İLAÇLARIN  DİLİ ya da ANLADIYSAM  FRANSIZ  OLAYIM  (*)

1. Bölüm

(Bugün de güncelliğini, geçerliliğini yitirmediğinden, 1997 yılında “Yeşil Bor” gazetesinde çıkan yazımı yeniden vermek yararlı olur düşüncesindeyim.)

Kaç kişi, bir ilacı aldıktan sonra, kutunun içindeki ilaçla ilgili yazıyı okuyunca ne demek istediğini anlayabilmiştir? Çoğu kez sanki o yazının anlaşılmaması için elden gelen yapılmış gibidir.

Ara sıra bu konuyu kimi tanıdık doktorlarla da konuşup tartıştık. Hemen hepsi o yazılarda kullanılan ve anlaşılmayan sözcüklerin tıp terimleri olduğunu, değiştirilemeyeceğini, doktorların anladığını, bunun da yeterli olduğunu savunmuşlardır.

O yazılar doktorlar içinse, yazının başına, “Bu yazı ve içindekiler yalnızca doktorlar içindir. İlacı satın alan, sizin gibi, halktan kişiler anla(ya)maz, anlamasına da gerek yoktur! Anlayıp da ne yapacak?” diye bir uyarı konmalı. Böylece, kimse de, bunca para verip aldığı o ilacın ne olduğunu, neye yaradığını anlayabilmek ya da anlamamak için boş yere kafa patlatmaz.

Şimdi gelelim işin gerçeğine:

-1) İlaç kutularının içine, ilaçla ilgili olarak konan bilgi kağıdı, yalnızca doktorlar için değil, o ilacı satın alan herkesin okuması içindir. Çünkü, içinde, ilacın özellikleri, nitelikleri, yanında, kullanılışıyla ilgili bilgiler de verilmektedir. İlaçları yalnızca doktorlar satın alıp kullanmadığına ve kullanmayacağına göre (keşke hiç hastalanmasak da ne doktor ne de ilaç yüzü görmesek, buna karşılık doktorları ve eczacıları beslesek), onların anlaması yeterli görülemez, sayılamaz.

-2) İlaçlarla ilgili olarak kullanılan ve “anlaşılmaz” sözcükleri, terimleri, salt “tıp dili” deyip kestirip atmak, işin kolay ve baştan savma yönünü ele almaktan başka bir şey değildir. Öyle olunca, neden yalnızca fransızca biçimidir de ingilizce, almanca ya da italyanca biçimi değildir? Hele hele neden türkçe biçimi değildir? Bunların, öbür dillerde olduğu gibi, türkçe biçimleri, karşılıkları da vardır. Hem de nasıl!

-3) İlaç dilinde ya da tıp terimlerinde görülen, ve, yabancı sözcükleri, terimleri kullanmakta direnme, özellikle, çoğu yabancı dillerden gelme yazıları çeviren ve türkçesi konusunda kafa yormayı kesinlikle düşünmeyen kişiler yüzünden olmaktadır. Bu konuya titizlikle eğilen pek çok az kişinin çabası sorunu şimdiye dek çözememiştir. Bu gibi çevirileri yapan kişilerin çoğu Türkçe’yi iyi bilmiyor gibi. Sanıyoruz ellerinde yeterli bir sözlük de yok. Belki olan sözlükleri alıp karıştırmıyorlar bile.Önlerine ne gelirse Fransızca’da okunduğu gibi aktarıveriyorlar Türkçe’ye, işte o kadar.

İşte, elimizde, birkaç yazıdan alınan, bir iki anlaşılmaz örnek: “Mide ve duodenum ülserlerinin patojenlerinin natojenlerinde asidite en önemli faktördür.” “Asid sekresyonu azalırsa ülser iyileşir. Özellikle noktürnal asid sekresyonu azalırsa büyük önem taşır.”  “Aktif duodonal ülseri.”  “patolojik sekresyon.”  “plasma konsantrasyonları toksit etkisi.”  “Orbital ödem konjunktival kızarması, ürtiker.”  “Sinir sistemi, psikiatrik: parestezi konfulsion, psişik bozukluklar, anksiyete, depresyon, libido azalması, halüsinasyon.”  “Gastrik asit sekresyonu” “periferik arteriyelleri dilate ederek.” “Total periferik rezistans” “refleks taşikardi”  “Kardiyak yük” “normal ve iskemik bölgelerde koroner arteriyellerin dilatasyonu… Bu dilatasyon koroner arter spazm durumlarda …” “Koroner vasokonstriksiyon.” “Sistemik hipotansiyon.” “Nöral tüp defektleri, “ “Lokal akut (primer) enflamasyonun lokal mekanizmaları.” “Otoimmün reaksiyon” “Romatizmal enflamasyon” “Damar permeabilitesi”. “Lökosit endotel etkileşimi.” “Migren tedavi profilaksisi.”…

Bunların neresine türkçe dersiniz? Hangi dile benzediğini biz pek anlayamadık. Şunu Fransızca’da okunduğu gibi değil de yazıldığı gibi yazsalar, aktarsalar, hiç olmazsa fransızca deriz. Değilse ortaya ne idiği belirsiz, sevimsiz, anlaşılmaz bir dil çıkıyor.

-4) Pek çok alanda yapıldığı gibi, özellikle Latince ve Yunanca’ya dayanan, ilaç ve tıp sözcükleri, terimleri konusunda da, şimdiye dek tümüyle gerçekleşmemiş bir türkçeleştirme yapılabilir mi? Yapılabilir. Hem de nasıl! Türkçe düşünmek, yazıdan aktardığımız yabancı dille birlikte, Türkçe’yi de iyi bilmek, şimdiye dek çıkmış, uzman kişilerce yapılmış sözcükleri kullanmak yeter.

-5) Şimdi size, birkaç ilaç kutusunun içindeki kağıtlardan gelişigüzel seçtiğimiz kimi sözcükleri ve türkçe karşılıklarını veriyoruz abece sırasına koyarak. Bu karşılıkları, o yazıları yazanların da bildiklerinden kuşkumuz yok. Ya da bilmeleri gerekirdi. (Bu sözcüklerin nasıl oluştuklarını burda açıklamaya gerek görmüyoruz. Ayrıca, bu yazımızda, yalnızca Fransızca’dan, olduğu gibi aktarılan sözcükler ele alınacaktır. Fırsat buldukça, ilerde, başka sözcüklere de değinilecektir.)

absorbe: emil/miş (-en), sorul/muş (-an).

absorbe edilmek: emilmek, sorulmak, içine çekilmek.

absorbe etmek: emmek, sormak, içine çekmek.

absorbsiyon: em(il)me, sor(ul)ma, içine çek(il)me.

afinite: benzerlik.

ajan: etken.

ajitasyon: tedirginlik, heyecan, kafası karışma.

aktif: etkin, etkili.

aktivite: etki(nlik), çalışma.

akut: ağır.

alji: ağrı; (miyalji: kas ağrısı).

allerji: (vücutta görülen kızartı, kızarma, kabartı vs. gibi) tepki.

allerjik: tepki yapan (gösteren).

alopesi: kıl (saç) dökülmesi, kılsızlık.

analjezi: ağrı(yı) kesme (durdurma).

analjezik: ağrı(yı) kes/en  (-ici) (durdur/an, -ucu).

anestezi: bayıltma, uyutma.

anestezik: bayıltıcı, uyuşturucu.

anksiyete: sıkıntı, iç sıkıntısı, yürek darlığı.

anomali: düzensizlik.

anoreksi: yemeden (yemekten) kesilme, yemek isteksizliği.

anti….: …(y)e2 karşı,  ……… önleyici (kesici).

antiallerjik: tepki (allerji) önleyici, tepkiye (allerjiye) karşı.

antiemetik: kusmayı önle/yici (-yen) (durduran), kusturmayan.

antienflamatuar: yangı önleyici, iyileştirici.

antihipertansif: yüksek tansiyon (kanbasıncı) önleyici.

antikoagulan: pıhtılaşmayı önle/yici (-yen).

antipiretik: ateş düşürücü.

antiprüritik: kaşıntı ilacı, kaşın/tıya  (-maya) karşı kullanılan, kaşıntı önleyici, kaşıntı (kaşınma)…(s)i4.

anti(hi)staminik: damar daraltıcı.

aroma: (güzel) koku.

arter: atardamar.

asteni: güçsüzlük, yetersizlik, güçten düşme, kırıklık.

dental problem: diş sorunu.

depo edilmek: toplanmak, birik(tiril)mek, yığılmak.

depo etmek: toplamak, biriktirmek, yığmak.

depresyon: çöküntü.

dermat/it  (-oz): deri hastalığı.

dilatasyon: genişle(t)me.

dilate: genişlemiş; (- olmak) genişlemek.

dismenore: düzensiz aybaşı, aybaşı düzensizliği.

diüretik: işetici, çiş artırıcı (getirici).

diyabet: şeker (hastalığı).

diyare: sürgün, ishal.

doz: ölçü, ölçek.

dozaj: ölçü(yü) ayarlama (saptama); (sürdozaj: ölçüyü aşma, aşırı ilaç alma/kullanma).

duodenum: onikiparmak bağırsağı.

eliminasyon: at(ıl)ma, ele(n)me.

emülsiyon: çözelti.

endikasyon: kullanıldığı (kullanılması öğütlenen) yer: (kontroendikasyon: kullanılmadığı yer).

endike: kullanılır; (kontroendike: kullanılmaz).

endo…..: iç ….., içten ….., …. içinden,   ….d2e2n.

enfeksiyon: (mikroplu) hastalık.

enflamasyon: yangı, hastalanma.

enflamatuvar: yangılı, hastalanmış.

epigastrik: mide ağzı (üst karın bölgesi)  ….(s)i4.

epilepsi: sara, yilbik, tutarık.

ereksiyon: kalkma, sertelme.

eritrosit: alyuvar.

erüpsiyon: kabarık, uçuk(lama).

faktör: etken.

farmakoloji: eczacılık, ilaçbilim(i).

farmakolojik: ilaç (eczacılık/ilaçbilim) ….(s)i4.

fertilite: doğurganlık, verimlilik, üretkenlik.

fetus: dölüt, ana karnındaki çocuk.

fonksiyon: görev, işlev.

fotosensitif: ışığa (karşı) duyarlı.

gastro: mide, karın …..

gastrik: mide (karın) …..(s)i4;  (gastrik ülser: mide yarası, midede yara).

gastintentestinal: mide-barsak  ….(s)i4……….

gut: damla (hastalığı).

hallusinasyon: birşeyler görür gibi olma, sanrılama.

hematuri: kan işeme.

hepatik: karaciğer  (karabağır)  ….(s)i4.

hepatit: sarılık.

hiper: yüksek, aşırı; (hiperasidite: aşırı ekşime; hipersensivite: aşırı duyarlılık; hipertansiyon: yüksek tansiyon/kan basıncı).

hipnotik: uyutucu, uyku veren, uyutma  ….(s)i4.

Devamı haftaya…

(*) Bu yazımızı, ilaç dilinin sözcüklerini anlamadan ölüp, anlayabilme mutluluğuna erişemeden, öbür dünyaya göç edenlere adıyoruz. 

Standart

Çukurova’nın Büyükbaşlara Uğur Getirmeyen Irmakları

-1) M.Ö. 333 yılında Çukurova’ya inen Büyük İskender, bir ırmağın (Cidno)  (Tarsus Çayı’nın) buz gibi sularında yıkandığı için ağır hastalanmış, az kalsın ölecekmiş. 

İskender’in Çukurova’da uzunca süre kalmasını Dario onun korktuğundan böyle yaptığını sanmış.

Oysa bu onun bir hastalığı nedeniyle olmuştur.

Nerdeyse bir öykü sayılabilecek bu olayla ilgili olarak, bir kaynaktan (Plutarco, Koşut Yaşamlar, İskender ve Sezar, Milano, 2012) aşağıdaki satırları aktarıyorum:

Kimisine göre bu çok yorulduğundan, kimisine göre ise, Cidno ırmağının buz gibi sularında yıkandığı için ortaya çıkmıştır.

Doktorların hiçbirisi onu iyileştirmeye girişemiyordu, hastalığın hiçbir ilaçla iyileşemiyeceğini, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandığında, Makedonya’lıların kendilerini suçlayacağından korkuyorlardı.

Oysa (İskender’in doktoru olduğu gibi, çocukluk arkadaşı, Acarnaia’lı, Filippo (İskender’in arkadaşlarına ne denli güvendiğini göstermek amacıyla, yazar Plutarco bu olaydan sözetmiştir): 

O hastanın durumunun ağır olduğunu görüyordu ve, aralarındaki arkadaşlığa güvenerek kendisini başka çözüm olmadığından tehlikeye atıp, o durumdaki İskender’in yardımına koşmamanın yerinde olmadığını görerek, bir ilaç hazırladı ve İskender’i, savaş(abilmek)  için  bunu  içmesi  gerektiğine inandırdı.

Bu arada, Parmenione, cepheden (savaş alanından), İskender’e şunları içeren bir mektup gönderdi: Filippo konusunda kendine dikkat etmesi konusunda uyarıp şöyle diyordu:

Dario İskender’i öldürürse kendisine büyük armağanlar ve kızını da eş olarak vereceğine söz vermişti.


İskender mektubu okudu ve onu arkadaşlarından kimseye göstermeksizin yastığı altına koydu.

Filippo arkadaşlarıyla, bir  tasta ilacı getirince, İskender ona mektubu uzattı ve hiç kuşkulanmaksızın ilacı içti.

Ortada, ancak, bir tiyatroda görülecek, bir durum vardı: birisi mektubu okuyordu, öbürü ise ilacı  içiyordu; sonra birbirine bakıştılar ama aynı biçimde değil: dingin rahatlamış yüzü Filippo’ya olan sevgisini ve güvenini gösteriyordu:

Filippo ise kendisiyle ilgili bu suçlamadan dolayı öfkeden kuduruyor, bir  yandan, tanrılardan yardım diliyor, ellerini göğe kaldırıyor, bir yandan, yatağın üstüne kıvrılıp düşüyor, bir yandan da İskender’e korkmamasını, kendisine güvenmesini söylüyordu.

Bu arada ilaç, ilk anda, İskender’in gövdesini etkiledi, onun yaşam gücünü iyice kesti, öyle ki, sesi kısıldı, saçma sapan konuşmaya başladı, duyuları gerçekten sezilmez duruma geldi;

ama Filippo çarçabuk onu yaşama döndürdü ve İskender’in gücü yerine gelip Makedonya’lıların karşısına çıktı; bunlar onu görmedikçe üzüntüden kurtulamamışlardı.


-2) (A.İ.Beyhan, Tuana-Tuwana-Tyana, Ankara, Ağustos, 2005, s.66)

Halife Me’mun Tyana’da son durumu gördükten sonra Arabistan’a dönerken kardeşi Mu’tesim’le(Mutaasım’la), Toroslar’daki Şeker Pınarı’nda mola vererek eğleşmiştir. 

Ayaklarını dinlendirmek için soğuk suya sarkıtmıştır.

Canı taze meyve istemiş, postacısı hazırda olan iki sele  taze hurmayı getirmiştir.

Halife suyun içinde soğutulan hurmadan kardeşiyle birlikte çokça yemiş, üzerine buz gibi sudan kana kana içmiştir.

Ama az sonra rahatsızlanmış, ateşi yükselmiş, felç olup ölmüştür. Ölüsü (Cenazesi) Kilikia’nın (Çukurova’nın) başkenti Tarsus’a getirilip Hakman’ın evine gömülmüştür.

Standart

Bilgelik


Bilgelik

Bence, dünyada en büyük kişi, “bilgeliği akla uygun olarak ve temiz amaçlarla uygulayan”dır.

Şöyle diyordu:  “Gerçek bilgeliğin ilkeleri, diktatörlük boyunduruğu altında yaşamayı kabul   etmez!”. “Bedensel özgürlük olmadan, ruhsal özgürlük olmaz!”.

Bilgelik konusunda şunları söylemiştir: 

Bilgelik onu tanıyan her şeye korku verir ama kendisi hiçbir şeyden korkmaz!

Bilgelik gerçekse acı vermez!


Benim gibi kişide akıl, ya acı duymaz, ya da, acıya, sona ermesini buyurur!


Gerçek bilge ne bildiğini eksiksiz bilir! 


Bilge gerçeği söyler ve kimseden korkmaz çünkü bu güç onun yapısında vardır!

Gerçeği söyledim diye beni hapse attılar! Gerçeği söylemeseydim başıma daha ne gelecekti sanki?

… her türlü gerçeğe karşın, yalan suçlamalarla ölüp, diktatörlere bilge gibi görünmek fırsatını vermek, çok büyük bir beladır!


Yöneticiye:


Ey yönetici, çok kötü yöneticilerden, nasıl yönetilmemesi gerektiğini öğrenmişsindir!


Yasa sana da geçerli olsun! Varolan yasaları çiğnemezsen, akıllı bir yasacı olursun!


..Elindeki salt güç karşısında titre, çünkü, böylece, onu ölçülü kullanmayı bileceksin!…

-Erdemiyle yücelen bir kişi, demokrasiyi en iyi yönetime dönüştürür. 

Bu durumda,  tek bir kişinin yönetimi, ortak yarara yönelik olduğundan bir halk yönetimidir…. 


Yükselenleri, ilerleyenleri ortadan kaldırma!…


Tyanalı Apollon  “Diktatörler, dalkavuklar, köleler ve özgürlük”.

Diktatörlerin gücünün ölümsüz olmadığını, korku vermesi nedeniyle, herkesten çok, onların yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermiştir.  


Apollon şöyle diyordu

Özgürlük bilgenin en yüksek ereğidir. Özgürlük için ölmek yasalarda vardır … 

Yakınları, çocukları, kendine olan saygısı için ölmeyi doğa buyurur. Bütün insanlar da, doğaya kendi istekleriyle, yasaya zorunlu olarak, uyarlar

Özgürlük bilgenin en yüksek ereğidir. 

Bilgelere, kendilerini verdikleri, ülküler için ölmek yaraşır. Bu ülküleri ne yasa ne de doğa ortaya koymuştur. Onları bilgeler, ruh güçleri ve yüreklilikleri nedeniyle uygularlar! 

Çiğnendiklerinde, bu ülkülerin savunulması için, bilge, ateşe, baltaya karşı gitmeyi bilmelidir çünkü bunların hiçbirisi bilgeyi yenemeyecek, onu yalanın kıskacına alamayacak ve bilge bütün bilgisine sıkı sıkı sarılmayı bilecektir.


Vahşi hayvanlar, diktatörler!

-Vahşi hayvanların her çeşidini gördüm fakat halkın diktatör siyasal hayvan dediği bu vahşi hayvanın kaç başı olduğunu bilmiyorum.”

-Diktatörlerin köleleri gibi, öyle alçak kişiler vardır ki bunlar en sevdikleri kişileri bile, onun emrine vermeye hazırdırlar çünkü onlar, korku yaratmayan şeyden korkarlar, korkulması gerekenden korkmazlar!

Ahlaksızlar, sapıklar, sömürücüler, erdemlilere hakaret yağdıran kıskançlar, kötüleri öven dalkavuklar, muhbirler, parayla alınıp satılan iftiracılar, kötülük üstüne kötülük yığarlar…

Onların yüzünden, demokrasi, bir diktatörlüğe dönüşür!….


      –İki çeşit diktatörlük vardır:

Neron’unki gibi olan diktatörlükler, kişiyi yargılamaksızın, ölüme gönderirler! Tiberio’nunki gibi olan diktatörlükler ise, kurbanlarını mahkemeye, yargıç önüne çıkardıktan sonra, ölüme yollarlar! Bunların ikisi de uğursuzdur!… 

Benimle ilgili yargılamadan kaçınacak olsam… yeryüzünün hangi köşesinde suçsuz gözükebilirim?

Neron korkusu yüzünden, yoldaşlarının sayısı 34’ten 8’e inip felsefeyi bıraktıklarında, Apollon, şu sözleri söylemiştir: 

-Neron’a korkutma gücünü veren tanrı, bana ondan korkmama gücünü vermiştir….  

Her türlü  gerçeğe karşın, yalan suçlamalarla ölüp, diktatörlere bilge gibi görünmek fırsatını vermek, çok büyük bir beladır.

Yeryüzü diktatörünse, saklanarak yaşamak değil, açıkta ölmek daha soylu bir davranıştır!

… Kendini iyi tanıyan bilge, halkı ürküten şeylerden korkmamalıdır…. Gerçek bir insan yapısını değiştirmez, kendisini köle yaptırmaz!…

Apollon, onu ne olursa olsun, mahkum etmek isteyen, Domiziano’ya meydan okuyarak, başkalarını savunma amacıyla, kendisiyle ilgili yargılanmayı ve tehlikeyi göze alıp Roma’ya gelmiş…. Konuşmalarıyla, kendisi suçlanacak yerde, İmparator’u suçladıktan sonra, olağanüstü bir biçimde, ortadan yok olmuştur, “Bedensel özgürlük olmadan ruhsal özgürlük olmaz!” ilkesine göre. Sonradan şunları söylemiştir: 

-Diktatör, hep, kendine dalkavukluk edenlerin sözlerine kulak vermiştir. Şimdi ise, kendisini eleştireni de dinlemiştir.Bu gibi olaylar, diktatörlerin yapısını allak bullak eder, onları öfkeden kudurtur!”.

Dalkavukların sesini duymak beni tiksindirir çünkü bu ses, gereksiz ve konuşma yeteneği olmayan kişilere özgüdür!


Tanrım, iyileri tanıyayım, kötüleri tanımayayım! Kötüler de beni tanımasın!

 –Kaynaklar:

1. Vita di Apollonio di Filostrato (Filostrato’nun ‘Tyanalı Apollon’un Yaşamı’), Dario Del Corno, Milano, 1978.

2. Turchia, i luoghi delle origini cristiane (Türkiye, hıristiyanlığın doğduğu yerler), L. Padovese, A. Dalbesio, O. Granella, F. Aliani, Parma, 1978, ss.325-327).

3. Turchia Vecchia e Nuova (Eski ve Yeni Türkiye), Milano, 1965, s.21.

4. Apollonios Tyanalı (Sargon Erdem), Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, cilt.3.,ss.240-242.

5. L’Islamismo (Müslümanlık), Toufic Fahd – Alessandro Bausani, Bari, 1991.

Standart

-A) –İtalya’dan  bir istek:

-İtalya’dan bana ayakta çalan radyo getirir misin?

-Oturarak ya da çömelerek çalan radyo olsa olmaz mı? (Teyp sözcüğünün Kisasarcası.)


-B) –Örnek oğullar:

-1) -Anasından Niğde-Kemerhisar otobüs bilet parasını isteyen oğul.

-2) -Anasından, “giysin diye verdiği”, kazağı geri isteyen oğul.

-3) -Anasından ev kirasını alan oğul.

-4) Kendisini doğurup büyüten annesini dövüp evden çıktıktan sonra birileriyle kavga edip öldürülen oğul.

-Bu oğul için anası şöyle diyormuş?

-Beni dövüp çıktığın için sevineyim mi

yoksa seni doğuran ana olduğum için ağlayayım mı?


-C) –Yanlış evlilik:

Yanlış evlilik, yanlış hesap gibi yapılmışsa, nikahtan hemen sonra da döner, yıllarca sonra da!


-Ç) –Oorupalı gızların gazannarı:

-Yoorum, Oorupalı gızların gazannarı deliimiş, dooru mu?

-Dooru, aba, doğru! Köögür gibi! Heç su durmuyor.


-D) –Evlenecek kız olan ev:

-1960’lı yıllarda, bir evde evlenecek kız olduğunda, kapıya bir “gönül resmi” asarlarmış.


-E) –Evlilikte aldatmanın cezası:

-1960’lı yıllarda, Hollanda’da bir köyde, evlilikdışı ilişki kuran kadınla erkek gübre arabasına bindirilip köyün içinde dolaştırılmış.


-F) –Kadınları sünnet:

-1960’lı yıllarda bir kadın bana şunu sordu:

-Sizde kadınları sünnet ederler mi?

-Etmezler!  Niye etsinler? Bizim kadınlarınki kabuklu değil ki?  Sizinkiler kabuklu mu yoksa?

-Yok, bizimkiler de kabuksuz. Afrika’da kadınları sünnet ederlermiş diye duydum da!

-Türkiye Afrika değil ki! Anladın mı şimdi?

-Anladım.


-G) –Türk Sezarı erkek:

-Dışarda işi olan bir kadın, kocasına yemeği hazırlayıp masaya koymuş, ne olduğunu da bir kağıda yazarak.

Kocası eve gelmiş. Kağıdı okumuş. Yemeği yemiş. Sonra kağıdın altına eklemiş:

-Geldim! Gördüm! Yedim!


Standart

Kemerhisar-Tyana, Adıyaman, Mumyası

Definecilik ve defineciler.

Defineciler eskiden de varmış. İşte Tyanalı Apollon’un, yaklaşık 1900 yıl önce, bu konuda birine söyledikleri:

Senin zenginliklerin, korsanlık veya öldürücü zehirler ya da çok eskiden yaşamış kralların mezarlarındaki altın ve hazineleri yağmalamak gibi, yasadışı işlerden geliyorsa, sen, yalnızca, yargılanmakla kalmamalı, öldürülmelisin de çünkü böyle bir zenginlik, iğrenç olduğu gibi, acımasızdır da!

Şu sırada, yeryüzünde, defineciliğin en çok yapıldığı yerler, arkeolojik açıdan en zengin üç yarımada yani Anadolu (Türkiye), Yunanistan ve İtalya’dır.

Bu üç ülkeden kaçırılan eskinin değerleri zengin ülkelerdeki para babalarının, ağaların özel konaklarına ya da kimi müzelere gitmektedir.

Kaçırılan bu değerlerin kaçırıldıkları ülkelere geri getirilmesi konusunda uluslararası anlaşmalar ve yasalar vardır. Ancak, böyle de olsa, hırsızlık, dolayısıyla, suç sayılan, bu definecilik olayı sürmektedir çünkü kişinin mayasında, öbür pis işlerin yanında, bu gibi iğrenç işle de uğraşmak vardır.

Eski Mısır, mumyalarıyla da ünlüdür. Anadolu’da da, Kapadokya’da da bulunan mumyalar sergilenmektedir.

Ancak basında çıkan fotoğraflara göre, Adıyaman mumyası, bugüne dek bu biçimde korunmuş pek  az mumyadan birisidir kanısındayım.

Dileğim Tyana kenti sınırları içinde bulunan bu mumya, başka yerlerde sergilenip oralara kazanç sağlamasın, bulunduğu yere, eskinin Tyana’sı Kemerhisar’a, kazanç getirecek bir duruma getirilsin.

2002 yılında, defineciler Örenardı’nda.

Ne yazık ki, dışardan gelen defineciler, Kemerhisar içindekilerin iğrenç işbirliğiyle, bir başka kaçak kazıyı gerçekleştirmişlerdir.

Kazı bekçisinin titizlikle izlemesi ve Örenardı yakınında oturan birinin verdiği bilgiler uyarınca oraya definecilerin gelip gündüz bile kazdıkları haber alınmıştı. Kazı başkanı, Jandarma komutanı ve kazı bekçisi ile birlikte gittiğimizde, definecilerin Örenardı’nda aşağı yukarı dört metre derinliğe indikleri, bizim geleceğimizi nereden sezdilerse, kim, hangi soyu bozuk, haber verdiyse, ceketleri ve kısa kürekleri bırakarak apar topar kaçtıkları görülmüştü. Bir şey bulup bulmadıklarını bilmiyoruz. Ancak bu olayda da inanılmaz, pis ilişkilerin, işbirliklerinin olduğunu daha o zaman sezmiştim. Jandarma karakolunun bizlerden alıp tutanağa geçirdiği bilgiler uyarınca, öbürleri ortaya çıkarılmasa da, Örenardı’nın bulunduğu yerin sahibi suçlu görülüp yargılanmış, o zamanın parasıyla 5 milyar (şimdiki parayla yaklaşık 5 bin) lira cezaya çarptırılmıştır.

Adıyaman Mumyası  (Kemerhisar “Adıyaman”ı Mumyası)

İki üç gündür, Niğde İli Bor İlçesindeki kasabamız, bence yeryüzünün en eski bin kentinden birisi, eskinin/geçmişin ünlü Tyana’sı, Kemerhisar, yerinde olarak, herkesi şaşırtacak bir haberle çalkalanıyor:

Kemerhisar’ın güneydoğusundaki, 5-6 km. ötede bulunan Adıyaman, ören yerinde bulunup, definecilerle  satılmaya çalışılırken, müşteri ararken, görevlilerce ele geçirilen “mumya”.

Edindiğimiz bilgilere göre, suç ortaklarıyla birlikte yakalanıp gözaltına alındıktan sonra, basında, yalnızca adının soyadının baş harfleri (H.G.) verilen, gerçekte, bütün Kemerhisar’lının kim olduğunu hemen anladığı kişi, 2018-2019 yıllarında, benim de, yasal olarak gereken taşınmaz mal bağışı yaparak kurulmasını  sağladığım, şu sırada da üyesi olduğum “Tyana Kültür ve Turizm Vakfı”nın başkanlığını yapmış, dolayısıyla eski önemli kalıntılardan anlayan bir kişidir. Vakıfla bir iki yıldır olan yasal bir sorun yüzünden kendisiyle, şu sırada vakıf başkanı olan kişiyle birlikte, geçen yaz Ağustos ayında, Kemerhisar’daki bahçemizde görüştük. Bu görüşmeyle ilgili yazım da var. ./..

Adıyaman. (Bilge Umar’a göre, olası anlamıLuvi dilinde: “Ana Tanrıça Ülkesi Toplumu”.)

Yetkili görevlilerin incelemelerinin alacağı, bence yerinde olması gereken kararları beklerken, 2001 yılında önce “yüzey araştırması“, 2002 yılında “kazı heyeti” olarak gelmesinde önayak olduğum, “Tyana Kazı Heyeti” ile birlikte, heyetin elindeki, çok güçlü teknik araçlarla, izin verilen bütün yörede yaptığı incelemelerin-araştırmaların da yapıldığı, benim de bulunduğum, yerler arasında, “Adıyaman” da vardır. Kazı yetkilileri, burasının çok önemli olduğunu, altında çok önemli kalıntılar bulunduğunu, burada da, kazı çalışmaları yapılmasını bana söylemişlerdi. Ancak onların burayla ilgilenmesi, 2002 yılı ile sınırlanmıştı.

Adıyaman’da, yeraltında-yerüstünde bulunan kalıntılarla ilgili olarak bildiklerimi sıralamak istiyorum:

-1) Tyana konulu, bence, en geniş, en değerli, bilgi dolu, 1995-2000 yıllarında yaptıkları yüzey araştırmasının ardından, iki ciltlik bir yapıtı, 2000 yılında, almanca olarak, Almanya’da yayımlayan, iki araştırmacıdan birisi, Dietrich Berges (öbürü: Johannes Nollè), yanılmıyorsam 1980’li yıllarda, define aramak amacıyla dinamitle uçurdukları “direktaş”ın, ünlü bilge Tyana’lı Apollon’un tapınağının kalıntısı olabileceğini ileri sürmüştü. Ancak, ben bir yazımda, bunun, M.S. 220’de Filostrato’nun yazdığı “Tyanalı Apollon’un Yaşamı” adlı yapıtta verilen bilgilere göre olanaksız olduğunu nedenleriyle göstermiştim. Burada da yinelemiyorum.

Ne olursa olsun, o direktaşı uçuran iki kişi, yaptıkları uğursuz iş nedeniyle, korkunç biçimde ölmüştür. Birisinin, ağabeyiyle kavga ederken yediği çivili darbe yüzünden başı kesilmiş, öbürü indiği bir kuyuda zehirli gazdan boğularak ölmüştür.

Kemerkapı’da Kazı Çalışmaları.

Dönelim eski Tyana’mıza, burada, Kemerkapı’da yapılan kazı-araştırmalarına. Gene bir yazımda ayrıntılı olarak verdiğim gibi, kazı başkanıyla ilke olarak anlaşamadığım için 2003 yılı sonunda ayrıldığım, “Tyana  Kazı Heyeti”nin Kemerkapı’da saplanıp kalması kuşku uyandırmıştır. 

2013 yılında, kazı başkanının sağlık sorunları nedeniyle kazı yapılamamış ancak onların çalışma yapması gereken aylarda, büyük bir olasılığa göre, uluslararası bağlantılı bir defineciler takımı, nasıl olduysa, kimsenin yüz-yüzelli metre ötedeki jandarmanın bile görüp duymadığı ya da görmezlikten geldiği, görmediği biçimde, gündüzlü geceli, 40-50 kişiyle, bilgisayarla çalışmış. Kemerkapı’nın tam karşısındaki apartmanın içinden, aşağıya doğru inen 17 metrelik kuyu, toprak altında, kazı alanının altında da, 30 metrelik yol açtırmıştır. Kazılan toprak geceleri traktörle başka yere götürülmüştür. Ancak yeraltındaki sular açtıkları çukura dolmuş, birkaç kişi boğulma tehlikesi geçirmiştir.

Kazı bekçisi, gelip bana da, bütün ayrıntılarıyla anlattığı gibi, definecilerin kaçak çalışma yaptıkları apartmana girince, alta inen kuyunun başında, bilgisayarla çalışan birini görmüş. O da buna “Buyur, kısmetinin üstüne geldin. Sen de katıl!” demiştir. 

Bekçi çıkıp jandarmayı uyarmış. Ancak gelen olmamıştır. Bunun üzerine Niğde Müzesi’ne telefon açmış, orada o gün, müzenin başında bulunan görevli Niğde’deki jandarmayı arayıp durumu anlatmış. Orası da zar zor, gönülsüz telefon edip Kemerhisar jandarmasına kaçak kazı yapılan yerdeki kişileri tutuklatmış, bunlar da Bor savcılığınca “Bir daha yapmamaları koşuluyla, adam başına 1054 lira ödetilerek” salıverilmiştir.

Kaçak kazı yapan defineciler arasında birisinin adı fransız, soyadı türkmüş. 

O sıralarda, yanılmıyorsam, müze müdürü olan görevliye sorduğumda, bana apartman içindeki, aşağı inen kuyunun ağzını beton kapakla kapattırdıklarını söylemişti.

Kemerkapı’daki kazı yerinin altına, yeraltından ulaşmayı tasarlayan defineciler, neye, kimden aldıkları bilgiye dayanarak bu kaçak çalışmayı yapmışlardır, 17 metre derinliğine, 30 metre enine boyuna. Böyle bir olay  ancak düş filmlerinde, genellikle hapisanelerden kaçma girişimlerinde görülür.

Bu konuyla ilgilenen yurtsever birisine, bu kaçak kazıya karışanlardan birileri açıkça gözdağı vermişlerdir. O da, görevli olduğu için, beylik tabancasını görünecek biçimde beline takarak sevgili Kemerhisar’ımız, Tyana’mız içinde dolaşmak zorunda kalmıştır.

Bu, söz konusu yazarlık yeteneği de olan kişi, kaçak kazıları konu edinen,  “Humam’ın Gizemi” adlı, çok ilgi gören bir roman da yazmıştır.

Armutlu Bağ.

Defineciler bu kez de Armutlu Bağ’la ilgilenmeye başlamışlar.

Bu yaz, birkaç ay önce, biri genç biri orta yaşlı iki kadın bizim Kemerhisar içindeki eski evde bulunan yeğenime başvurup benim Armutlu Bağ’da arsa satın almak istediğimi söyleyerek benimle görüşmek istediklerini bildirmişler. Sonra bana geldiler. O garip isteklerinin gerçekte benimle görüşmek için bahane olduğunu belirtip şunları anlattılar:

“(Yanılmıyorsam gene)  Ankara plakalı bir arabayla gelen, elinde bilgisayar olan birisi,  bizim bir yaşlı yakınımızın  Armutlu Bağ’da oturduğu evin altında hazine olduğunu, kazmak istediklerini söyledi. 

Bu durumda  ne yapacağımızı bilemediğimiz için size sorup bilgi almak istedik… Biz kendimiz kazamaz mıyız?”

Ben de kendilerine “Bu gibi kişilere kesinlikle güvenmemelerini, sözkonusu yerde kendileri kazı yapmak isterlerse Niğde Müzesi’ne başvurmalarını, orasının kendilerine izlenecek en doğru yolu göstereceklerini…” söyledim.

Son olarak da “Yaşlı yakınlarının kesinlikle oturduğu evin altını kazdırmak istemediğini belirtip” ayrıldılar.

Uyduyla gösterme.

Bir gün Kemerhisar’daki bahçemizin önünden geçen yolda, onarım için bıraktığım arabayı almak üzere otobüs beklerken, lüks bir araba yanıma geldi. Tanıdığım (ancak kendisiyle, yaptıklarıyla ilgili olarak çok kuşkulu şeyler söylenen) birisi vardı arabada. Beni Bor’a, Sanayiye götürmeyi önerdi. Bindim arabasına.

Nereden açıldıysa, bana, Kemerhisar’da toprak altındaki arkeolojik kalıntıların nerede olduğunun uydularla saptandığını  söyledi. 

Ben bilmiyordum. Demek ki o biliyordu. Bu da onun pis işlerle uğraştığının bir göstergesiydi.

Bu olaylar şunları düşündürüyor:

-1) Definecilerin, eskinin Tyana’sı, şimdiki Kemerhisar’a iğrenç ilgisi sürüyor ve sürecektir.

-2) Bu kişinin arabasının da, yanılmıyorsam, gene Ankara plakalı olduğunun ya da olabileceğinin ortaya  çıkması çok anlamlı.

-3) Buraların, yöremizin,  görevi eskinin kalıntılarını, değerlerini korumak olan yetkilileri bu gibi durumlarda bir şeyler yapabilirler mi?

-4)  Yapabilirler. Hem de nasıl! Yeter ki istesinler!  Yaşlı olsam da yardıma hazırım. 

Standart

Muharrem Ergin’in Arap abecesi konusunda, yaklaşık, 66 yıl önce yazdıkları. (*)

Yaşımın sekseni birkaç yıldır geçtiği bu günlerde, bende bulunan yapıtları düzenlerken, elime, o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, sayın Muharrem Ergin’in “Osmanlıca Dersleri” başlıklı, 1958’de yayımladığı yapıtı, yeniden karşıma çıktı.

O zaman üstünde durup durmadığımı bilmediğim, “önsöz”ündeki “Eski Yazı” bölümünü yeniden, titizlikle gözden geçirdim.

Onun burdaki düşüncelerinin üstünde o yıllarda durdum mu bilmiyorum. Pek sanmıyorum.

Şimdi durunca ne denli sevindim bilemezsiniz. “Geç olsun güç olmasın!” diyen atasözümüzün dediği oldu.

O zamanlar da “Osmanlıca’nın artık, yalnızca, belgesel değeri olabileceğini, bu amaçla, yalnızca üniversite eğitiminde, uzmanlaşacaklara, öğretilmesi kanısında”ydım. Şimdi de aynı görüşteyim.

Gelin birlikte ele alalım onun düşüncelerini.  (**)

                                           Eski  yazı (s.2-4):

Bu yazı Türklerin kullandığı en eski yazı olmadığı gibi, Türkler eskiden bu yazıdan başka yazılar da kullanmışlardır.

Bu yazının en doğru adı “Arap harfli (imli) Türk yazısı”dır.

Türkiye Türkçesinin yeni yazısı bugünkü Latin harfli (imli) yazı, eski yazısı da Arap harfli (imli) yazıdır.

Onun için Türkiye’de genellikle bu iki yazı kısaca “yeni yazı, eski yazı” diye adlandırılır.

Türklerce başlangıçtan bugüne dek geniş ölçüde kullanılan dört abece vardır. Bunlar “Orhun abecesi, Uygur abecesi, Arap abecesi ve Latin harfli (imli) abecedir.”..

Bunlardan başka, Türklerce, “Uygur abecesinin kaynağı olan Sogd abecesi, Mani, Brahmi, Süryani, Yunan ve İslav abeceleri de kullanılmıştır. Fakat bunlar değişik dönemlerde, kısıtlı alanlarda, kısıtlı topluluklarca kullanılan abeceler olup hiçbirisi genel abeceye dönüşememiştir…

Arap harfleri (imleri) Türklerin arasına İslamlıkla birlikte girmiş, onuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına dek bin yıla yakın bir sürece kullanılmıştır…

Türkçenin gerek alan gerek zaman bakımından en çok kullanılmış genel abecesi olan bu abece, en sonunda, 1928’de Latin harflerinin (imlerinin) alınmasıyla tarihe karışmıştır.

Bu abecenin Türkiye dışındaki kimi Türk topluluklarında bugün bir parçalama ve gerilik öğesi olarak şimdi de korunmaya çalışıldığı görülmekte ise de bunun Türk yazı düzeninin gidişi yanında hiçbir değeri yoktur. Arap harfleri (imleri) Türkçe için artık çoktan tarihin malı olmuştur.

                                                            

Türklerce çok uzun süre ve geniş ölçüde kullanılmış olmakla birlikte, Arap harfleri (imleri) Türkçe için hiç de elverişli bir yazı aracı değildi.

Nedenleri:

-1)Eski yazı, Arap harfleri (imleri) sağdan sola doğru yazılır.

-2)Eski yazı daha çok el yazısıdır…

-3)Bu abecede Türkçe için bir yandan gereğinden çok bir ünsüz (sessiz) kalabalığı, öte yandan birkaç ünsüzü (sessizi) bir tek imle karşılamak gibi yetersizlikler vardı.

-4)Ünlü (sesli) imleri ise Türkçe’nin zengin sesli düzenini karşılamaktan çok uzaktı. Türkçe’nin iki veya dört ünlüsü (seslisi) için bir tek harfi olduğu düşünülürse, bu abecenin Türkçe bakımından nasıl yetersiz olduğu kolayca anlaşılır.

-5)Biçim bakımından da Arap harfleri (imleri) iyi bir yazı aracı olmaktan çok uzaktır.

-a)Harflerin (imlerin) başta, ortada ve sonda ayrı ayrı biçimlere girmeleri yüzünden  büyük bir im kalabalığı ile karşılaşılır.

-b)Birçok harflerin (imlerin) biçimleri, gövdeleri aynı olup bunlar yalnızca noktaları ile birbirinden ayrılmaktadır.

-c)Harflerin (imlerin) kimileri sondan bitişmezler. Bu yüzden sözcükler ortalarından bölünür ve yazı içinde biçim bütünlüğü taşımazlar.

-ç)Büyük harf (im), küçük harf (im) gibi, harf (im) biçimleri, dolayısıyla   belirtici öğeleri de yoktur.

-6)Bütün bunlar bir abece için eksiklik sayılırlar. Bu eksikliklerden kimileri bu abecenin gelişmiş bir abece olmadığını gösterecek kadar büyüktür.

-7)Enver Paşa döneminde bir aralık harflerin (imlerin) sözcükte ayrı ayrı yazılmasına girişilmiş ancak bu düzen tutunamamıştır.

-8)Eski yazının yazım geleneği de Türkçe’ye hiçbir zaman uygun olmamıştır. Bu, abece ile ilgili bir eksiklik olmamakla birlikte, Türkçe’ye uygun bir yazımın kurulamamış olması da, ne olursa olsun, Arap harfli (imli) yazının yararına sayılacak bir ayrıntı değildir.

-9)Gerek bu eksik, düzensiz ve gelişigüzel yazım, gerek Arap harflerinin  (imlerinin) uygunsuzluğu ve yetersizliği, Türkçe’yi yüzyıllarca yarısı yazılıp yarısı yazılmayan, yazılan bölümleri de tam anlaşılır olmayan bir dil olarak tutmuştur.

-10)Bu yüzden Türkçe’nin tarihsel gelişme sürecini izlerken büyük güçlüklerle karşılaşmaktayız.

Yukardaki düşüncelerin için çok sağol, sayın Muharrem Ergin!

(*) (Muharrem Ergin. Osmanlıca Dersleri. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 285’ten genişletilmiş ikinci baskı. İstanbul 1962. Osman Yalçın Matbaası. Divanyolu Caddesi Ersoy Han.)

(Bendeki 1962 yılı baskısından, bu yapıtı da bana “Sema Çakın” adlı bir hanım vermiş, ne zaman, nedenle artık bilmiyorum.)

(**) Yazıda kullandığı sözcüklerin kimilerini elden geldiğince Türkçe’leştiriyorum) (**)

Standart

Kiminmiş?

Kiminmiş?

Küçükken
Çalmaya giderdik
Erikleri
Arka bahçesinden
Okulun.
Biz de yiyelim derdik
Kızdırmadan
Rahibeleri.

Yakalandık bir gün.
Sormayın
Hepimiz nasıl üzgün.
“Neden çaldınız?”a 
Ne karşılık verilir?
Olsa olsa 
Bahçe Tanrı’nın denilir.
	
Anlattılar ki bize
Kesin kesin:
O Bahçe,
Tanrı’nın değil
Rahibelerin!




Güvercin

Venedik’te bir güvercin vardı.
İki durak arasında hep yem arardı.
Bulup buluşturduğu bir iki çöple de
Kendine bir yuva kurmaya bakardı.

Venedik güzel bir yer.
Fırtına çıktı mı, sanma ki, sana mısın der!
Bir değil bin yuva olsa
Hepsini alır yerle bir eder.

Orayı denedi burayı denedi kuşumuz
Sanki varmış gibi bizim suçumuz.
Geldi penceremizin kuytu yerine
Dizdi çöplerini hiç kuşkusuz.

Gene de her bakışta korkardı bizden
Yeğ tutardı uzak durmayı gözden.
Bir de baktık ki kalkamaz yerinden...
Standart

Hammurabi’nin Yasaları

(Bilgi aktardığım kaynak: Costantino Andrea De Luca, İtalyanca: yılın 365 günü için, kısa kısa, birer ilginç olay, Roma, 2019, sayfa: 42-43)

M.Ö. 1752’ye doğru Hammurabi dikilitaşına 282 yasa yazdırmış. Bu yasalar çok çeşitli konuları kapsıyormuş.   

Bu konular, “kadınlara şiddet/kötü davranma, alışveriş (alım satım) hilelerinden (oyunlarından) tutun da, boşanmadan mirasa, evlilikte karı kocanın birbirini aldatmasından yapı alanındaki sorumluluklara dek varıyormuş.

Ancak Hammurabi, yargıçlar görevlerini yerine getirmedikçe bir şeye yaramayacağının bilincindeymiş.

O dönemde de adalet (yargı) “dokunulmaz” sayılan güvenilmez bir papazlar sınıfının elindeymiş.

Hammurabi bunların yerine devlete bağlı olarak görevlerini yapan yargıçlar getirmiş.

Bunların da yasaların gerektirdiği gibi davranmaları için aşağıdaki buyruğu “dikilitaş”a yazdırmış:

“Bir olayı inceleyip karar veren bir yargıç bu kararını yazılı olarak bildirecek. Kararında kendisinden kaynaklanan bir yanlış varsa, yargıç saptadığı para cezasının on iki katını ödeyecek.

Yargıçlıktan atıldığı kamuya duyurulacak. Bir daha da yargıçlık yapamayacak.”

Onun bu gibi yasaları Babil krallığına en parlak dönemini yaşatmıştır.

İnternette Hammurabi ve yaptıklarıyla, dolayısıyla yasalarıyla ilgili, dilimizde de, çok bilgi var.

Ancak bunlar arasında benim aktardığım ayrıntıyı göremedim.

Biz ortaokul ve lisede okurken de Hammurabi ve yasalarından söz ederlerdi etmeye de hiçbir zaman neler olduklarını, hangi konuları ilgilendirdiklerini söylemezlerdi.

Yukarda aktardığım buyruğu şimdi hangi uygar ülkenin yasalarında var acaba?

Standart

Aydın Bozuntuları Ya Da Aydın Geçinenler

Kendi ulusunun dilini küçümseyen, kendi dilini değil başka dilleri seven, üstün tutan, öne alan(lar)a, “gerçek aydın” değil, dense dense, ancak, “aydın geçinen”  ya da “aydın bozuntusu” denebilir.

Türk’ün değeri, İstanbul’u alması değil, Türklüğünün değerini bilmesidir, dilinin değerini bilmesidir. Onu bilmezse kendi de yıkılıp gider.

Osmanlı döneminde, bütün devlet yetkililerinin karşı oldukları dönemde bile, Türk toplumunun dili yenik düşmemiş, Türk ulusunun yardımıyla kendi yolunda ilerlemiştir, sözüm ona, aydınların/aydın geçinenlerin ilgisizliğine karşın.

Kendi dilini seven Arap’a, Acem’e, başkalarına saygım var. Ancak, kendi anadili Türkçe’yi değil, Arapçayı, Farsça’yı seven, tutan, savunan, kullananlara, Türkçe’yi küçümseyen, sözde Türk’e, kesinlikle değil!

Aydın geçinenlerin ya da aydın bozuntularının sorumlulukları:

-Her şeyden önce, “okumuş”, “aydın” kişiler çünkü ilkin onlar karşılaşıyor yakındığımız dillerin sözcükleriyle.

-Toplum değil.

-Türkçe’ye yığınla arapça, farsça, fransızca …. sözcük onların ağzıyla girmiştir.

-Belki toplum da bir şeyler almıştır  ancak aydınlarınkiyle karşılaştırılamaz bile.

Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğü.

Bir de, Türkçeyi kullananlardaki ikiyüzlülükten sözetmek gerek.

Daha doğrusu, sözde aydınların, dilcilerin ikiyüzlülüğünden.

Bu gibi kişiler, yazılarında, bilimsel yazılarında, pırıl pırıl, kimisinin “aşırı” diyebileceği, “aşırı” olarak tanımlayabileceği, bir (öz) Türkçe kullanırken, aynı titizliği, aynı özeni, kendi yaşamlarında, günlük yaşantılarında göstermiyorlar.

Türkçe’ye karşı olanların yaptıkları gibi, yabancı sözcükleri, eski ağır dili kullanmayı sürdürüyorlar.

Böylelerinin kaçına denk geldik, kaçını gördük, kaçıyla konuştuk.

Yazılarında “dilbilgisi” sözcüğü eksik olmazken, konuşmalarında, sürekli, “gramer”i kullanıyorlar. Yazılarında hep “sözlük” geçerken, konuşmalarında, “lügat” ağızlarından düşmüyor.

Demek ki bu işte bir de “gerçek içtenlik” gerek. Bu dil arılığına içten, yürekten, gönülden inanmış olmak, onu seve seve yapmak, kendi yaşamında da uygulamak gerek.

Değilse Osmanlıca’cıların yaptığı gibi olacak. Yazı dili başka, konuşma dili başka.

Belki de onların yaptığının tersi olacak.

Gösteriş, yabancı sözcük gösterişi, yücelme, yükselme duygusu.

Bütün bu “aşağılıktan kurtulma gösterileri”ne gerek yok gerçekte.

Kişi yabancı dil(i) biliyorsa onu yabancılarla kullanmalı, Türkçe’nin içine o ya da başka dillerden alarak soktuğu dört kuruşluk sözcüklerle değil.

O dili bilmeyen için, belki, anlaşılmazsa, ilginç gelebilir, belki onları kullananın çok bilmiş olacağını sanabilir. Ancak, anlaşılmayacağı için, hiç de sevimli düşmeyeceğini söylemeden edemeyeceğiz.

Türkçe’nin sözcük açısından varsıllığı.

Bildiğimize göre, Türkçe, en varsıl denilen, sayılan dillerden bile aşağı değildir, sözcük açısından…

Bu neden doğuyor?

  • Sözü edilen okumuşun, aydının, Türkçe konusunda yetersiz bilgisi olmasından.
  • Türkçeyi korumak gerektiğini bilmemesinden.
  • Duyduğu yabancı sözcükleri kullandığında aydınlığının, okumuşluğunun, bilgisinin daha da artmış olmayacağını bilmemesinden.
  • Gösteriş duygusuyla davranmış olmasından.
  • Dışalımcı (ithalatçı) kafasıyla davranmaktan.
  • Aldıkları sözcüklerin karşılıklarının Türkçe’de de olabileceğini bilmediklerinden.
  • Yabancı dilde duydukları sözcüklerin de, çoğu kez türetilmiş, (bir anlamda), uydurulmuş olduklarını bilmemesinden.
  • Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğünden.
  • Yoksul olanın Türkçe değil, aydın, bilim adamı olarak geçinip kendi anadili Türkçeyi bilmemesinden.
Standart

Kaplumbağa


  Ağır ağır
  Yaşayacaksın
  Bu dünyada.
  Ağır olacak
  Sevişmen bile.
  Yorulmayacak gönlün.

  Evin sırtında.
  Ayakların yeryüzü.
  Uzayacak yolların.
  Çiğneyip geçeceksin.
  Umursamadan.

  Görmeyecek kimseler
  Kışın
  Uyuduğunu bile.
  
  Bulacaksın
  Yüzyıllar sonra
  Yitirdin sandığın dostun…

  Aldırma
  Anlamazlarsa seni!
  Ne çıkar
  İnsan olmamışsan
  Bir kaplumbağaysan
  İnsan kılıklı
  Şu yaratıklar arasında?

(Ahmet Haşim’den esinlenerek)

Standart