Kiminmiş?

Kiminmiş?

Küçükken
Çalmaya giderdik
Erikleri
Arka bahçesinden
Okulun.
Biz de yiyelim derdik
Kızdırmadan
Rahibeleri.

Yakalandık bir gün.
Sormayın
Hepimiz nasıl üzgün.
“Neden çaldınız?”a 
Ne karşılık verilir?
Olsa olsa 
Bahçe Tanrı’nın denilir.
	
Anlattılar ki bize
Kesin kesin:
O Bahçe,
Tanrı’nın değil
Rahibelerin!




Güvercin

Venedik’te bir güvercin vardı.
İki durak arasında hep yem arardı.
Bulup buluşturduğu bir iki çöple de
Kendine bir yuva kurmaya bakardı.

Venedik güzel bir yer.
Fırtına çıktı mı, sanma ki, sana mısın der!
Bir değil bin yuva olsa
Hepsini alır yerle bir eder.

Orayı denedi burayı denedi kuşumuz
Sanki varmış gibi bizim suçumuz.
Geldi penceremizin kuytu yerine
Dizdi çöplerini hiç kuşkusuz.

Gene de her bakışta korkardı bizden
Yeğ tutardı uzak durmayı gözden.
Bir de baktık ki kalkamaz yerinden...
Standart

Hammurabi’nin Yasaları

(Bilgi aktardığım kaynak: Costantino Andrea De Luca, İtalyanca: yılın 365 günü için, kısa kısa, birer ilginç olay, Roma, 2019, sayfa: 42-43)

M.Ö. 1752’ye doğru Hammurabi dikilitaşına 282 yasa yazdırmış. Bu yasalar çok çeşitli konuları kapsıyormuş.   

Bu konular, “kadınlara şiddet/kötü davranma, alışveriş (alım satım) hilelerinden (oyunlarından) tutun da, boşanmadan mirasa, evlilikte karı kocanın birbirini aldatmasından yapı alanındaki sorumluluklara dek varıyormuş.

Ancak Hammurabi, yargıçlar görevlerini yerine getirmedikçe bir şeye yaramayacağının bilincindeymiş.

O dönemde de adalet (yargı) “dokunulmaz” sayılan güvenilmez bir papazlar sınıfının elindeymiş.

Hammurabi bunların yerine devlete bağlı olarak görevlerini yapan yargıçlar getirmiş.

Bunların da yasaların gerektirdiği gibi davranmaları için aşağıdaki buyruğu “dikilitaş”a yazdırmış:

“Bir olayı inceleyip karar veren bir yargıç bu kararını yazılı olarak bildirecek. Kararında kendisinden kaynaklanan bir yanlış varsa, yargıç saptadığı para cezasının on iki katını ödeyecek.

Yargıçlıktan atıldığı kamuya duyurulacak. Bir daha da yargıçlık yapamayacak.”

Onun bu gibi yasaları Babil krallığına en parlak dönemini yaşatmıştır.

İnternette Hammurabi ve yaptıklarıyla, dolayısıyla yasalarıyla ilgili, dilimizde de, çok bilgi var.

Ancak bunlar arasında benim aktardığım ayrıntıyı göremedim.

Biz ortaokul ve lisede okurken de Hammurabi ve yasalarından söz ederlerdi etmeye de hiçbir zaman neler olduklarını, hangi konuları ilgilendirdiklerini söylemezlerdi.

Yukarda aktardığım buyruğu şimdi hangi uygar ülkenin yasalarında var acaba?

Standart

Aydın Bozuntuları Ya Da Aydın Geçinenler

Kendi ulusunun dilini küçümseyen, kendi dilini değil başka dilleri seven, üstün tutan, öne alan(lar)a, “gerçek aydın” değil, dense dense, ancak, “aydın geçinen”  ya da “aydın bozuntusu” denebilir.

Türk’ün değeri, İstanbul’u alması değil, Türklüğünün değerini bilmesidir, dilinin değerini bilmesidir. Onu bilmezse kendi de yıkılıp gider.

Osmanlı döneminde, bütün devlet yetkililerinin karşı oldukları dönemde bile, Türk toplumunun dili yenik düşmemiş, Türk ulusunun yardımıyla kendi yolunda ilerlemiştir, sözüm ona, aydınların/aydın geçinenlerin ilgisizliğine karşın.

Kendi dilini seven Arap’a, Acem’e, başkalarına saygım var. Ancak, kendi anadili Türkçe’yi değil, Arapçayı, Farsça’yı seven, tutan, savunan, kullananlara, Türkçe’yi küçümseyen, sözde Türk’e, kesinlikle değil!

Aydın geçinenlerin ya da aydın bozuntularının sorumlulukları:

-Her şeyden önce, “okumuş”, “aydın” kişiler çünkü ilkin onlar karşılaşıyor yakındığımız dillerin sözcükleriyle.

-Toplum değil.

-Türkçe’ye yığınla arapça, farsça, fransızca …. sözcük onların ağzıyla girmiştir.

-Belki toplum da bir şeyler almıştır  ancak aydınlarınkiyle karşılaştırılamaz bile.

Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğü.

Bir de, Türkçeyi kullananlardaki ikiyüzlülükten sözetmek gerek.

Daha doğrusu, sözde aydınların, dilcilerin ikiyüzlülüğünden.

Bu gibi kişiler, yazılarında, bilimsel yazılarında, pırıl pırıl, kimisinin “aşırı” diyebileceği, “aşırı” olarak tanımlayabileceği, bir (öz) Türkçe kullanırken, aynı titizliği, aynı özeni, kendi yaşamlarında, günlük yaşantılarında göstermiyorlar.

Türkçe’ye karşı olanların yaptıkları gibi, yabancı sözcükleri, eski ağır dili kullanmayı sürdürüyorlar.

Böylelerinin kaçına denk geldik, kaçını gördük, kaçıyla konuştuk.

Yazılarında “dilbilgisi” sözcüğü eksik olmazken, konuşmalarında, sürekli, “gramer”i kullanıyorlar. Yazılarında hep “sözlük” geçerken, konuşmalarında, “lügat” ağızlarından düşmüyor.

Demek ki bu işte bir de “gerçek içtenlik” gerek. Bu dil arılığına içten, yürekten, gönülden inanmış olmak, onu seve seve yapmak, kendi yaşamında da uygulamak gerek.

Değilse Osmanlıca’cıların yaptığı gibi olacak. Yazı dili başka, konuşma dili başka.

Belki de onların yaptığının tersi olacak.

Gösteriş, yabancı sözcük gösterişi, yücelme, yükselme duygusu.

Bütün bu “aşağılıktan kurtulma gösterileri”ne gerek yok gerçekte.

Kişi yabancı dil(i) biliyorsa onu yabancılarla kullanmalı, Türkçe’nin içine o ya da başka dillerden alarak soktuğu dört kuruşluk sözcüklerle değil.

O dili bilmeyen için, belki, anlaşılmazsa, ilginç gelebilir, belki onları kullananın çok bilmiş olacağını sanabilir. Ancak, anlaşılmayacağı için, hiç de sevimli düşmeyeceğini söylemeden edemeyeceğiz.

Türkçe’nin sözcük açısından varsıllığı.

Bildiğimize göre, Türkçe, en varsıl denilen, sayılan dillerden bile aşağı değildir, sözcük açısından…

Bu neden doğuyor?

  • Sözü edilen okumuşun, aydının, Türkçe konusunda yetersiz bilgisi olmasından.
  • Türkçeyi korumak gerektiğini bilmemesinden.
  • Duyduğu yabancı sözcükleri kullandığında aydınlığının, okumuşluğunun, bilgisinin daha da artmış olmayacağını bilmemesinden.
  • Gösteriş duygusuyla davranmış olmasından.
  • Dışalımcı (ithalatçı) kafasıyla davranmaktan.
  • Aldıkları sözcüklerin karşılıklarının Türkçe’de de olabileceğini bilmediklerinden.
  • Yabancı dilde duydukları sözcüklerin de, çoğu kez türetilmiş, (bir anlamda), uydurulmuş olduklarını bilmemesinden.
  • Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğünden.
  • Yoksul olanın Türkçe değil, aydın, bilim adamı olarak geçinip kendi anadili Türkçeyi bilmemesinden.
Standart

Kaplumbağa


  Ağır ağır
  Yaşayacaksın
  Bu dünyada.
  Ağır olacak
  Sevişmen bile.
  Yorulmayacak gönlün.

  Evin sırtında.
  Ayakların yeryüzü.
  Uzayacak yolların.
  Çiğneyip geçeceksin.
  Umursamadan.

  Görmeyecek kimseler
  Kışın
  Uyuduğunu bile.
  
  Bulacaksın
  Yüzyıllar sonra
  Yitirdin sandığın dostun…

  Aldırma
  Anlamazlarsa seni!
  Ne çıkar
  İnsan olmamışsan
  Bir kaplumbağaysan
  İnsan kılıklı
  Şu yaratıklar arasında?

(Ahmet Haşim’den esinlenerek)

Standart

NE DERSİN?

Aşk mı dedin
Sevgilim?
Kes ondan da
Bir dilim.
Yarısı senin.
Yarısı benim.
Koy üstüne
Peynir ekmek!
Aç kaldıkça yiyelim!

SEVGİLİDEN?

Bırak beni de cebine gireyim!

Kâğıt paraları bir bir seçeyim.

Çok para yoksa ne diyeyim?

Parasız herifi ben ne diye seveyim?

GİDERAYAK

Venedik göğü gibi gürleyip durma!

Korkutmaya çalışma boşuna beni!

Neysem neyim. Neysen nesin.

Anladık artık.

Ne söyleyeceksen söyle de

Bekletme beni!

İşim var işim. Hem de ne çok!

Üstelik geldi bi de çişim!

Standart

Tyana’lı Bedavacılar

(*O.V. Kanık’tan esinlenerek)

Bedava yaşıyor Tyana'lı bedava.
Devrimcilik bedava.
Bedava park devrimciliği bedava.
Kahvelerde, masa başlarında devrimcilik yapmak bedava.
Karıyı çalıştırıp parasını harcamak bedava.
Bedava beyler bedava.
Şenlikler, düğünler bedava.
Sünnet düğünleri, kabuk düğünleri, çük düğünleri bedava.
Çüke kına yakmak bedava.
Belediye kaldırımlarına kabak ekmek bedava.
Eski eserleri çalıp satmak bedava.
Evin altında kazı yapmak bedava.
Kazı yerlerinde yahmirli gibi dolaşmak bedava.
Tyana’nın bağını, bahçesini, tarlasını, toprağını sattırmak bedava.
Cıbaralık bedava, zilelik bedava.
Namuslu geçinip, hacca gidip, onun bunun kapısını taslamak bedava.
Onun bunun karısına kızına sataşmak bedava.
Bir kilo kömüre oy satmak, oy almak bedava...
Bedava beyler bedava.
Tyana’da bedava yaşıyorsunuz, bedava!

El

Bir el var ki tapınak önünde
Kediyi mendille okşar
Bir el var ki demirden
Sırtında hep yoksulun
Tapışlar durur onu.
İkisi de el.
Biri ince, korkak, titrek,
Titiz, uyanık,
Duyurur duygusunu bile kediye
Bir mendil ardında.
Öbüründe el,
Etli, dolgun.
El(in) kızı bu
Önünde tapınağın
Okşar mendille
Kimsesiz kediyi.
El(in) oğlu bu
Ardında, tepesinde
Herkesin


Demir eliyle
İndirmek ister
Demir yumruğunu
Tepesine ulusun
Ama
Onu da yapamaz.
Ağlatacak anasını, danasını...


Standart

Boşluk (1)

Boşluk değil beni korkutan,
Düşlerimi yıkan

Cennet cehennem değil
Beklediğim.

Bulsam sevinirim
Tanrı'yı bile.

Bir umut kapısıdır.
(Ekmek kapısı gibi).

Ya hiç yoksa? Ya hiç yoksa?
Boşluktur beni korkutan,
Boşluğun da ötesinde.


Boşluk. (2)

Tanrım, nedir bu aramızdaki boşluk?

Neden uzaksın bize böyle? Söyle!

Yalnızlık için mi yarattın bizi?

Öyle bir yalnızlık ki bu …

Sorma, zor anlatması.

Tek, büyük ve sonsuz.

Tıpkı senin gibi.

Her şey boş ve yalın

Bir sandıklarımız bile.


Neden Olsun

Belki diyorum
İnsan
Yaşayabilir de
Öldükten sonra.

Ama niçin
Yeniden girmek
Bütün o sıkıntılara?

Yetmez mi çektiklerimiz
Şu dünyada?
Yarı aç yarı tok kimimiz.

Nasıl olsa orda da
Bölük pörçük bir dünya var.
İyiler bir yana
Kötüler bir yana.
Cennet sana.

Cehennem bana.
Ye kana kana.
Yan kana kana.
Belki rahat ederim
Ammaa...
Nasıl güvenirim ?
..... (burasını atladım).
Ağlayacak gene
Bizim garip ana.

Öyle düzensiz,
Öyle güvensiz ki...





Standart

Avustralya’lı Bokböcekleri

Birkaç yüzyıl önce Avrupa’lılar Avusturalya’yı bulduklarında oraya, orda bulunmayan Avrupa hayvanlarından da götürmüşler. Bu hayvanlar zamanla çoğalmışlar, milyonları bulmuşlar. Ancak iş hayvanların çoğalmasıyla bitmemiş. Bu Avrupa’dan gelme hayvanların boku da dağlar gibi yığılmış. Adamlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Akıllarına Avusturalya’da bulunan iki yüz kadar bokböceği çeşidini toplayıp onlarla konuşmak, bilgi almak gelmiş. 

Hani insanlar toplanıp konuşurlar ya, öyle bir şey yapmışlar ve sormuşlar Avusturalya’daki bokböceklerinin temsilcisine. 

Avrupa’lıların sözcüsü başlamış:

-Ya kardeşim bokböceği, demiş, biz bir türlü anlamadık. Neden siz Avustralyalı bokböcekleri Avrupa’dan gelen hayvanların bokuna dönüp bakmıyorsunuz bile? 

Avusturalya bokböceklerinin temsilcisi şu karşılığı vermiş:

-Biz binlerce yıldır Avusturalya’daki, kanguru gibi, hayvanların bokunu, yerli boku, yani kendi bokumuzu yemeye alıştık. Bu boklar küçük top büyüklüğünde, kuru, tel tel boklardır. Biz onlarla ancak baş edebiliyoruz. Biz yabancı boku yemeye alışık değiliz. Sizin bokunuz yani Avrupa hayvanlarının boku bizim hiç görmediğimiz, alışık olmadığımız bir bok çeşidi. Yenilir yutulur cinsten bok değil. Sonra bir ineğiniz sıçtı mı dünya kadar bok sıçıyor. Kim bitirecek onu?

Kendiniz yiyin kendi bokunuzu. Daha doğrusu sizin Avrupa bokböcekleriniz yesin sizin boklarınızı. Biz onları tövbe yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Size bok yeme madalyası verelim.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Bok yeme madalyası verseniz de biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Sizinle ikili bok yeme anlaşması yapalım.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Alıştınız değil mi herkese, ikili anlaşmalarla kendi bokunuzu yedirmeye. Sizin bokunuz ikili anlaşmayla da, tekli anlaşmayla da yenilir yutulur boklardan değil. Biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’lı:

-Sizi ilerde Avrupa Birliği’ne de aldırabiliriz.

Avusturalya bokböcekleri temsilcisi:

-Avrupa Birliği’ne değil İkiliği’ne de aldırsanız, Avrupa Cenneti’ne sokacağınıza da söz verseniz, gene, biz Avrupa boku yemeyiz. Kendi bokunuzu kendi bokböcekleriniz yesin. Bokunuzun çaresine bakın. Haydi hoşça kalın. Biz dönüyoruz kendi işimizin başına, kendi yerli bokumuzu yemeye.

Avusturalya’nın Avrupa’dan gelme yeni ağası onların gittiğini görünce yeni yollar, yeni çözümler aramaya, düşünmeye başlar. 

Kendi kendine söylenir:

-Avrupa’dan da getirebilirim bokböceklerini ancak onların hem sayıları az, hem karınları tok. 

Tyana’da duyduğum bir söze benzer durumları: şallaan şişkinleri gibi. Onlar iş beğenmezler, bir sürü haklar isterler, emeklilik isterler, tatil parası, tatil yapmak isterler, sendika hakları isterler. İsterler babam isterler. Onlarla zor başa çıkılır. Ne yapsak ki. 

O böyle kara kara düşünürken aklına Kara Afrika kıtası gelir:

-Hay Allah, der, neden daha önce düşünmedim. Afrika bokböceklerinin gözleri Avrupa bokböcekleri gibi açılmış değil. Orda işsizlik çok. Bıraksan hepsi köhne gemilerle Avrupa’ya geçecek. Afrika’da ikibini aşkın bokböceği çeşidi vardır. Bunlar her türlü boku yemeye alışkındır. Afrika bokunu da yerler, Avrupa bokunu da. Yani ikili bok yemeye alışıktırlar. 

Kimisi bokun bileşimine, koyuluğuna, nemine, bulunduğu toprağın durumuna göre uzmanlaşmıştır bile. 

Hele hele, manda bokuna, taze boka dayanamazlar. Yüzlerce metre öteden mandanın osuruğunu duyup koşar yüzlercesi. Daha manda boku yere düşer düşmez beş on dakika içinde yer bitirirler. Fil bokuna binlercesi aç kurt gibi saldırıp bitiriverirler. Tam bize, Avusturalya’ya, göredir. Gidip onlara başvurayım.

Avusturalya’nn yeni ağası atlar gemiye, soluğu doğru Afrika’da alır. Afrika’nın uygun bir yerinde Afrika bokböceklerinin binlercesini, belki onbinlercesini toplayıp onlarla konuşur. 

Avrupa’dan gelme Avusturalya’lı yeni ağanın kendileriyle konuşmak istemesine önce şaşırırlar 

“Bayram değil seyran değil. Avusturalya’lı eniştemiz biz bokböceklerini niye öptü!” diye düşünerek. 

Sonra hepsi onu büyük bir dikkatle dinlerler:

-Dinleyin beni Afrika’lı bokböcekleri kardeşlerim. Sizleri bugün burada toplamamın nedeni şu: 

Avrupa’dan Avusturalya’ya götürdüğümüz hayvanların bokunu Avusturalya bokböceklerine beğendiremedik. Biz kendi bokumuza alışığız, kendi bokumuzu yeriz, Avrupa’lı boku yemeyiz dediler. 

Kendilerine bok yeme madalyası vermeyi, ilerde Avrupa Birliği’ne bile aldırmayı söz verdik. Nuh dediler peygamber demediler. Çekip gittiler.

Bunu duyan Afrika’lı bokböcekleri kendi aralarında konuşurlar:

-Bok da beğenilmez olur muymuş? Bok bulmuşlar da kılını mı yoksa kıllısını mı arıyor şallaan şişkinleri?

Adam sürdürür konuşmasını:

Avusturalya’da dağlar gibi bok birikti. Bokla birlikte hastalık yapan asalaklar, sinekler de çoğaldı. 

Ne yapacağımızı şaşırdık. Avrupa’dan da getirtemezdik. Hem sayıları az, hem sonra onları da memnun etmek çok zor. Aklımıza siz geldiniz. Siz hem Afrika, hem Avrupa boku yemeye, yani ikili bok yemeye, alışıksınız. 

Sonra Afrika’da çok işsizlik var. Oraya, Birleşmiş Milletler değil Dağınık Milletler de yardım etse, Afrika’nın durumu zor düzelir. Gidiş kötü. Çölleşmeye doğru gidiyor. Bu gidişle orda ne ot, ne hayvan, dolayısıyla, ne de bok kalacak. Sizler de aç kalacaksınız.

Biz sizi, Avrupa’ya giderken olduğu gibi, işin içine Mafya’yı sokarak götürmeyeceğiz. Para mara  da almayacağız. Gemilerle götüreceğiz. Orda siz bokböcekleri için tam bir bok cenneti var. Siz de rahat edeceksiniz, çocuğunuz çoluğunuz da ve dolayısıyla biz de. Sizlere kolaylıkla oturma izni, yurttaşlık da veririz. Sonra, istediğiniz zaman Afrika’daki yakınlarınızı da getirtebilirsiniz oraya.

Bu güzel konuşmayı dinleyen Afrika’lı bokböcekleri aralarında konuşup öneriyi kabul ederler çünkü başka çıkar yolları yoktur. Nasıl olsa Afrika’da onlar için gelecek de kalmamışa benzemiştir.

                                                                                 

(Dikkat: Yukarda biraz abartılıp güzelleştirilerek olağandışı biçimde anlatılanlar, onlarca yıl önce okuyup not aldığım,  “Il Mondo Animale” başlıklı yapıtta okuduğuma göre, gerçekten olmuştur.

Avusturalya’lılar, Afrika’dan götürülen bokböcekleri sayesinde, hem hayvan boku hem de ona bağlı pek çok hastalık açısından çözüm bulup rahatlamışlardır.) 

Standart

Atatürk’ü Kimler Neden Sevmezler?

Yurtiçinde, yurtdışında, sanki Atatürk’ün “Gençliğe Söylevi”nde öngürdüğü (biçimde), iç ve dış düşmanlar elele vermiş, çıkarlarını birleştirip işbirliği yapıyor gibi, bugün, ne olursa olsun, bütün güçlüklere, bütün sorunlara karşın, gene de, yeryüzündeki  “en büyük, en güçlü Türk Devleti”ni, köhnemiş, her yanı dökülmüş, başı bile düşmanla işbirliği yapan, Osmanlı Devleti’ndeki artık sonu geldi denen, bütün düşmanların ya tümüyle yoketmeyi ya da Orta Asya’ya geri döndürüp yeniden Ergenekon’a kapatmayı tasarladığı,“Türk’ü can çekiştiği ölüm döşeğinden kaldırıp” kuran, ona “Türklük kimliğini, kişiliğini yeniden kazandıran”, yaşadığı dönemdeki kimi ülkelerin yöneticileri uluslarının elinden özgürlüklerini alıp diktatörlük kurarken, ona, özgürlüğüyle birlikte, “Cumhuriyet yönetimi”ni getiren, “belki bin yıldır hor görülmüş, aşağılanmış, anamız, bacımız, eşimiz, kızımız, Türk kadınına, bırakın dünyayı, Avrupa’da bile, pek çok ülke kadınından önce bütün haklarını veren”, “yeryüzünün gelip geçmiş dillerinden en eskilerinden, en varsıllarından, bence en güzeli, Türk Dili’ne gerçek yerini veren, Atatürk’e, onun ayağının tozunu silmeye, ayağının altında solucan olmaya, bile yaraşır olmayanlar dil uzatıp, saldırıp duruyorlar.

Neden Atatürk’e saldırmak gereğini duyuyorlar? Bilindiği gibi “meyvesiz ağaca kimse taş atmaz”! Atatürk’ün meyvelerinden yalnızca en önemlilerini yukarda saydık. Hangi sağduyulu, aklı başında, dengeli, soyunda Türk’lük olduğu kuşkusuz, önce başkalarını, yabancıyı değil Türk’ü düşünen, yalanı değil doğruyu her  şeyin üstünde tutan, kişi, yukarda sayılanları bile bile, bunu yapabilir?

Yapabiliyorsa, bizce, bunu, gerçekte Atatürk’ü sevmediği için değil, ona karşı, ona düşman, olduğu için değil, “Türk”e, “Türk’lük”e, “Türkiye”ye karşı, düşman olduğu, onları, kendi çıkarları doğrultusunda, çökertmek istediği içindir.

Bunun böyle olduğu şundan da anlaşılabilir. Bu gibi kişiler ya da düşmanlar yalnızca Atatürk’e, onun yaptıklarına, dil uzatmıyorlar, saldırmıyorlar, uzatıp saldırmakla kalmıyorlar, aynı zamanda, Türk’ü, Türklüğü, Türkiye’yi ayakta tutan Türk Ordusu’na, Türkiye’ye, Türkiye’nin bütünlüğüne de saldırıyorlar, Atatürk’le birlikte bunları da, bu değerleri de yıkmak için çabalayıp, çırpınıp duruyorlar.

                                                                      

Atatürk’e Rum, Yunanlı dil uzatır, saldırır çünkü Atatürk olmasaydı, onlar, ellerinden gelseydi bütün Trakya’yı, Avrupa ve Asya yakasındaki İstanbul’u, Anadolu’nun tümünü değilse bile büyük bir bölümünü eline geçirip yaklaşık beşyüz yıldır yeniden düşledikleri Yunan İmparatorluğu’nu gerçekleştireceklerdi. Bu düşleri Atatürk yüzünden suya düştüğü için onlardan bu açıdan her türlü, sözle de olsa, saldırı gelmesi şaşırtmaz. Yunan başbakanı Türkiye’ye geldiğinde Atatürk’ün anıtkabirini ziyaret ettiğinde Yunanlı bir gazetenin ya da gazetelerin, ağır sözler yazdığını okuduk.

Başka bir Yunanistan bakanın 1990’lı yıllarda bir İtalyan gazetesinde Türkler konusunda kullandığı çok daha ağır sözlere tepkimi yazılı olarak gösterdiğimi de ekleyeyim.

Atatürk’e Ermeniler dil uzatır, saldırır çünkü, Yunanlılar gibi onlar da, Çukurova ile birlikte, Anadolu’nun büyük bir bölümünde, “Büyük Ermeni Devleti”ni kurmayı düşlüyorlardı. Bu düşleri Atatürk’ün ortaya çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’in kurmasıyla gerçekleşememiştir. “Küçük Ermenistan” devletiyle yetinmek zorunda kalmışlardır.

Atatürk’e, o zamanlar kendisiyle birlikte ortak düşmana karşı çarpışmışlarsa da, Kürtler dil uzatır saldırır, çünkü Atatürk olmasaydı, şimdiyedek bir türlü gerçekleştiremedikleri, bu nedenle de Amerikan güdümünde gerçekleştirmeyi düşündükleri, tarihteki ilk “Kürt Devleti”nin çekirdeğini atacaklardı.

Atatürk’e Araplar dil uzatır, saldırır çünkü müslüman geçinen Araplar, daha o zamanlar, gavur dedikleri, İngilizlerle işbirliği yapıp onların güdümüne girmişler, bir daha da onların güdümünden çıkamamış, şimdi de aynı İngilizlerin yeğenleri Amerika’lıların güdümünde sürüm sürüm sürünmektedir. Atatürk Türk’ü tümüyle Arap’laşmaktan kurtarıp ona kendi, Türklük kimliğini, kişiliğini yeniden kazandırmıştır.

Atatürk’e İngilizler …

Atatürk’e dinciler dil uzatır saldırır çünkü …

Atatürk’e o zamanın Avrupa’sının, şimdiki, toplumların, ulusların çıkarlarını değil de yalnızca para babalarının çıkarlarını düşünen  Avrupa Birliği’nin epeyce ülkesi dil uzatır, saldırır çünkü…

Atatürk’e komunistler dil uzatır, saldırır çünkü … sonunun nasıl biteceğini öngördüğü…

Atatürk’e naziler, faşistler dil uzatır, saldırır çünkü Türk’ü, Türkiye’yi sonunun nasılı biteceğini öngördüğü ırkçılık düzenine sokmamıştır.

Atatürk’e ağalar, zenginler, köleciler, sömürücüler …

Atatürk’e, toplumların, ulusların, dolayısıyla Türk’lerin de bilgisiz kalıp sömürülmesini isteyen bulanık suda balık avlayan sömürücüler …

                                                                      

Standart

Özgürlük Bilgesi Tyana’lı Apollon 

Tanrı ve peygamberler. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, Tanrı, her şeyle birlikte, insanoğlunu da yaratır. Fakat, sonra, bir şeyleri unuttuğu ya da öngörmediği aklına gelir. Ve, bu nedenle, o gibi eksiklikleri gidermek, insanoğlunu daha iyi kılmak, amacıyla, ara sıra, Cebrail’i, peygamber olarak seçilen kişilere, ek bilgileri götürmekle görevlendirir.

Tanrı’nın yetersiz postacıları. Postacı melek de, her zaman olmasa da, ara sıra, Tanrı’nın kendisine verdiği bilgiyi götüreceği kişiyi şaşırır. Bununla ilgili olarak yazılıp söylenen en önemli olayı burda vermiyoruz.

Kazananlar, kazanamayanlar. Tyanalı Apollon’un da şansı bu açıdan yaver gitmemiş. Ancak, bu, Tanrı’nın postacı meleğinin yanlışa düşmesi ya da yetersizliği nedeniyle değil, gene Tyanalı bir köylünün dediğine göre, şu yüzden olmuştur: Hazreti Musa, Hazreti İsa, Hazret’i Muhammed’i destekleyenler kazandıkları halde, Tyanalı Apollon’u tutanlar böyle bir yarışı kazanamamışlardır. Onu destekleyenler arasında, en azından, M.S. II. yüzyılda hüküm sürmüş, Roma İmparatorlarından, Settimio Severo ve karısı Julia Domna vardı. Ne var ki bunlar başarılı olamamışlardır. Başarılı olsalardı, belki, bugün, II. Binyıl Kutlaması’nı, yalnızca, Hazreti İsa için değil, Tyanalı Apollon için de yapmak gerekecekti. Gerçekten de çok yazık olmuş, çünkü, şimdiye dek hiçbir kadın peygamber ortaya çıkmadığına göre, hiç olmazsa, kadın-erkek eşitliği açısından, Tyanalı Apollon, bir kadının, (korkutucu bir yaradılışta olsa da), Julia Domna’nın, desteğiyle peygamber olacaktı.

Peygamber olabilmek için gerekli nitelikler. Tyanalı Apollon’un, peygamber olabilmek için, gerekli bütün nitelikleri vardı. Bütün peygamber adayları gibi, doğuşu da bir mucize biçimindeydi. Uzun boylu ve (yaşlıyken bile) güzeldi. (Yürekliliğini gösterme bakımından önem taşıyan) Uzun saçları vardı. (Ancak bu özelliği, onun  “kel bilgeler” arasında yer almasına engel olmuştur.). Çok güzel konuşurdu. 21 mucize yapmıştı (İmparator Vespasiano’ya, Meryem adlı bir bakireden, İsa Peygamber’in doğacağını, dolayısıyla hıristiyanlığın ortaya çıkacağını bile söylemiştir.) Olağanüstü gücü, insanüstü yetenekleri pek çoktu. (Doğa güçlerini tanıyarak ve maddeden yararlanarak ortaya koyduğu) Tılsımları, evrenin kimi bölümleri üstünde etkili oluyor, su basmalarını, kasırgaları önlüyor, depremleri durduruyordu (günümüzde de çok yararlı olurlardı kuşkusuz). Kendisini büyücülükle suçlayanlara şu karşılığı veriyordu: 

“Büyücüler yalancı bilgelerdir. Onların bilgisi, kimi kişilerin saflığına ve aptallığına dayanmaktadır. Bunları izleyenlerin hepsi para düşkünüdür, para avcısıdır. Siz, benim elimde, hangi zenginliği gördünüz?”

Onun sık sık yaptığı yakarı şuydu: “Tanrım, bana az ver! Ve hiçbir şey arzu etmeyeyim!”. Bilgisini herkese dağıtıyordu. Ne zenginlerin kapısına koşuyor ne de güçlülerin koltuğu altına sığınıyordu. Paraya değil, bilgiye can atıyordu. Şöyle diyordu:

“Yardımıma başvuran toplumlara büyük yararlarım olmuştur …. Benden, hastaları iyileştirmemi … şiddetin kökünü kazımamı, yasaları güçlendirmemi … istiyorlardı. Bütün bunlar için, benim dilediğim karşılık, onların, önceki durumlarından daha iyi olduklarını görmekti …..!”.

Gönüllü bekarlık. Hazreti İsa gibi, o da bekarlığı seçmişti. Ancak, kimi iftiracılara göre, kadına düşkündü ve sevgi yüzünden düş kırıklığına bile uğramıştı. Fakat, bu gerçek bile olsa, kimi peygamberlerin aldıkları pek çok kadın ve karı gözönüne alındığında, hiç de önemli değildi.

İlk ve tek bitkici (etyemez) peygamber. Sözün tam anlamıyla, gerçekten, tek bitkici (etyemez) peygamber olacaktı. Şöyle diyordu:

“İnsanlar için, toprak her şeyi üretmektedir. Fakat, kişiler, toprağın çığlıklarını duymamış gibi, giysi ve besin elde etmek amacıyla, kılıçlarını hayvanlara karşı bilemektedir.”.

“Arı” olmadığı ve “beynin çalışmasını ağırlaştırdığı” gerekçesiyle, etle beslenmiyordu. Kan görmekten kesinlikle tiksiniyordu. “Elimi kana bulasaydım, ne denli bir saçmalık yapardım bilemezsiniz…” diyordu. “…. Öyle yapsaydım, Tanrı’nın sesi, beni, arı olmayan bir yaratık gibi, bırakır giderdi….”.

Ezop’u beğeniyordu çünkü  “onun yapıtı, insanların sevgi ve ilgisini hayvanlar üstüne çekiyordu” ve ayrıca “onun öyküleri kişiyi bilgeliğe doğru götürüyordu”. Söğüt dallarından kendisi için ayakkabı örüyordu. Kuru meyve, sebze, çirişotu gibi arı yiyeceklere besleniyordu.

Hayvan derisinden yapılmış giysileri değil, keten giysileri giyiyor ve şunu söylüyordu: “Bununla örtünüp yatıldığında, insanın uykusu da arı olur. Böylece, görülen düşler, benim gibi yaşayan birisi için, gerçeğe daha yakındır.”.

Ölümü ya da ortadan yokoluşu. Hiçbir yerde mezarı yoktur. Yaşadığı sürece sık sık şunu söylemiştir:

“Göze çarpmadan yaşa! Bunu başaramazsan, hiç olmazsa, ölünce göze çarpma!”.

Apollon’un kişiliği. Hiçbir zaman, savaşı, şiddeti öğütlememiştir. Yaşamının temizliği, öğretisinin soyluluğu, ahlak açısından doğru kişiliği, hemen herkesi etkilemiştir.

“Her yerde öğrenilecek bir şeyler bulmayı ve bundan hep daha iyi olmak için yararlanmayı bilmiştir.”.

“Pek çok toplum, pek çok ülke, pek çok dinsel inanç görüp tanıdığı için, Tanrı konusunda, yüksek bir kavrama ulaşmıştı. Zamanına göre çok ileri görüşlüydü.”.

Şöyle diyordu:

“Gerçek bilgeliğin ilkeleri, diktatörlük boyunduruğu altında yaşamayı kabul etmez!”. İmparator Domiziano, onu aklamakla birlikte, yanında alıkoymak isteyince, onun gücünden, olağanüstü bir biçimde, kurtulup ortadan yok olur.

Bunun da anlamı şuydu: “Bedensel özgürlük olmadan, ruhsal özgürlük olmaz!”. Apollon’un, bilgelik açısından, ulaştığı ilerlemenin üstün sonucuydu bu!

Apollon’a karşı suçlamalar. Ona karşı öne sürülen suçlamalar çeşitli ve pek çoktur. İleri görüşleriyle birlikte, onu, imparatora karşı başkaldırmaya götüren, giysisi, ve, genellikle, yaşayış biçimi bile, saldırıya uğramıştır!

Yargılama. Onu ne olursa olsun mahkum etmek isteyen İmparator Domiziano’ya meydan okuyarak, başkalarını savunma amacıyla, kendisiyle ilgili yargılamayı ve tehlikeyi göze alıp Roma’ya bile gelmesi, kendisine, onu önceleri eleştirenlerin de sevgisini kazanmasını sağlamıştır. Apollon, konuşmaları ve kendisi açısından, bıraktığı izlenim nedeniyle, yargılamadan, kendisi suçlanacak yerde, imparatoru suçlayarak çıkmıştı!

Sonradan şunu söylemiştir:

“Diktatör, hep, kendisine dalkavukluk edenlerin sözlerine kulak vermiştir. Şimdi ise, kendisini eleştireni de dinlemiştir. Bu gibi olaylar, diktatörlerin yapısını allak bullak eder, onları öfkeden kudurtur!”.

Tyanalı Apollon’u tutanların yarışı kazanamamalarına gerçekten çok yazık olmuş! Kazansalardı, Apollon sayesinde, insanlık, “Özgürlük Dini”ne de, dolayısıyla, “dinin bile yeni bir boyutu”na, yani, (dinsel bile olsalar) her türlü diktatörlere ve diktatörlüklere karşı, “özgürlüğün savunulması”na da kavuşacaktı!

                                                                       …                    

(1) “Vita di Apollonio di Tiana” (Tyanalı Apollon’un Yaşamı), Dario Del Corno, 1978, Milano.

(2) Bu yazı, Prof. Dr. Asım Tanış’tan izin alınmadan ticari amaçla kullanılamaz!

Standart