….. Kolay mı?

-Yani sizde herkesin kazanı sağlam mı?

-Sağlam! Hem de nasıl! Üstelik kalaylıdır da! Pırıl pırıl. Sizinkiler gibi yangın geçirmiş çayırdaki tandıra hiç benzemez……..

-Bizimkiler yanaştırmaz bile. Kendisi istese de yakınları yanaştırmaz adamı. Bizimkilerinki kilitlidir. Anahtarını da evlenmeyince vermezler.

-Nasıl tanırsınız birbirinizi? Bizim gibi önceden birbirinizi iyice tanıyıp evlenmez misiniz, içini dışını görerek, Kemerhisar deyişiyle?

-Nerdee? Bir kızla arkadaşlık olmaz da! Evlenmek istersen, oturduğu sokaktan başlayacaksın. Önce kapı dışındakileri memnun edeceksin. Ondan sonra kapı önündekileri. Köpek filan varsa ona da sevdiği yiyeceklerden getirip vermezsen seni evden içeri sokmaz. Bunu da aştın mı kardeşler çıkar karşına. Neyle sevinirlerse onları da sevindireceksin. Ne de olsa kardeşlik hakları vardır. Ardından babaya babalık, anaya analık hakkı tanıyacaksın. Onların da gönlünü ettin mi gerekeni sana yaptırıp, düğünü ettirirler ve anahtarı eline verirler. Anladın mı şimdi bu işlerin nasıl olduğunu?

-Anladım anlamaya ama sizde amma da zormuş! Bizler kolay ve ucuza gidiyormuşuz!

-Öyle. Ne de olsa bizler geri kalmış, gelişmekte olan ülkelerdeniz. Sizlerse uygarlık düzeni yüksek ülkelerden. Bunun için koşturup duruyoruz peşinizden sizlere yetişmek için ya……….

-Bizde var ya… kazanı sağlam  bir şu karşıda gördüğün kadın heykeli var. Başkası zor bulunur……..

-Hep o gavurun Salvatore’si yüzünden mi bu?

-Hep onun, onun gibilerin yüzünden.

-Sizde hiç mi suç yok?

-Yok, yok! Bizde yok! Bize kalsa yapmayız böyle şeyleri…..

-Dinle, bak! Şimdi sana bir öykü anlatayım bitirmek için…….

-Askerlerin bulunduğu bir kentte, bi kadın komutana çıkmış. Erlerden birisinin kızıyla o işi yaptığını söyleyip cezalandırılmasını istemiş. Komutan da yanında duran kılıcını kadına vermiş, kendisi de kını almış.

-Haydi, bayan, demiş, elindeki kılıcı şu kına sokmaya çalış! Kadın kılıcı kına sokmaya çalışıyormuş ama komutan elini sağa sola kaydırdığı, bir türlü yerinde durmadığı için beceremiyormuş. En sonunda kadın:

-Siz, demiş, yerinizde durmazsanız, hep sağa sola mıttır mıttır dönüp durup kını kaydırırsanız kına nasıl sokarım kılıcı?

Komutan da:

-Haklısınız bayan! demiş. Kızınız da, benim gibi, sağa sola, mıttır mıttır oynatıp dursaydı, benim erinki onunkine girmezdi. başına da böyle şeyler gelmezdi!……

Standart

Tyanalı Apollon-Değişik Görüşlü Toplum


TOPLUMUN,  DOĞRU  YAŞAMAK  İÇİN,  DEĞİŞİK  GÖRÜŞLÜ BİR  UYUMA GEREKSİNİMİ  VARDIR. UYUM  İÇİNDE,  TOPLUMUN  İYİLİĞİ  İÇİN, DEĞİŞİK  DÜŞÜNCELER  DOĞACAKTIR.

İşte toplum konusundaki görüşü:

-Bir toplumu, tümüyle, akıllandırmak güçtür. Ancak, onu, yerine göre, açıkça, yerine göre sezdirmeden, düzelterek, insanların ruhuna, azar azar, ölçülü davranmayı yerleştirmek gerekir!

Toplumun, doğru yaşamak için, değişik görüşlü, bir uyuma gereksinimi vardır. Uyum içinde, toplumun iyiliği için, değişik düşünceler doğacaktır… Bununla, kendisiyle birlikte, silahlı sopalı çatışmaları da getirecek, değişik görüşleri demek istemiyorum. Uyumlu toplum yaşamının, gençleri eğitmeye, yasalara ve, konuşmada, eylemde, deneyimli kişilere gereksinimi vardır.

Bir kişinin öbüründen daha iyi bir görüş ileri sürmesi, bir kamu görevini … daha iyi yerine getirmesi, ya da çok güzel yapılar yapması gibi, kamu yararı açısından, birbirini geçmeye çalışma, yararlı bir yarışma, kamu yararına yönelik bir düşünceler bütünüdür…

Bence, herkes bildiğini ve elinden geleni yapmalı. Gerçekten de, bir kişi toplumu yönlendirmesi, bir kişi bilgeliği, bir kişi kamu yararına eliaçıklığı, birisi de sevimliliği, birisi suçlulara karşı sertliği ve ödün vermez davranışı, birisi de her türlü kuşkunun üstünde güvenilirliği ile beğeniliyorsa, toplum, eksiksiz bir dirlik içinde yaşar, daha doğrusu ayakta durur…

Şu gemide çalışanlara bakın: Kimileri kürek çekiyor, kimileri demir atıyor ya da alıyor, kimisi yelkenleri açıyor, kimisi geminin önünde ve ardında duruyor. Ancak, onlardan bir teki bile yaptığı işi bırakacak ya da denizcilik sanatının kurallarına aykırı davranacak olursa, onların deniz yolculuğu bir felakete dönüşür ve hepsi kendisini bir fırtına içinde bulur. Böyle değil de, birbirinden daha kötü gözükmemek ve dolayısıyla birbirini geçmek için yarış edecek olurlarsa, bu gemi, varmak istediği limana ulaşacak, her zaman rahat ve iyi bir yolculuk yapacaktır…

Standart

İLAÇLARIN  DİLİ ya da ANLADIYSAM  FRANSIZ  OLAYIM  2 (*)

hipnoz: uyutma, uyku verme.

hipo….: düşük, alçak; (hipotansiyon: düşük tansiyon/kanbasıncı).

inhibe etmek: önlemek, engellemek, geçirmemek.

insomni: uyuyamama, uykusuzluk.

intra…..: …. arasın(d)a(n); (intravenöz: damardan, damara).

……it: (sonuna geldiği sözcükle ilgili hastalığı gösterir; örnek: gastrit: mide hastalığı/yangısı;

apandisit: körbarsak hastalığı/yangısı).

jinekoloji: kadın (hastalıkları) doktorluğu.

kardiyo ………: yürek (kalb)  ….(s)i4

karsinom: kanser (uru).

kastrasyon: iğdiş etme (edilme), bur(ul)ma.

kombinasyon: birlikte (birarada) kullan(ıl)ma.

kombine etmek: birlikte (birarada) kullanmak.

komponent: öge, parça.

konfüzyon: karışıklık, kafası karışma, bulanıklık.

konstipasyon: kabızlık, peklik, barsak tıkanması.

kontro…..: karşı …..

konvulsiyon: çarpın/tı  (-ma, -ış), titreme, çırpınma, debelenme.

koroner arter: yürek atardamarları.

kronik: yerleş/ik  (-miş, -ik), sürekli, sürüp gelen, süreğen.

laksatif: bağırsak(ları) yumuşatıcı, sürgün ilacı.

lezyon: ezik, yara.

libido: cinsel istek, kösnü, şehvet; (libido azalması: cinsel istek azalması).

lokal: yerel, bölgesel.

lumbago: bel, böğür…..

malarya: sıtma.

mental: akıl  ….(s)i4.

migren: yarım başağrısı.

mikotik: mantar(lar)ın yaptığı, mantar   …(s)i4.

miyalji: kas ağrısı.

multipl: kat(layan).

narkotik: uyuşturucu, uyutma (uyuşturma)  …(s)i4.

narkoz: uyuştur(ul)ma, uyuşukluk, uyutulma.

nevr….: sinir …..

nöro….: sinir ….(s)i4; (nörodermatit: sinirsel deri hastalığı).

nörolog: sinir (hastalıkları) doktoru.

obstruktif: tıkayıcı, tıkayan.

odonto….: diş  ….(s)i4.

odontoloji: dişbilimi.

oral: ağızdan, ağız  …(s)i4; (oral preparat: ağızdan alınan ilaç).

osteo….: kemik  ….(s)i4; (osteoporoz: kemik erimesi/delinmesi).

özofok: yemekborusu.

ödem: yangısız (hastalıksız) şiş.

paralitik: inme (felç)  ….(s)i4, inmeli, kötürüm.

parenteral: ağız dışı (yoldan) verilen.

patojen: hastalık yapan.

pediyatri: çocuk (hastalıkları) doktorluğu (bölümü).

pelegra: mısır (darı) hastalığı.

perforasyon: delinme.

periferik: çevre (dolay)  ….(s)i4.

permeabilite: geçirgenlik.

post…..:  …. sonrası.

potansiyalize etmek: güçlendirmek.

pre….: …. öncesi, ön………..

profilaksi: hastalıktan korunma.

pruritus: kaşıntı.

psikiyatri: ruh hekimliği (doktorluğu) (bölümü).

psişik: ruhsal.

reaksiyon: tepki.

reflu: geri (ters) akma.

renal: böbrek  ….(s)i4.

rino….: burun  ….(s)i4.

sensivite: duyarlılık.

sedatif: yatıştırıcı, sakinleştirici.

sekresyon: salgı.

semptom: belirti.

sendrom: belirtiler.

sirküle eden: dolaşan; (sirküle etmek: dolaşmak).

siyatalji: kalça (siniri) ağrısı.

siyatik: kalça siniri.

somnolans: uykusu gelme.

spesifik: belirgin, kesin.

stabilize etmek: ilerletmemek.

stoma….: mide …..

supportif: destekleyici.

stimülasyon: dürtü(kleme), uyarı, isteklen(dir)me, aç(ıl)ma.

sür….: …üstü, aşırı ….; (sürrenal; böbreküstü; sürdozaj: ölçüyü aşma).

tablet: sıkıt.

tansiyon: kan basıncı; (hipertansiyon: yüksek tansiyon/kanbasıncı).

taşikardi: yürek çarpıntısı, çarpıntı, yürek atışının hızlanması, hızlı yürek atması.

tendinit: sinir yangısı (hastalığı).

terapötik: iyileştirici, tedavi edici, tedavi etme  ….(s)i4.

tinnitus: çınlama, kulak çınlaması.

toksik: zehirleyici.

toksisite: zehirlenme, zehirlilik.

tolerans: kaldırabilme, kullanabilme.

tolere etmek: kaldırabilmek, kullanabilmek.

tonik: güçlendirici.

tonsilit: bademcik yangısı (hastalığı).

total: tüm, bütün.

trankilizan: yatıştırıcı.

trans….: …. arasın(d)a(n).

travm: yara, ezik; sarsıntı, örselenme.

travmatik: yara (sarsıntı)  ….(s)i4.

uterus: döl/yolu (-yatağı), rahim.

ülser: yara, deşik.

üroloji: bevliye, idrar yolları (hastalıkları) bilimi.

ürtiker: kurdeşen.

vagotoni: yavaşlat/ma  (-ıcılık).

vazokonstriktor: damar daralt/ıcı  (-an).

Yardımcı olabildiysek ne mutlu bize! Gelecek yazımızda buluşmak üzere, hoşça kalın!

(*) Bu yazımızı, ilaç dilinin sözcüklerini anlamadan ölüp, anlayabilme mutluluğuna erişemeden, öbür dünyaya göç edenlere adıyoruz. 

Standart

İLAÇLARIN  DİLİ ya da ANLADIYSAM  FRANSIZ  OLAYIM  (*)

1. Bölüm

(Bugün de güncelliğini, geçerliliğini yitirmediğinden, 1997 yılında “Yeşil Bor” gazetesinde çıkan yazımı yeniden vermek yararlı olur düşüncesindeyim.)

Kaç kişi, bir ilacı aldıktan sonra, kutunun içindeki ilaçla ilgili yazıyı okuyunca ne demek istediğini anlayabilmiştir? Çoğu kez sanki o yazının anlaşılmaması için elden gelen yapılmış gibidir.

Ara sıra bu konuyu kimi tanıdık doktorlarla da konuşup tartıştık. Hemen hepsi o yazılarda kullanılan ve anlaşılmayan sözcüklerin tıp terimleri olduğunu, değiştirilemeyeceğini, doktorların anladığını, bunun da yeterli olduğunu savunmuşlardır.

O yazılar doktorlar içinse, yazının başına, “Bu yazı ve içindekiler yalnızca doktorlar içindir. İlacı satın alan, sizin gibi, halktan kişiler anla(ya)maz, anlamasına da gerek yoktur! Anlayıp da ne yapacak?” diye bir uyarı konmalı. Böylece, kimse de, bunca para verip aldığı o ilacın ne olduğunu, neye yaradığını anlayabilmek ya da anlamamak için boş yere kafa patlatmaz.

Şimdi gelelim işin gerçeğine:

-1) İlaç kutularının içine, ilaçla ilgili olarak konan bilgi kağıdı, yalnızca doktorlar için değil, o ilacı satın alan herkesin okuması içindir. Çünkü, içinde, ilacın özellikleri, nitelikleri, yanında, kullanılışıyla ilgili bilgiler de verilmektedir. İlaçları yalnızca doktorlar satın alıp kullanmadığına ve kullanmayacağına göre (keşke hiç hastalanmasak da ne doktor ne de ilaç yüzü görmesek, buna karşılık doktorları ve eczacıları beslesek), onların anlaması yeterli görülemez, sayılamaz.

-2) İlaçlarla ilgili olarak kullanılan ve “anlaşılmaz” sözcükleri, terimleri, salt “tıp dili” deyip kestirip atmak, işin kolay ve baştan savma yönünü ele almaktan başka bir şey değildir. Öyle olunca, neden yalnızca fransızca biçimidir de ingilizce, almanca ya da italyanca biçimi değildir? Hele hele neden türkçe biçimi değildir? Bunların, öbür dillerde olduğu gibi, türkçe biçimleri, karşılıkları da vardır. Hem de nasıl!

-3) İlaç dilinde ya da tıp terimlerinde görülen, ve, yabancı sözcükleri, terimleri kullanmakta direnme, özellikle, çoğu yabancı dillerden gelme yazıları çeviren ve türkçesi konusunda kafa yormayı kesinlikle düşünmeyen kişiler yüzünden olmaktadır. Bu konuya titizlikle eğilen pek çok az kişinin çabası sorunu şimdiye dek çözememiştir. Bu gibi çevirileri yapan kişilerin çoğu Türkçe’yi iyi bilmiyor gibi. Sanıyoruz ellerinde yeterli bir sözlük de yok. Belki olan sözlükleri alıp karıştırmıyorlar bile.Önlerine ne gelirse Fransızca’da okunduğu gibi aktarıveriyorlar Türkçe’ye, işte o kadar.

İşte, elimizde, birkaç yazıdan alınan, bir iki anlaşılmaz örnek: “Mide ve duodenum ülserlerinin patojenlerinin natojenlerinde asidite en önemli faktördür.” “Asid sekresyonu azalırsa ülser iyileşir. Özellikle noktürnal asid sekresyonu azalırsa büyük önem taşır.”  “Aktif duodonal ülseri.”  “patolojik sekresyon.”  “plasma konsantrasyonları toksit etkisi.”  “Orbital ödem konjunktival kızarması, ürtiker.”  “Sinir sistemi, psikiatrik: parestezi konfulsion, psişik bozukluklar, anksiyete, depresyon, libido azalması, halüsinasyon.”  “Gastrik asit sekresyonu” “periferik arteriyelleri dilate ederek.” “Total periferik rezistans” “refleks taşikardi”  “Kardiyak yük” “normal ve iskemik bölgelerde koroner arteriyellerin dilatasyonu… Bu dilatasyon koroner arter spazm durumlarda …” “Koroner vasokonstriksiyon.” “Sistemik hipotansiyon.” “Nöral tüp defektleri, “ “Lokal akut (primer) enflamasyonun lokal mekanizmaları.” “Otoimmün reaksiyon” “Romatizmal enflamasyon” “Damar permeabilitesi”. “Lökosit endotel etkileşimi.” “Migren tedavi profilaksisi.”…

Bunların neresine türkçe dersiniz? Hangi dile benzediğini biz pek anlayamadık. Şunu Fransızca’da okunduğu gibi değil de yazıldığı gibi yazsalar, aktarsalar, hiç olmazsa fransızca deriz. Değilse ortaya ne idiği belirsiz, sevimsiz, anlaşılmaz bir dil çıkıyor.

-4) Pek çok alanda yapıldığı gibi, özellikle Latince ve Yunanca’ya dayanan, ilaç ve tıp sözcükleri, terimleri konusunda da, şimdiye dek tümüyle gerçekleşmemiş bir türkçeleştirme yapılabilir mi? Yapılabilir. Hem de nasıl! Türkçe düşünmek, yazıdan aktardığımız yabancı dille birlikte, Türkçe’yi de iyi bilmek, şimdiye dek çıkmış, uzman kişilerce yapılmış sözcükleri kullanmak yeter.

-5) Şimdi size, birkaç ilaç kutusunun içindeki kağıtlardan gelişigüzel seçtiğimiz kimi sözcükleri ve türkçe karşılıklarını veriyoruz abece sırasına koyarak. Bu karşılıkları, o yazıları yazanların da bildiklerinden kuşkumuz yok. Ya da bilmeleri gerekirdi. (Bu sözcüklerin nasıl oluştuklarını burda açıklamaya gerek görmüyoruz. Ayrıca, bu yazımızda, yalnızca Fransızca’dan, olduğu gibi aktarılan sözcükler ele alınacaktır. Fırsat buldukça, ilerde, başka sözcüklere de değinilecektir.)

absorbe: emil/miş (-en), sorul/muş (-an).

absorbe edilmek: emilmek, sorulmak, içine çekilmek.

absorbe etmek: emmek, sormak, içine çekmek.

absorbsiyon: em(il)me, sor(ul)ma, içine çek(il)me.

afinite: benzerlik.

ajan: etken.

ajitasyon: tedirginlik, heyecan, kafası karışma.

aktif: etkin, etkili.

aktivite: etki(nlik), çalışma.

akut: ağır.

alji: ağrı; (miyalji: kas ağrısı).

allerji: (vücutta görülen kızartı, kızarma, kabartı vs. gibi) tepki.

allerjik: tepki yapan (gösteren).

alopesi: kıl (saç) dökülmesi, kılsızlık.

analjezi: ağrı(yı) kesme (durdurma).

analjezik: ağrı(yı) kes/en  (-ici) (durdur/an, -ucu).

anestezi: bayıltma, uyutma.

anestezik: bayıltıcı, uyuşturucu.

anksiyete: sıkıntı, iç sıkıntısı, yürek darlığı.

anomali: düzensizlik.

anoreksi: yemeden (yemekten) kesilme, yemek isteksizliği.

anti….: …(y)e2 karşı,  ……… önleyici (kesici).

antiallerjik: tepki (allerji) önleyici, tepkiye (allerjiye) karşı.

antiemetik: kusmayı önle/yici (-yen) (durduran), kusturmayan.

antienflamatuar: yangı önleyici, iyileştirici.

antihipertansif: yüksek tansiyon (kanbasıncı) önleyici.

antikoagulan: pıhtılaşmayı önle/yici (-yen).

antipiretik: ateş düşürücü.

antiprüritik: kaşıntı ilacı, kaşın/tıya  (-maya) karşı kullanılan, kaşıntı önleyici, kaşıntı (kaşınma)…(s)i4.

anti(hi)staminik: damar daraltıcı.

aroma: (güzel) koku.

arter: atardamar.

asteni: güçsüzlük, yetersizlik, güçten düşme, kırıklık.

dental problem: diş sorunu.

depo edilmek: toplanmak, birik(tiril)mek, yığılmak.

depo etmek: toplamak, biriktirmek, yığmak.

depresyon: çöküntü.

dermat/it  (-oz): deri hastalığı.

dilatasyon: genişle(t)me.

dilate: genişlemiş; (- olmak) genişlemek.

dismenore: düzensiz aybaşı, aybaşı düzensizliği.

diüretik: işetici, çiş artırıcı (getirici).

diyabet: şeker (hastalığı).

diyare: sürgün, ishal.

doz: ölçü, ölçek.

dozaj: ölçü(yü) ayarlama (saptama); (sürdozaj: ölçüyü aşma, aşırı ilaç alma/kullanma).

duodenum: onikiparmak bağırsağı.

eliminasyon: at(ıl)ma, ele(n)me.

emülsiyon: çözelti.

endikasyon: kullanıldığı (kullanılması öğütlenen) yer: (kontroendikasyon: kullanılmadığı yer).

endike: kullanılır; (kontroendike: kullanılmaz).

endo…..: iç ….., içten ….., …. içinden,   ….d2e2n.

enfeksiyon: (mikroplu) hastalık.

enflamasyon: yangı, hastalanma.

enflamatuvar: yangılı, hastalanmış.

epigastrik: mide ağzı (üst karın bölgesi)  ….(s)i4.

epilepsi: sara, yilbik, tutarık.

ereksiyon: kalkma, sertelme.

eritrosit: alyuvar.

erüpsiyon: kabarık, uçuk(lama).

faktör: etken.

farmakoloji: eczacılık, ilaçbilim(i).

farmakolojik: ilaç (eczacılık/ilaçbilim) ….(s)i4.

fertilite: doğurganlık, verimlilik, üretkenlik.

fetus: dölüt, ana karnındaki çocuk.

fonksiyon: görev, işlev.

fotosensitif: ışığa (karşı) duyarlı.

gastro: mide, karın …..

gastrik: mide (karın) …..(s)i4;  (gastrik ülser: mide yarası, midede yara).

gastintentestinal: mide-barsak  ….(s)i4……….

gut: damla (hastalığı).

hallusinasyon: birşeyler görür gibi olma, sanrılama.

hematuri: kan işeme.

hepatik: karaciğer  (karabağır)  ….(s)i4.

hepatit: sarılık.

hiper: yüksek, aşırı; (hiperasidite: aşırı ekşime; hipersensivite: aşırı duyarlılık; hipertansiyon: yüksek tansiyon/kan basıncı).

hipnotik: uyutucu, uyku veren, uyutma  ….(s)i4.

Devamı haftaya…

(*) Bu yazımızı, ilaç dilinin sözcüklerini anlamadan ölüp, anlayabilme mutluluğuna erişemeden, öbür dünyaya göç edenlere adıyoruz. 

Standart

Çukurova’nın Büyükbaşlara Uğur Getirmeyen Irmakları

-1) M.Ö. 333 yılında Çukurova’ya inen Büyük İskender, bir ırmağın (Cidno)  (Tarsus Çayı’nın) buz gibi sularında yıkandığı için ağır hastalanmış, az kalsın ölecekmiş. 

İskender’in Çukurova’da uzunca süre kalmasını Dario onun korktuğundan böyle yaptığını sanmış.

Oysa bu onun bir hastalığı nedeniyle olmuştur.

Nerdeyse bir öykü sayılabilecek bu olayla ilgili olarak, bir kaynaktan (Plutarco, Koşut Yaşamlar, İskender ve Sezar, Milano, 2012) aşağıdaki satırları aktarıyorum:

Kimisine göre bu çok yorulduğundan, kimisine göre ise, Cidno ırmağının buz gibi sularında yıkandığı için ortaya çıkmıştır.

Doktorların hiçbirisi onu iyileştirmeye girişemiyordu, hastalığın hiçbir ilaçla iyileşemiyeceğini, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandığında, Makedonya’lıların kendilerini suçlayacağından korkuyorlardı.

Oysa (İskender’in doktoru olduğu gibi, çocukluk arkadaşı, Acarnaia’lı, Filippo (İskender’in arkadaşlarına ne denli güvendiğini göstermek amacıyla, yazar Plutarco bu olaydan sözetmiştir): 

O hastanın durumunun ağır olduğunu görüyordu ve, aralarındaki arkadaşlığa güvenerek kendisini başka çözüm olmadığından tehlikeye atıp, o durumdaki İskender’in yardımına koşmamanın yerinde olmadığını görerek, bir ilaç hazırladı ve İskender’i, savaş(abilmek)  için  bunu  içmesi  gerektiğine inandırdı.

Bu arada, Parmenione, cepheden (savaş alanından), İskender’e şunları içeren bir mektup gönderdi: Filippo konusunda kendine dikkat etmesi konusunda uyarıp şöyle diyordu:

Dario İskender’i öldürürse kendisine büyük armağanlar ve kızını da eş olarak vereceğine söz vermişti.


İskender mektubu okudu ve onu arkadaşlarından kimseye göstermeksizin yastığı altına koydu.

Filippo arkadaşlarıyla, bir  tasta ilacı getirince, İskender ona mektubu uzattı ve hiç kuşkulanmaksızın ilacı içti.

Ortada, ancak, bir tiyatroda görülecek, bir durum vardı: birisi mektubu okuyordu, öbürü ise ilacı  içiyordu; sonra birbirine bakıştılar ama aynı biçimde değil: dingin rahatlamış yüzü Filippo’ya olan sevgisini ve güvenini gösteriyordu:

Filippo ise kendisiyle ilgili bu suçlamadan dolayı öfkeden kuduruyor, bir  yandan, tanrılardan yardım diliyor, ellerini göğe kaldırıyor, bir yandan, yatağın üstüne kıvrılıp düşüyor, bir yandan da İskender’e korkmamasını, kendisine güvenmesini söylüyordu.

Bu arada ilaç, ilk anda, İskender’in gövdesini etkiledi, onun yaşam gücünü iyice kesti, öyle ki, sesi kısıldı, saçma sapan konuşmaya başladı, duyuları gerçekten sezilmez duruma geldi;

ama Filippo çarçabuk onu yaşama döndürdü ve İskender’in gücü yerine gelip Makedonya’lıların karşısına çıktı; bunlar onu görmedikçe üzüntüden kurtulamamışlardı.


-2) (A.İ.Beyhan, Tuana-Tuwana-Tyana, Ankara, Ağustos, 2005, s.66)

Halife Me’mun Tyana’da son durumu gördükten sonra Arabistan’a dönerken kardeşi Mu’tesim’le(Mutaasım’la), Toroslar’daki Şeker Pınarı’nda mola vererek eğleşmiştir. 

Ayaklarını dinlendirmek için soğuk suya sarkıtmıştır.

Canı taze meyve istemiş, postacısı hazırda olan iki sele  taze hurmayı getirmiştir.

Halife suyun içinde soğutulan hurmadan kardeşiyle birlikte çokça yemiş, üzerine buz gibi sudan kana kana içmiştir.

Ama az sonra rahatsızlanmış, ateşi yükselmiş, felç olup ölmüştür. Ölüsü (Cenazesi) Kilikia’nın (Çukurova’nın) başkenti Tarsus’a getirilip Hakman’ın evine gömülmüştür.

Standart