Max Müller – Güzel Dilimiz Türkçe’ye Övgü

Bakın, büyük ve çok değerli bir araştırmacı Max  Müller (1813-1900) ne diyor:

Türkçe bir dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek amacında olmayanlar için bile bir zevktir.

Türk dilbilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, ad ile eylem çekimi düzenindeki düzenlilik, dilin tüm yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme yeteneği, insan zekasının dil aracılığıyla beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…

Araç olarak, Türk dilindeki duygu ve düşüncenin en ince ayırtlarını belirtebilme, ses ve biçim öğelerini baştan sona dek düzenli ve uygulu olan bir düzene göre birbirleriyle bağdaştırıp dizileme gücü, insan zekasının dilde gerçekleşen bir başarısı olarak belirir.

a. Birçok dillerde bu gibi olaylar gözden perdelenmiştir.

b. Onlar çözülmez kayalar gibi karşımızda durur.

c. Ancak dilcinin mikroskopuyla, dil yapısındaki organik öğeler ortaya çıkarılır.

Türk dilinde ise, her şey saydamdır, apaçıktır.

Dilin iç ve dış yapısı, billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuşuz gibi ortadadır.

Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışma ve oylaşmasıyla yapılmış sayılabilecek düzgünlüktedir.

Ne var ki, hiçbir kurul, Tataristan bozkırlarında kendi kendilerine yaşayan bu insanların, doğuştan edinilen ve yeryüzündeki benzerlerinden hiç aşağı olmayan dil duygusu kuralları ya da içgüdüyle ortaya koydukları bu dil gibi güzel bir dil yaratamazdı.

(M. Hengirmen, Türkçe Dilbilgisi, Ankara, 1995, s.36; (Jean Deny, Türk Dili Grameri, Osmanlı Lehçesi, İstanbul, 1941, s.25)

(Asım Tanış’ın eki: Dolayısıyla, Max Müller Türk dilini sevdiği için uzun süre yaşamıştır!)

Standart

Ekmek Neden Çıkarılır?

Eskiden, doğduğumuz yerde “Ekmeğini itin götünden çıkarır” sözü vardı. Bu sözün (ortaya çıkış/çıkma) nedeni şuymuş:

-Gene, eskiden, derileri sepilemekte kullanılan en geçerli/etkin madde “taze it boku”ymuş. İyi de para ediyormuş. Bu nedenle, bir yerde it boku gören, onu (sarıp sarmalayıp demeyelim de) en uygun biçimde alıp, koşa koşa, geciktirmeden, “deri sepileme yerine/tabakevine” götürüyormuş. Verip parasını alıyormuş.

Dolayısıyla, birinin, ivedi ivedi yürüdüğünü ya da koştuğunu gören, “şaka yollu olsa da” “Tabakhaneye bok mu yetiştireceksin?” diye soruyormuş.

Benim Venedik Üniversitesi’ndeki, İstanbul Ermenisi, dolayısıyla Türkçeyi ana dili gibi bilip konuşan öğrencilerimden birisi, bir gün, bana, duyduğu, ama nedenini bilmediği bu deyimin neden ortaya çıktığını sordu. Kendisine açıklayınca bastı kahkahayı.

(Onun da bana anlattığı sevimli anılardan birini aşağıda veriyorum.)

Böylece o kişiler için “Ekmeğini itin götünden çıkarır!” (ata)sözü kullanılırmış, yerinde olarak. Kolay değil, emeğiyle de olsa, bu yolla ekmek parasını kazanmak.

Kimi kişiler taş kırarak ekmeğini kazanırmış. Onlara da “Ekmeğini taştan çıkarır!” derlermiş.

Bilindiği gibi, başkaları da işçilik yaparak, kendisinin olmasa da, başkasının bağında, bahçesinde, tarlasında çalışarak ekmeğini çıkarıyor(muş).

Yaşam için hep geçerli olan yol ekmeğini bir şeylerden çıkarmak. Başka çıkar yol yok! Şimdi iş, çalışma, ekmek parasını çıkarma, dolayısıyla, düzen bozukluğu nedeniyle, sömürülme yolları da arttı!

Sömürücüler, eskiden olduğu gibi, belki, eskiden de çok, her oyundan yararlanıyor, asalaklıklarını, başkalarının sırtından geçinmeyi sürdürmek amacıyla.

Yeryüzünün ünlü kenti, Venedik’in geçmişinin, elimden geldiğince, her ayrıntısını, okuyup öğrenmeye çalıştım.

Kaynaklarda, öbürleri arasında, şu bilgileri de vardı:

Aşağı yukarı, M.S. 1700-1750 yıllarında, belki daha da önce, artık, yazgısını “Casanova’nın çükünün bile kurtaramadığı”, Venedik Cumhuriyeti sonuna gittikçe yaklaştığı sıralarda, ünlü devrimci Napolyon beyefendinin burayı da ele geçirip, nerdeyse nesi var nesi yok, bütün zenginliklerini, (ki bunlar arasında, Venediklilerin de, M.S. 1204 yılında, hristiyan Tanrı’sı adına, din adına, kutsal yerleri kurtarma adına ya da adı altında,  düzenlenen, Haçlı Seferleri’nden birinde, gemi/taşıma paralarını vermediği gibi, gerçekte önceden tasarlanmış, sudan nedenle, Bizans’ı yağmalayıp oradaki birçok zenginlikler arasında, /ç/alıp getirdiği, ünlü dört at da bulunuyordu), devrimin başladığı Paris kentine taşımasına az kaldığı yıllarda, yeryüzünde gene eskiden beri, pek çok yerde olup/sürüp geldiği gibi, kimi Venedik’liler de, “ekmek parasını, “karısının, kızının önünden” ya da, Kemerhisar’daki gibi itin götünden değil de, “kendi götünden” çıkardığı yıllarda, özellikle, şenlik (karnaval) sırasında, sık sık, kimileri, sabah erken erken, doktorun kapısını çalıp şöyle diyormuş:

-Hey doktor! Hey doktor! Hey götümün doktoru! Çabuk kapıyı açsana!

Doktor da yukardaki pencereyi açıp başını uzatıyor, kapıdakine soruyormuş:

-Ne var? Noolduu? Gene mi yırtıldı?

-Hee doktor! Hee! Şunu bi dikiversene! Akşam işe gideceğim. Benim ekmek param da götümden çıkıyor!…

Bizim, biraz abartarak, sevimsiz de olsa, söz oyunlarıyla güldürücü duruma getirdiğimiz, bu konu, ne yazık ki, eskiden beri, yeryüzünün hemen her yerinde varmış, kuşkusuz şimdi de vardır.

1555 yılındaki Roma’daki, 55 bin nüfusun 5 bini orospuymuş. Gelen hacıları yolup ekmeklerini önlerinden (Kemerhisar ağzıyla) uğurlarından çıkarıyorlarmış!

Bir onlar böyle olsa gene neyse! Tanrı uğrunda papazlık yapanların kimisi de eğilimlerini saklayıp ya kendi gibileri, ya da, utanmadan, sıkılmadan, kendilerine inanıp bıraktıkları küçük çocukları düzüyorlarmış.

Bu konuda, Papa bile sık sık uyarıda bulunuyor, kınıyor, kimi kardinaller, papalar bile bu konuda suçlanıyor!

Kimisi yargılanıyor.

Ne dersiniz? Eskiden Kemerhisar’da “Ekmeğini itin götünden çıkarmak!”, “boklu görünse de”, gene, en doğru yollardan birisi değil miymiş?

Şimdi de Ermeni öğrencimin anlattığı, gerçekten olmuş, bir anı:

O çocukken, ninesinin evine, bir yaşlı, erkek, komşu, Ermeni gelirmiş, ara sıra. Her gelişinde de ninesinden bir parça, “kuru ekmek” istermiş. Ninesi de verirmiş.

Bir gün ninesi sormuş:

-Sen, niye, her gelişinde, benden, “kuru ekmek” istiyorsun?

Komşu, yaşlı, erkek Ermeni’nin de karşılığı şu olmuş:

-Nasıl olsa, artık, bacaklarımın arasında, sertleşecek, bir şey kalmadı. Hiç olmazsa dişlerimin arasında sert bir şeyler bulunsun istiyorum!

Ben ondan bu anıyı duyunca, bizim, çok güzel bir şarkımızın, şu iki dizesini:

-Artık yeşerecek bir dalım yok!

-Yağmurlar yağsa da hoş, yağmasa da!… şakasına, şöyle, değiştirdim, başlığını da “yaşlılar şarkısı/türküsü koydum:

-Artık sertleşecek bir şeyim yok!

-Kadınlar, olsa da hoş, olmasa da!

Standart

Kisasar Eşşee

Uzanıp yatıvermiş küllüğe
Kisasar eşşee gibi
Ağnayıp durur.
Kaldırmış bacahları dal daşşah ortada
İçinde kötülüğü yok biliyorum
Benim de yok amma
Olmaz ki! Böyle eşşek gibi de uzanılmaz ki!

(Orhan Veli’den esinlenerek)
Standart

Yetişin! Kimse Yok mu?

Hitler’in nasıl diktatör olabildiğini şu yazı kısaca özetliyor:

-1)(Dachau toplama kampına götürülen) Alman luteran papazı Martin Niemöller’in, Hitler’in nasıl kendini zorla kabul ettirmeyi başardığını anlatan bir tümcesini anımsıyorum.

-2)Aşağı yukarı şöyleydi: 

-3)Başlangıçta Yahudileri alıp götürdüler. Ama ben Yahudi olmadığım için sesimi çıkarmadım.

-4)Sonra komünistleri alıp götürdüler. Ama ben komünist olmadığım için sesimi çıkarmadım.

-5)Sonra sosyalistleri alıp götürdüler. Ama ben sosyalist olmadığım için sesimi çıkarmadım.

-6)Sonra homoları alıp götürdüler. Ama ben homo olmadığım için sesimi çıkarmadım.

-7)Sonra beni alıp götürmeye geldiklerinde çevreme baktım! Bana yardım edecek kimse kalmamıştı!

Standart

Karacaoğlan’ın ABD Türküsü 

SAVAŞTAN UYANMIŞ KOVBOY BAKIŞLIM

Savaştan uyanmış kovboy bakışlım.
Dedim suçsuz musun? Söyledi yok yok.
Ak ellerin Iraklı kanıyla bulanmış.
Dedim doğru mudur yaptığın? Söyledi yok yok.

Dedim on bir eylül nedir, dedi oyundu.
Dedim ya ölenler, dedi kurbanlık koyundu.
Dedim ya haber alıp o gün gelmeyenler?
Dedi kimden almışlar o bir duyumdu?

Dedim Arabistan nedir, dedi petroldür.
Dedim Kuveyt, Irak nedir, dedi petroldür.
Dedim gidecek misin bir gün buralardan?
Söyledi, söyledi, söyledi, yok, yok, yok!

Dedim Türkiye nedir, dedi dostumdur.
Dedim İncirlik nedir, dedi üssümdür.
Dedim dosta yaraşır mı çuvalla yaptığın?
Söyleyemedi, söyleyemedi, yok, yok!

Dedim Laden nedir, dedi ajandır.
Dedim PKK nedir, dedi maşamdır.
Dedim İsrail nedir, dedi paşamdır.
Dedim özgür müsün, söyledi yok yok!


(uyarlama)
Prof. Dr. Asım TANIŞ
(27.02.2009)

Standart

Kim? Ne?

-Tanrı’yı kim ortaya çıkardı?		İnsan.
-Din adamı kim? İnsan.
-Papaz kim? İnsan.
-İmam kim? İnsan.
-Haham kim? İnsan.
-Yönetici kim? İnsan.
-Ölen kim? İnsan.
-Türk kim? İnsan.
-Rus kim? İnsan.
-Arap kim? İnsan.
-Alman kim? İnsan.
-Bankacı kim? İnsan.
-Rüşvetçi kim? İnsan.
-Yalan söyleyen kim? İnsan.
-Hırsız kim? İnsan.
-Soyguncu kim? İnsan.
-Dolandırıcı kim? İnsan.
-Soyulan kim? İnsan.

...

(Gerisini siz ekleyin!)



Standart

Adın Dışa Taşması

YA DA “TÜRKLERE KARŞI POLİTİKA YAPMA İSTEĞİ

(Türkiye’ye karşı, Türkiye’nin sınırlarını değiştirmeye yönelik davranışlarla ilgili olarak yetkililere,/ Corriere della Sera-Milano”, “Istituto Geografico De Agostini –Novara”, “Türkiye Büyükelçiliği-Roma”, “Türkiye Başkonsolosluğu-Milano”/ Venedik’ten gönderdiğim, 27.03.1995 günlü, iadeli taahhütlü, “Esonimia” ovvero “Volontà Politica Antiturca” başlıklı yazımın Türkçe’si)

7.3.1995 günlü “Corriere della Sera” gazetesinde, Türkiye Büyükelçiliği Basın Görevlisi Tevfik Ünver’in (Gazeteniz tarafından dağıtılan) “De Agostini Coğrafya Atlası” konusunda, Türkiye’nin (ve Irak’ın) kimi bölgelerinin “Ermenistan ve Kürdistan” olarak gösterilmesinin yanlış olduğunu varsayan gözlemlerine “De Agostini Coğrafya Kuruluşu’ndan) bay Giuseppe Motta’nın verdiği karşılığı okudum.

Söz konusu yanlışlar Elçilik danışmanının sandığı (bay Motta’nın da doğruladığı) gibi hiç de istenmeden yapılmış yanlışlar değildir.

Türkiye (ve Irak’ın) topraklarını böyle göstermenin, ve dolayısıyla, gene bay Motta’nın sözleriyle, “adın dışa taşması” sözcüğü altında, gerçekte, “De Agostini” gibi bilimsel bir kuruluşun gerek Türkiye gerekse başka herhangi bir ülke konusunda yapmaktan kaçınması gereken, çok kararlı ve kesin bir Türk düşmanlığı sergileyen amaç görülmektedir.

Yer darlığı nedeniyle, (gazetenizin okuyucularına tarihsel değil, siyasal, fiziksel atlas eşliğinde siyasal  geçmiş dersi vermeye çalışan) bay Motta’nın söz konusu Türk düşmanlığının su götürmez belirtisi olan sözlerini yinelemeden, birkaç soru sormakla yetineceğim.

-1) (Sürekli okuyucusu olduğum için benim de alıp biriktirdiğim), Corriere della Sera’nın okuyucularına dağıttığı “De Agostini Atlas’ı” “ulusların bir tarihsel, budunbilimsel atlası” mı yoksa “siyasal, fiziksel bir atlas” mı?

-2) “Ermenistan, Kürdistan … Türkiye, İtalya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Irak, Yunanistan …”  terimleri, “kesin (ve tarihsel bir atlasta, tarihsel dönemlere göre, değişebilen) sınırlamaları olan” bir  “siyasal atlasta kullanılması gereken terimler mi yoksa, isteğe göre, “siyasal, fiziksel bir atlasta kullanılabilecek terimler midir?

-3) Bir “siyasal ya da fiziksel” (dolayısıyla “tarihsel” olmayan) atlasta, denkgele, bu gibi terimlerle (uluslararası yasaca, uluslararası antlaşmalarla imzalanıp tanınmış) başka ülkeleri de gösterebilir miyiz yani (kısmen de olsa) bu tanınmamış ülkeler başka ülkeleri da kapsayabilir mi?

Örneğin, “Avusturya” terimiyle Alto Adige’yi, Veneto’yu … Hırvatistan’ı da gösterebilir miyiz? “İtalya” terimiyle Slovenya’yı, Hırvatistan’ı (ya da onun Istria gibi bir bölümünü), Onikiada’yı, Libya’yı, Somali’yi, Habeşistan’ı (Etiyopya’yı) gösterebilir miyiz?

“Türkiye” terimiyle (aralarında Ermenistan’ın da bulunduğu) Kafkas ülkelerini, (yakın  zamanlara  dek pek çoğu Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olup şu sırada Türk azınlıkların yaşadığı) Irak, Suriye, Balkanlar’ı … gösterebilir miyiz?

(Bırakalım başkalarını) İtalyanlar, Slovenler, Hırvatlar, Yunanlılar, Libyalılar… ne derlerdi? Bu sıralama sonsuza dek sürüp gidebilir.

Her şeyi karıştırmak ve geçmişi diriltmek istersek, işin içinden çıkılmaz ve kimin haklı kimin haksız  olduğu da artık bilinemez.

-4) Böyle bir şey olanaksızsa, neden bu gibi işlem yalnızca Türkiye’ye karşı uygulanıyor?

-5) “Kuruluşunuz’a (ve dolayısıyla onun sözcüsüne) herhangi bir devletin, uluslararası  yasalar uyarınca yapılıp imzalanmış antlaşmalarla belirlenmiş, tanınmış sınırlarını (kağıt üstünde de olsa) değiştirmeye (dolayısıyla değiştirilmesini önermeye) yönelik sözcükler kullanma hakkını veren (bizim bilmediğimiz) bir İtalyan yasası ya da uluslararası bir yasa mı var?

Sonuç olarak şunu da belirtmek istiyorum: Her türlü ırk ayrımı, şiddet, dünyanın her yerinde barış içinde birlikte yaşayabilecek ve yaşamaları gereken, uluslar arasında nefret uyandıracak her türlü davranış beni tiksindirir.

Venedik Üniversitesi


T.C.   BAŞKONSOLOSLUĞU

M I L A N O

                                                                                                                            

03.04.1995

Sayı:      469/86

Konu:    

                                                     Sayın  Prof.  Asım  Tanış

                                                     Università  di  Venezia

                                                     Cattedra  di  Lingua  Turca

                                                     Campo S.Polo.  2035.

                                                     30125. VENEZIA

Muhterem  Hocam,

23.3.1995  tarihli  yazınızı  aldım. Çok teşekkür  ederim. 

İlginiz ve duyarlılığınız beni çok mütehassis etti. Gayet güzel yazmışsınız. Her şeyi çok güzel ortaya koymuşsunuz. Sizi  kutluyorum.

Bir süre önce ben de o konuda teşebbüste bulundum. Bay Motta ve yardımcısı ile görüştüm. Konunun olumlu bir sonuca ulaştırılmasına yardımcı olmak üzere bazı öneriler ortaya atıldı. Bunlar halen değerlendiriliyor. Uygun bir fırsatta bu konuları konuşabileceğimizi ümit ediyorum.

Sizi tekrar kutlarken selam ve saygılar sunuyorum.

imza

A. Vural  Öktem

Başkonsolos

Standart

Gerçek Müslümanın Bilmesi Gereken Ayrıntılardan Kimileri (“Kuran”ın “Türkçe, İtalyanca, Hollandaca” Çevirilerine Göre)

-A)      –Kişiler:

1) Kişi yaratılıştan iyilikbilmezdir.

2) Kötüye boyun eğme!

3) Sakın boyun eğme o kimseye ki:

                   -doğruya, eğriye yemin eder,

                   -her kalıba girer,

                   -arkadan söz söyler, kovuculuk eder, söz getirip götürür,

                   -iyilik etmekten geri durur, taşkınlık eder …

                   -saygısızdır,

4) Mal edinmiş, çocuk edinmiş diye sakın ona saygı göstereyim deme!

5) Yapamayacakları iş için yaparım diyenlere karşı Tanrı’nın hıncı büyük olur.

6) Tanrı, kendini beğenenleri, övünenleri sevmez.

7) Ancak, insanlara kıyanlara, yeryüzünde zorbalık edenlere karşı durulur!

-B)       –Kadın-erkek

            Erkeklerin kadınlar üzerinde töreye uygun hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde öyle hakları vardır.

 -C)      –Tatlı söz, güzel konuşma:

1) Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir, onun kökü yere saplı, dalları ise göğe doğrudur.

2) Tatlı bir söz söyleme, bir suç bağışlama, gönül kırmakla biten bir sadakadan yeğdir.

 -Ç)      –Yanlış haber:

Eğer bir karıştırıcı size bir haber getirecek olursa onun doğru olup olmadığını araştırın!

 -D)     –İçki:

            -İçkiliyken namaza durmayın!

  -E)     –Kuran’ın dili:

1) Kuran yabancı dilde olsaydı, Araplara yabancı bir dilde olurdu.

2) Kuran’ı Muhammed’in dilinde bildirdik, onun Araplarca anlaşılmasını kolaylaştırdık.

   -F)       –Din:

                Dinde zorlama yoktur.

   -G)      –Danışmanlar, papazlar:

               Ey inananlar! Gerçekten danışmanların, papazların çoğu halkın mallarını iğrilikle yerler.

Standart

Ben Bir Parti Kursam

İtalya’da 1997 yılının Ekim ayı sonuna doğru, erken emekliye ayrılmadan önce, “Venedik Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü”nün, benim gibi şakacı, kapıcısı sordu:

-Hocam, emekliye ayrılınca ne yapmayı düşünüyorsun?

Yanlış aklımda kalmadıysa, bir şarkının (Ah Bir Zengin Olsam, söz: Y. Taşer, müzik: J. Buck, yorum: Tanju Okan) müziğine benzetip, sanki “Aldım sazı elime …!” dercesine, verdiğim karşılık şu oldu:

-Ben bir parti kursam, adını da “Namuslu Parti” koysam, benim gibi namusluları o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?

Aldı sazı eline, bu kez, kapıcı:

-Sen bir parti kursan, adını da “Namuslu Parti” koysan, senin gibi namusluları o partiye alsan, oy istemeye çıksan, bence, senin partiye, bir tek oy bile veren çıkmaz, hocam, çünkü “Bu adam kendine çalmadığı ve çalmayacağı için, bizim için de çalmaz!” derler.

Ben yineledim, elimde olmayan, çalmasını da bilmediğim sazla:

-Ben bir parti kursam, bu kez, adını değiştirip “Namussuz Parti” koysam, namussuzları da o partiye alsam, oy istemeye çıksam, sence, benim partiye oy veren olur mu ki?

Yine aldı sazı eline kapıcı:

-Bak, işte, o zaman, oylar, çığ gibi gelir hocam, “Devletin malı deniz, onu yemeyen/çalmayan domuz!” anlayışından yola çıkan, ağızlarından “namus, doğruluk …” sözü düşmeyen, aylakların, asalakların hepsi senin partiye, akın akın, koşar, çöreklenir, “devletin ve yemekle bitmek tükenmez” sandığı, gerçekte, “bütün ulusun olan”, yeryüzündeki her şey gibi, “bir gün bitecek olan” o malların da sonunun gelmekte olduğunu, geleceğini görünce telaşa kapılır, “Bir gün bizden yaptıklarımızın hesabını sorabilirler …!” kaygısıyla, ilk iş olarak, bir an önce, demokrasiyi rafa kaldırmaya, kendi diktatörlüklerini kurmaya çalışırlar. Bunun da olası olmadığını ya da kurmayı düşündükleri veya her ne biçimde olursa olsun kuracakları diktatörlüğün de geçmişteki bütün diktatörlükler gibi, bir gün sonunun geleceğini öngörerek, ellerinden geldiğince, yurtdışına, genellikle, küçük ülkelerin, büyük haltlar yiyen, yoksul ülkelerden, yoksulların emeklerinden, alın terinden kaçırılan kara paraları aklayan, bankalarına çaldıkları paraları aktarırlar, sonra ilk fırsatta, kapağı yurtdışına atmaya, soluğu yurtdışında almaya, yargı önüne çıkarılmaktan kurtulmaya çalışırlar… Bunun doğru olup olmadığını anlamak için, şöyle yeryüzündeki yaklaşık yüzyıllık bir geçmişe bakmak yeter de artar bile…

Bir kapıcıdan, onlarca yıllardır, bütün güçlüklere, bütün karalamalara karşın, gene de bence, yolsuzluklara, mafyaya karşı en güç uğraşı vermekte olan ve bunda oldukça başarılı da olan bir ülkenin, İtalya’nın, bir kapıcısından bu sözleri duymak, inanın, beni şaşırttı.

İşi biraz daha şakaya vurup:

-Gelin, siz de şu kapıcılığı bırakıp erken emekliye ayrılın! Birlikte şu sözünü ettiğim partilerden birini kuralım! dedim. Kapıcı:

-Aman, hocam, şurada, kapıcı olarak da olsa, alın teriyle, kazandığım, azıcık parayı, ağız tadıyla, çocuğumla çoluğumla yemek istiyorum. Sizin de öyle olduğunuzu biliyorum. Ben kapıcılığımı sürdüreyim, siz de emekli olduktan sonra bile, yazıp çizmelerinizi sürdürün! Parti nire, politika nire, bize nire? deyip bitirdi sözlerini.

Parti Reklamları:

1- ………. partisi: En büyük hıyarı partimiz mebus seçtiriyor!

2- Adayımız, kaçakçı olmaz, yüzde alıp vermez, dolandırmaz. Partiden partiye geçmez. Güvencelidir.

3- Biz demokrasiden yararlanıp, her haltı yiyebilecek olanı seçtiriyoruz!

   

Standart