Kemerhisar-Tyana, Adıyaman, Mumyası

Definecilik ve defineciler.

Defineciler eskiden de varmış. İşte Tyanalı Apollon’un, yaklaşık 1900 yıl önce, bu konuda birine söyledikleri:

Senin zenginliklerin, korsanlık veya öldürücü zehirler ya da çok eskiden yaşamış kralların mezarlarındaki altın ve hazineleri yağmalamak gibi, yasadışı işlerden geliyorsa, sen, yalnızca, yargılanmakla kalmamalı, öldürülmelisin de çünkü böyle bir zenginlik, iğrenç olduğu gibi, acımasızdır da!

Şu sırada, yeryüzünde, defineciliğin en çok yapıldığı yerler, arkeolojik açıdan en zengin üç yarımada yani Anadolu (Türkiye), Yunanistan ve İtalya’dır.

Bu üç ülkeden kaçırılan eskinin değerleri zengin ülkelerdeki para babalarının, ağaların özel konaklarına ya da kimi müzelere gitmektedir.

Kaçırılan bu değerlerin kaçırıldıkları ülkelere geri getirilmesi konusunda uluslararası anlaşmalar ve yasalar vardır. Ancak, böyle de olsa, hırsızlık, dolayısıyla, suç sayılan, bu definecilik olayı sürmektedir çünkü kişinin mayasında, öbür pis işlerin yanında, bu gibi iğrenç işle de uğraşmak vardır.

Eski Mısır, mumyalarıyla da ünlüdür. Anadolu’da da, Kapadokya’da da bulunan mumyalar sergilenmektedir.

Ancak basında çıkan fotoğraflara göre, Adıyaman mumyası, bugüne dek bu biçimde korunmuş pek  az mumyadan birisidir kanısındayım.

Dileğim Tyana kenti sınırları içinde bulunan bu mumya, başka yerlerde sergilenip oralara kazanç sağlamasın, bulunduğu yere, eskinin Tyana’sı Kemerhisar’a, kazanç getirecek bir duruma getirilsin.

2002 yılında, defineciler Örenardı’nda.

Ne yazık ki, dışardan gelen defineciler, Kemerhisar içindekilerin iğrenç işbirliğiyle, bir başka kaçak kazıyı gerçekleştirmişlerdir.

Kazı bekçisinin titizlikle izlemesi ve Örenardı yakınında oturan birinin verdiği bilgiler uyarınca oraya definecilerin gelip gündüz bile kazdıkları haber alınmıştı. Kazı başkanı, Jandarma komutanı ve kazı bekçisi ile birlikte gittiğimizde, definecilerin Örenardı’nda aşağı yukarı dört metre derinliğe indikleri, bizim geleceğimizi nereden sezdilerse, kim, hangi soyu bozuk, haber verdiyse, ceketleri ve kısa kürekleri bırakarak apar topar kaçtıkları görülmüştü. Bir şey bulup bulmadıklarını bilmiyoruz. Ancak bu olayda da inanılmaz, pis ilişkilerin, işbirliklerinin olduğunu daha o zaman sezmiştim. Jandarma karakolunun bizlerden alıp tutanağa geçirdiği bilgiler uyarınca, öbürleri ortaya çıkarılmasa da, Örenardı’nın bulunduğu yerin sahibi suçlu görülüp yargılanmış, o zamanın parasıyla 5 milyar (şimdiki parayla yaklaşık 5 bin) lira cezaya çarptırılmıştır.

Adıyaman Mumyası  (Kemerhisar “Adıyaman”ı Mumyası)

İki üç gündür, Niğde İli Bor İlçesindeki kasabamız, bence yeryüzünün en eski bin kentinden birisi, eskinin/geçmişin ünlü Tyana’sı, Kemerhisar, yerinde olarak, herkesi şaşırtacak bir haberle çalkalanıyor:

Kemerhisar’ın güneydoğusundaki, 5-6 km. ötede bulunan Adıyaman, ören yerinde bulunup, definecilerle  satılmaya çalışılırken, müşteri ararken, görevlilerce ele geçirilen “mumya”.

Edindiğimiz bilgilere göre, suç ortaklarıyla birlikte yakalanıp gözaltına alındıktan sonra, basında, yalnızca adının soyadının baş harfleri (H.G.) verilen, gerçekte, bütün Kemerhisar’lının kim olduğunu hemen anladığı kişi, 2018-2019 yıllarında, benim de, yasal olarak gereken taşınmaz mal bağışı yaparak kurulmasını  sağladığım, şu sırada da üyesi olduğum “Tyana Kültür ve Turizm Vakfı”nın başkanlığını yapmış, dolayısıyla eski önemli kalıntılardan anlayan bir kişidir. Vakıfla bir iki yıldır olan yasal bir sorun yüzünden kendisiyle, şu sırada vakıf başkanı olan kişiyle birlikte, geçen yaz Ağustos ayında, Kemerhisar’daki bahçemizde görüştük. Bu görüşmeyle ilgili yazım da var. ./..

Adıyaman. (Bilge Umar’a göre, olası anlamıLuvi dilinde: “Ana Tanrıça Ülkesi Toplumu”.)

Yetkili görevlilerin incelemelerinin alacağı, bence yerinde olması gereken kararları beklerken, 2001 yılında önce “yüzey araştırması“, 2002 yılında “kazı heyeti” olarak gelmesinde önayak olduğum, “Tyana Kazı Heyeti” ile birlikte, heyetin elindeki, çok güçlü teknik araçlarla, izin verilen bütün yörede yaptığı incelemelerin-araştırmaların da yapıldığı, benim de bulunduğum, yerler arasında, “Adıyaman” da vardır. Kazı yetkilileri, burasının çok önemli olduğunu, altında çok önemli kalıntılar bulunduğunu, burada da, kazı çalışmaları yapılmasını bana söylemişlerdi. Ancak onların burayla ilgilenmesi, 2002 yılı ile sınırlanmıştı.

Adıyaman’da, yeraltında-yerüstünde bulunan kalıntılarla ilgili olarak bildiklerimi sıralamak istiyorum:

-1) Tyana konulu, bence, en geniş, en değerli, bilgi dolu, 1995-2000 yıllarında yaptıkları yüzey araştırmasının ardından, iki ciltlik bir yapıtı, 2000 yılında, almanca olarak, Almanya’da yayımlayan, iki araştırmacıdan birisi, Dietrich Berges (öbürü: Johannes Nollè), yanılmıyorsam 1980’li yıllarda, define aramak amacıyla dinamitle uçurdukları “direktaş”ın, ünlü bilge Tyana’lı Apollon’un tapınağının kalıntısı olabileceğini ileri sürmüştü. Ancak, ben bir yazımda, bunun, M.S. 220’de Filostrato’nun yazdığı “Tyanalı Apollon’un Yaşamı” adlı yapıtta verilen bilgilere göre olanaksız olduğunu nedenleriyle göstermiştim. Burada da yinelemiyorum.

Ne olursa olsun, o direktaşı uçuran iki kişi, yaptıkları uğursuz iş nedeniyle, korkunç biçimde ölmüştür. Birisinin, ağabeyiyle kavga ederken yediği çivili darbe yüzünden başı kesilmiş, öbürü indiği bir kuyuda zehirli gazdan boğularak ölmüştür.

Kemerkapı’da Kazı Çalışmaları.

Dönelim eski Tyana’mıza, burada, Kemerkapı’da yapılan kazı-araştırmalarına. Gene bir yazımda ayrıntılı olarak verdiğim gibi, kazı başkanıyla ilke olarak anlaşamadığım için 2003 yılı sonunda ayrıldığım, “Tyana  Kazı Heyeti”nin Kemerkapı’da saplanıp kalması kuşku uyandırmıştır. 

2013 yılında, kazı başkanının sağlık sorunları nedeniyle kazı yapılamamış ancak onların çalışma yapması gereken aylarda, büyük bir olasılığa göre, uluslararası bağlantılı bir defineciler takımı, nasıl olduysa, kimsenin yüz-yüzelli metre ötedeki jandarmanın bile görüp duymadığı ya da görmezlikten geldiği, görmediği biçimde, gündüzlü geceli, 40-50 kişiyle, bilgisayarla çalışmış. Kemerkapı’nın tam karşısındaki apartmanın içinden, aşağıya doğru inen 17 metrelik kuyu, toprak altında, kazı alanının altında da, 30 metrelik yol açtırmıştır. Kazılan toprak geceleri traktörle başka yere götürülmüştür. Ancak yeraltındaki sular açtıkları çukura dolmuş, birkaç kişi boğulma tehlikesi geçirmiştir.

Kazı bekçisi, gelip bana da, bütün ayrıntılarıyla anlattığı gibi, definecilerin kaçak çalışma yaptıkları apartmana girince, alta inen kuyunun başında, bilgisayarla çalışan birini görmüş. O da buna “Buyur, kısmetinin üstüne geldin. Sen de katıl!” demiştir. 

Bekçi çıkıp jandarmayı uyarmış. Ancak gelen olmamıştır. Bunun üzerine Niğde Müzesi’ne telefon açmış, orada o gün, müzenin başında bulunan görevli Niğde’deki jandarmayı arayıp durumu anlatmış. Orası da zar zor, gönülsüz telefon edip Kemerhisar jandarmasına kaçak kazı yapılan yerdeki kişileri tutuklatmış, bunlar da Bor savcılığınca “Bir daha yapmamaları koşuluyla, adam başına 1054 lira ödetilerek” salıverilmiştir.

Kaçak kazı yapan defineciler arasında birisinin adı fransız, soyadı türkmüş. 

O sıralarda, yanılmıyorsam, müze müdürü olan görevliye sorduğumda, bana apartman içindeki, aşağı inen kuyunun ağzını beton kapakla kapattırdıklarını söylemişti.

Kemerkapı’daki kazı yerinin altına, yeraltından ulaşmayı tasarlayan defineciler, neye, kimden aldıkları bilgiye dayanarak bu kaçak çalışmayı yapmışlardır, 17 metre derinliğine, 30 metre enine boyuna. Böyle bir olay  ancak düş filmlerinde, genellikle hapisanelerden kaçma girişimlerinde görülür.

Bu konuyla ilgilenen yurtsever birisine, bu kaçak kazıya karışanlardan birileri açıkça gözdağı vermişlerdir. O da, görevli olduğu için, beylik tabancasını görünecek biçimde beline takarak sevgili Kemerhisar’ımız, Tyana’mız içinde dolaşmak zorunda kalmıştır.

Bu, söz konusu yazarlık yeteneği de olan kişi, kaçak kazıları konu edinen,  “Humam’ın Gizemi” adlı, çok ilgi gören bir roman da yazmıştır.

Armutlu Bağ.

Defineciler bu kez de Armutlu Bağ’la ilgilenmeye başlamışlar.

Bu yaz, birkaç ay önce, biri genç biri orta yaşlı iki kadın bizim Kemerhisar içindeki eski evde bulunan yeğenime başvurup benim Armutlu Bağ’da arsa satın almak istediğimi söyleyerek benimle görüşmek istediklerini bildirmişler. Sonra bana geldiler. O garip isteklerinin gerçekte benimle görüşmek için bahane olduğunu belirtip şunları anlattılar:

“(Yanılmıyorsam gene)  Ankara plakalı bir arabayla gelen, elinde bilgisayar olan birisi,  bizim bir yaşlı yakınımızın  Armutlu Bağ’da oturduğu evin altında hazine olduğunu, kazmak istediklerini söyledi. 

Bu durumda  ne yapacağımızı bilemediğimiz için size sorup bilgi almak istedik… Biz kendimiz kazamaz mıyız?”

Ben de kendilerine “Bu gibi kişilere kesinlikle güvenmemelerini, sözkonusu yerde kendileri kazı yapmak isterlerse Niğde Müzesi’ne başvurmalarını, orasının kendilerine izlenecek en doğru yolu göstereceklerini…” söyledim.

Son olarak da “Yaşlı yakınlarının kesinlikle oturduğu evin altını kazdırmak istemediğini belirtip” ayrıldılar.

Uyduyla gösterme.

Bir gün Kemerhisar’daki bahçemizin önünden geçen yolda, onarım için bıraktığım arabayı almak üzere otobüs beklerken, lüks bir araba yanıma geldi. Tanıdığım (ancak kendisiyle, yaptıklarıyla ilgili olarak çok kuşkulu şeyler söylenen) birisi vardı arabada. Beni Bor’a, Sanayiye götürmeyi önerdi. Bindim arabasına.

Nereden açıldıysa, bana, Kemerhisar’da toprak altındaki arkeolojik kalıntıların nerede olduğunun uydularla saptandığını  söyledi. 

Ben bilmiyordum. Demek ki o biliyordu. Bu da onun pis işlerle uğraştığının bir göstergesiydi.

Bu olaylar şunları düşündürüyor:

-1) Definecilerin, eskinin Tyana’sı, şimdiki Kemerhisar’a iğrenç ilgisi sürüyor ve sürecektir.

-2) Bu kişinin arabasının da, yanılmıyorsam, gene Ankara plakalı olduğunun ya da olabileceğinin ortaya  çıkması çok anlamlı.

-3) Buraların, yöremizin,  görevi eskinin kalıntılarını, değerlerini korumak olan yetkilileri bu gibi durumlarda bir şeyler yapabilirler mi?

-4)  Yapabilirler. Hem de nasıl! Yeter ki istesinler!  Yaşlı olsam da yardıma hazırım. 

Standart

Muharrem Ergin’in Arap abecesi konusunda, yaklaşık, 66 yıl önce yazdıkları. (*)

Yaşımın sekseni birkaç yıldır geçtiği bu günlerde, bende bulunan yapıtları düzenlerken, elime, o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, sayın Muharrem Ergin’in “Osmanlıca Dersleri” başlıklı, 1958’de yayımladığı yapıtı, yeniden karşıma çıktı.

O zaman üstünde durup durmadığımı bilmediğim, “önsöz”ündeki “Eski Yazı” bölümünü yeniden, titizlikle gözden geçirdim.

Onun burdaki düşüncelerinin üstünde o yıllarda durdum mu bilmiyorum. Pek sanmıyorum.

Şimdi durunca ne denli sevindim bilemezsiniz. “Geç olsun güç olmasın!” diyen atasözümüzün dediği oldu.

O zamanlar da “Osmanlıca’nın artık, yalnızca, belgesel değeri olabileceğini, bu amaçla, yalnızca üniversite eğitiminde, uzmanlaşacaklara, öğretilmesi kanısında”ydım. Şimdi de aynı görüşteyim.

Gelin birlikte ele alalım onun düşüncelerini.  (**)

                                           Eski  yazı (s.2-4):

Bu yazı Türklerin kullandığı en eski yazı olmadığı gibi, Türkler eskiden bu yazıdan başka yazılar da kullanmışlardır.

Bu yazının en doğru adı “Arap harfli (imli) Türk yazısı”dır.

Türkiye Türkçesinin yeni yazısı bugünkü Latin harfli (imli) yazı, eski yazısı da Arap harfli (imli) yazıdır.

Onun için Türkiye’de genellikle bu iki yazı kısaca “yeni yazı, eski yazı” diye adlandırılır.

Türklerce başlangıçtan bugüne dek geniş ölçüde kullanılan dört abece vardır. Bunlar “Orhun abecesi, Uygur abecesi, Arap abecesi ve Latin harfli (imli) abecedir.”..

Bunlardan başka, Türklerce, “Uygur abecesinin kaynağı olan Sogd abecesi, Mani, Brahmi, Süryani, Yunan ve İslav abeceleri de kullanılmıştır. Fakat bunlar değişik dönemlerde, kısıtlı alanlarda, kısıtlı topluluklarca kullanılan abeceler olup hiçbirisi genel abeceye dönüşememiştir…

Arap harfleri (imleri) Türklerin arasına İslamlıkla birlikte girmiş, onuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına dek bin yıla yakın bir sürece kullanılmıştır…

Türkçenin gerek alan gerek zaman bakımından en çok kullanılmış genel abecesi olan bu abece, en sonunda, 1928’de Latin harflerinin (imlerinin) alınmasıyla tarihe karışmıştır.

Bu abecenin Türkiye dışındaki kimi Türk topluluklarında bugün bir parçalama ve gerilik öğesi olarak şimdi de korunmaya çalışıldığı görülmekte ise de bunun Türk yazı düzeninin gidişi yanında hiçbir değeri yoktur. Arap harfleri (imleri) Türkçe için artık çoktan tarihin malı olmuştur.

                                                            

Türklerce çok uzun süre ve geniş ölçüde kullanılmış olmakla birlikte, Arap harfleri (imleri) Türkçe için hiç de elverişli bir yazı aracı değildi.

Nedenleri:

-1)Eski yazı, Arap harfleri (imleri) sağdan sola doğru yazılır.

-2)Eski yazı daha çok el yazısıdır…

-3)Bu abecede Türkçe için bir yandan gereğinden çok bir ünsüz (sessiz) kalabalığı, öte yandan birkaç ünsüzü (sessizi) bir tek imle karşılamak gibi yetersizlikler vardı.

-4)Ünlü (sesli) imleri ise Türkçe’nin zengin sesli düzenini karşılamaktan çok uzaktı. Türkçe’nin iki veya dört ünlüsü (seslisi) için bir tek harfi olduğu düşünülürse, bu abecenin Türkçe bakımından nasıl yetersiz olduğu kolayca anlaşılır.

-5)Biçim bakımından da Arap harfleri (imleri) iyi bir yazı aracı olmaktan çok uzaktır.

-a)Harflerin (imlerin) başta, ortada ve sonda ayrı ayrı biçimlere girmeleri yüzünden  büyük bir im kalabalığı ile karşılaşılır.

-b)Birçok harflerin (imlerin) biçimleri, gövdeleri aynı olup bunlar yalnızca noktaları ile birbirinden ayrılmaktadır.

-c)Harflerin (imlerin) kimileri sondan bitişmezler. Bu yüzden sözcükler ortalarından bölünür ve yazı içinde biçim bütünlüğü taşımazlar.

-ç)Büyük harf (im), küçük harf (im) gibi, harf (im) biçimleri, dolayısıyla   belirtici öğeleri de yoktur.

-6)Bütün bunlar bir abece için eksiklik sayılırlar. Bu eksikliklerden kimileri bu abecenin gelişmiş bir abece olmadığını gösterecek kadar büyüktür.

-7)Enver Paşa döneminde bir aralık harflerin (imlerin) sözcükte ayrı ayrı yazılmasına girişilmiş ancak bu düzen tutunamamıştır.

-8)Eski yazının yazım geleneği de Türkçe’ye hiçbir zaman uygun olmamıştır. Bu, abece ile ilgili bir eksiklik olmamakla birlikte, Türkçe’ye uygun bir yazımın kurulamamış olması da, ne olursa olsun, Arap harfli (imli) yazının yararına sayılacak bir ayrıntı değildir.

-9)Gerek bu eksik, düzensiz ve gelişigüzel yazım, gerek Arap harflerinin  (imlerinin) uygunsuzluğu ve yetersizliği, Türkçe’yi yüzyıllarca yarısı yazılıp yarısı yazılmayan, yazılan bölümleri de tam anlaşılır olmayan bir dil olarak tutmuştur.

-10)Bu yüzden Türkçe’nin tarihsel gelişme sürecini izlerken büyük güçlüklerle karşılaşmaktayız.

Yukardaki düşüncelerin için çok sağol, sayın Muharrem Ergin!

(*) (Muharrem Ergin. Osmanlıca Dersleri. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 285’ten genişletilmiş ikinci baskı. İstanbul 1962. Osman Yalçın Matbaası. Divanyolu Caddesi Ersoy Han.)

(Bendeki 1962 yılı baskısından, bu yapıtı da bana “Sema Çakın” adlı bir hanım vermiş, ne zaman, nedenle artık bilmiyorum.)

(**) Yazıda kullandığı sözcüklerin kimilerini elden geldiğince Türkçe’leştiriyorum) (**)

Standart

Kiminmiş?

Kiminmiş?

Küçükken
Çalmaya giderdik
Erikleri
Arka bahçesinden
Okulun.
Biz de yiyelim derdik
Kızdırmadan
Rahibeleri.

Yakalandık bir gün.
Sormayın
Hepimiz nasıl üzgün.
“Neden çaldınız?”a 
Ne karşılık verilir?
Olsa olsa 
Bahçe Tanrı’nın denilir.
	
Anlattılar ki bize
Kesin kesin:
O Bahçe,
Tanrı’nın değil
Rahibelerin!




Güvercin

Venedik’te bir güvercin vardı.
İki durak arasında hep yem arardı.
Bulup buluşturduğu bir iki çöple de
Kendine bir yuva kurmaya bakardı.

Venedik güzel bir yer.
Fırtına çıktı mı, sanma ki, sana mısın der!
Bir değil bin yuva olsa
Hepsini alır yerle bir eder.

Orayı denedi burayı denedi kuşumuz
Sanki varmış gibi bizim suçumuz.
Geldi penceremizin kuytu yerine
Dizdi çöplerini hiç kuşkusuz.

Gene de her bakışta korkardı bizden
Yeğ tutardı uzak durmayı gözden.
Bir de baktık ki kalkamaz yerinden...
Standart

Hammurabi’nin Yasaları

(Bilgi aktardığım kaynak: Costantino Andrea De Luca, İtalyanca: yılın 365 günü için, kısa kısa, birer ilginç olay, Roma, 2019, sayfa: 42-43)

M.Ö. 1752’ye doğru Hammurabi dikilitaşına 282 yasa yazdırmış. Bu yasalar çok çeşitli konuları kapsıyormuş.   

Bu konular, “kadınlara şiddet/kötü davranma, alışveriş (alım satım) hilelerinden (oyunlarından) tutun da, boşanmadan mirasa, evlilikte karı kocanın birbirini aldatmasından yapı alanındaki sorumluluklara dek varıyormuş.

Ancak Hammurabi, yargıçlar görevlerini yerine getirmedikçe bir şeye yaramayacağının bilincindeymiş.

O dönemde de adalet (yargı) “dokunulmaz” sayılan güvenilmez bir papazlar sınıfının elindeymiş.

Hammurabi bunların yerine devlete bağlı olarak görevlerini yapan yargıçlar getirmiş.

Bunların da yasaların gerektirdiği gibi davranmaları için aşağıdaki buyruğu “dikilitaş”a yazdırmış:

“Bir olayı inceleyip karar veren bir yargıç bu kararını yazılı olarak bildirecek. Kararında kendisinden kaynaklanan bir yanlış varsa, yargıç saptadığı para cezasının on iki katını ödeyecek.

Yargıçlıktan atıldığı kamuya duyurulacak. Bir daha da yargıçlık yapamayacak.”

Onun bu gibi yasaları Babil krallığına en parlak dönemini yaşatmıştır.

İnternette Hammurabi ve yaptıklarıyla, dolayısıyla yasalarıyla ilgili, dilimizde de, çok bilgi var.

Ancak bunlar arasında benim aktardığım ayrıntıyı göremedim.

Biz ortaokul ve lisede okurken de Hammurabi ve yasalarından söz ederlerdi etmeye de hiçbir zaman neler olduklarını, hangi konuları ilgilendirdiklerini söylemezlerdi.

Yukarda aktardığım buyruğu şimdi hangi uygar ülkenin yasalarında var acaba?

Standart

Aydın Bozuntuları Ya Da Aydın Geçinenler

Kendi ulusunun dilini küçümseyen, kendi dilini değil başka dilleri seven, üstün tutan, öne alan(lar)a, “gerçek aydın” değil, dense dense, ancak, “aydın geçinen”  ya da “aydın bozuntusu” denebilir.

Türk’ün değeri, İstanbul’u alması değil, Türklüğünün değerini bilmesidir, dilinin değerini bilmesidir. Onu bilmezse kendi de yıkılıp gider.

Osmanlı döneminde, bütün devlet yetkililerinin karşı oldukları dönemde bile, Türk toplumunun dili yenik düşmemiş, Türk ulusunun yardımıyla kendi yolunda ilerlemiştir, sözüm ona, aydınların/aydın geçinenlerin ilgisizliğine karşın.

Kendi dilini seven Arap’a, Acem’e, başkalarına saygım var. Ancak, kendi anadili Türkçe’yi değil, Arapçayı, Farsça’yı seven, tutan, savunan, kullananlara, Türkçe’yi küçümseyen, sözde Türk’e, kesinlikle değil!

Aydın geçinenlerin ya da aydın bozuntularının sorumlulukları:

-Her şeyden önce, “okumuş”, “aydın” kişiler çünkü ilkin onlar karşılaşıyor yakındığımız dillerin sözcükleriyle.

-Toplum değil.

-Türkçe’ye yığınla arapça, farsça, fransızca …. sözcük onların ağzıyla girmiştir.

-Belki toplum da bir şeyler almıştır  ancak aydınlarınkiyle karşılaştırılamaz bile.

Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğü.

Bir de, Türkçeyi kullananlardaki ikiyüzlülükten sözetmek gerek.

Daha doğrusu, sözde aydınların, dilcilerin ikiyüzlülüğünden.

Bu gibi kişiler, yazılarında, bilimsel yazılarında, pırıl pırıl, kimisinin “aşırı” diyebileceği, “aşırı” olarak tanımlayabileceği, bir (öz) Türkçe kullanırken, aynı titizliği, aynı özeni, kendi yaşamlarında, günlük yaşantılarında göstermiyorlar.

Türkçe’ye karşı olanların yaptıkları gibi, yabancı sözcükleri, eski ağır dili kullanmayı sürdürüyorlar.

Böylelerinin kaçına denk geldik, kaçını gördük, kaçıyla konuştuk.

Yazılarında “dilbilgisi” sözcüğü eksik olmazken, konuşmalarında, sürekli, “gramer”i kullanıyorlar. Yazılarında hep “sözlük” geçerken, konuşmalarında, “lügat” ağızlarından düşmüyor.

Demek ki bu işte bir de “gerçek içtenlik” gerek. Bu dil arılığına içten, yürekten, gönülden inanmış olmak, onu seve seve yapmak, kendi yaşamında da uygulamak gerek.

Değilse Osmanlıca’cıların yaptığı gibi olacak. Yazı dili başka, konuşma dili başka.

Belki de onların yaptığının tersi olacak.

Gösteriş, yabancı sözcük gösterişi, yücelme, yükselme duygusu.

Bütün bu “aşağılıktan kurtulma gösterileri”ne gerek yok gerçekte.

Kişi yabancı dil(i) biliyorsa onu yabancılarla kullanmalı, Türkçe’nin içine o ya da başka dillerden alarak soktuğu dört kuruşluk sözcüklerle değil.

O dili bilmeyen için, belki, anlaşılmazsa, ilginç gelebilir, belki onları kullananın çok bilmiş olacağını sanabilir. Ancak, anlaşılmayacağı için, hiç de sevimli düşmeyeceğini söylemeden edemeyeceğiz.

Türkçe’nin sözcük açısından varsıllığı.

Bildiğimize göre, Türkçe, en varsıl denilen, sayılan dillerden bile aşağı değildir, sözcük açısından…

Bu neden doğuyor?

  • Sözü edilen okumuşun, aydının, Türkçe konusunda yetersiz bilgisi olmasından.
  • Türkçeyi korumak gerektiğini bilmemesinden.
  • Duyduğu yabancı sözcükleri kullandığında aydınlığının, okumuşluğunun, bilgisinin daha da artmış olmayacağını bilmemesinden.
  • Gösteriş duygusuyla davranmış olmasından.
  • Dışalımcı (ithalatçı) kafasıyla davranmaktan.
  • Aldıkları sözcüklerin karşılıklarının Türkçe’de de olabileceğini bilmediklerinden.
  • Yabancı dilde duydukları sözcüklerin de, çoğu kez türetilmiş, (bir anlamda), uydurulmuş olduklarını bilmemesinden.
  • Aydın geçinenlerin ikiyüzlülüğünden.
  • Yoksul olanın Türkçe değil, aydın, bilim adamı olarak geçinip kendi anadili Türkçeyi bilmemesinden.
Standart

Kaplumbağa


  Ağır ağır
  Yaşayacaksın
  Bu dünyada.
  Ağır olacak
  Sevişmen bile.
  Yorulmayacak gönlün.

  Evin sırtında.
  Ayakların yeryüzü.
  Uzayacak yolların.
  Çiğneyip geçeceksin.
  Umursamadan.

  Görmeyecek kimseler
  Kışın
  Uyuduğunu bile.
  
  Bulacaksın
  Yüzyıllar sonra
  Yitirdin sandığın dostun…

  Aldırma
  Anlamazlarsa seni!
  Ne çıkar
  İnsan olmamışsan
  Bir kaplumbağaysan
  İnsan kılıklı
  Şu yaratıklar arasında?

(Ahmet Haşim’den esinlenerek)

Standart

NE DERSİN?

Aşk mı dedin
Sevgilim?
Kes ondan da
Bir dilim.
Yarısı senin.
Yarısı benim.
Koy üstüne
Peynir ekmek!
Aç kaldıkça yiyelim!

SEVGİLİDEN?

Bırak beni de cebine gireyim!

Kâğıt paraları bir bir seçeyim.

Çok para yoksa ne diyeyim?

Parasız herifi ben ne diye seveyim?

GİDERAYAK

Venedik göğü gibi gürleyip durma!

Korkutmaya çalışma boşuna beni!

Neysem neyim. Neysen nesin.

Anladık artık.

Ne söyleyeceksen söyle de

Bekletme beni!

İşim var işim. Hem de ne çok!

Üstelik geldi bi de çişim!

Standart

Tyana’lı Bedavacılar

(*O.V. Kanık’tan esinlenerek)

Bedava yaşıyor Tyana'lı bedava.
Devrimcilik bedava.
Bedava park devrimciliği bedava.
Kahvelerde, masa başlarında devrimcilik yapmak bedava.
Karıyı çalıştırıp parasını harcamak bedava.
Bedava beyler bedava.
Şenlikler, düğünler bedava.
Sünnet düğünleri, kabuk düğünleri, çük düğünleri bedava.
Çüke kına yakmak bedava.
Belediye kaldırımlarına kabak ekmek bedava.
Eski eserleri çalıp satmak bedava.
Evin altında kazı yapmak bedava.
Kazı yerlerinde yahmirli gibi dolaşmak bedava.
Tyana’nın bağını, bahçesini, tarlasını, toprağını sattırmak bedava.
Cıbaralık bedava, zilelik bedava.
Namuslu geçinip, hacca gidip, onun bunun kapısını taslamak bedava.
Onun bunun karısına kızına sataşmak bedava.
Bir kilo kömüre oy satmak, oy almak bedava...
Bedava beyler bedava.
Tyana’da bedava yaşıyorsunuz, bedava!

El

Bir el var ki tapınak önünde
Kediyi mendille okşar
Bir el var ki demirden
Sırtında hep yoksulun
Tapışlar durur onu.
İkisi de el.
Biri ince, korkak, titrek,
Titiz, uyanık,
Duyurur duygusunu bile kediye
Bir mendil ardında.
Öbüründe el,
Etli, dolgun.
El(in) kızı bu
Önünde tapınağın
Okşar mendille
Kimsesiz kediyi.
El(in) oğlu bu
Ardında, tepesinde
Herkesin


Demir eliyle
İndirmek ister
Demir yumruğunu
Tepesine ulusun
Ama
Onu da yapamaz.
Ağlatacak anasını, danasını...


Standart

Boşluk (1)

Boşluk değil beni korkutan,
Düşlerimi yıkan

Cennet cehennem değil
Beklediğim.

Bulsam sevinirim
Tanrı'yı bile.

Bir umut kapısıdır.
(Ekmek kapısı gibi).

Ya hiç yoksa? Ya hiç yoksa?
Boşluktur beni korkutan,
Boşluğun da ötesinde.


Boşluk. (2)

Tanrım, nedir bu aramızdaki boşluk?

Neden uzaksın bize böyle? Söyle!

Yalnızlık için mi yarattın bizi?

Öyle bir yalnızlık ki bu …

Sorma, zor anlatması.

Tek, büyük ve sonsuz.

Tıpkı senin gibi.

Her şey boş ve yalın

Bir sandıklarımız bile.


Neden Olsun

Belki diyorum
İnsan
Yaşayabilir de
Öldükten sonra.

Ama niçin
Yeniden girmek
Bütün o sıkıntılara?

Yetmez mi çektiklerimiz
Şu dünyada?
Yarı aç yarı tok kimimiz.

Nasıl olsa orda da
Bölük pörçük bir dünya var.
İyiler bir yana
Kötüler bir yana.
Cennet sana.

Cehennem bana.
Ye kana kana.
Yan kana kana.
Belki rahat ederim
Ammaa...
Nasıl güvenirim ?
..... (burasını atladım).
Ağlayacak gene
Bizim garip ana.

Öyle düzensiz,
Öyle güvensiz ki...





Standart

Avustralya’lı Bokböcekleri

Birkaç yüzyıl önce Avrupa’lılar Avusturalya’yı bulduklarında oraya, orda bulunmayan Avrupa hayvanlarından da götürmüşler. Bu hayvanlar zamanla çoğalmışlar, milyonları bulmuşlar. Ancak iş hayvanların çoğalmasıyla bitmemiş. Bu Avrupa’dan gelme hayvanların boku da dağlar gibi yığılmış. Adamlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Akıllarına Avusturalya’da bulunan iki yüz kadar bokböceği çeşidini toplayıp onlarla konuşmak, bilgi almak gelmiş. 

Hani insanlar toplanıp konuşurlar ya, öyle bir şey yapmışlar ve sormuşlar Avusturalya’daki bokböceklerinin temsilcisine. 

Avrupa’lıların sözcüsü başlamış:

-Ya kardeşim bokböceği, demiş, biz bir türlü anlamadık. Neden siz Avustralyalı bokböcekleri Avrupa’dan gelen hayvanların bokuna dönüp bakmıyorsunuz bile? 

Avusturalya bokböceklerinin temsilcisi şu karşılığı vermiş:

-Biz binlerce yıldır Avusturalya’daki, kanguru gibi, hayvanların bokunu, yerli boku, yani kendi bokumuzu yemeye alıştık. Bu boklar küçük top büyüklüğünde, kuru, tel tel boklardır. Biz onlarla ancak baş edebiliyoruz. Biz yabancı boku yemeye alışık değiliz. Sizin bokunuz yani Avrupa hayvanlarının boku bizim hiç görmediğimiz, alışık olmadığımız bir bok çeşidi. Yenilir yutulur cinsten bok değil. Sonra bir ineğiniz sıçtı mı dünya kadar bok sıçıyor. Kim bitirecek onu?

Kendiniz yiyin kendi bokunuzu. Daha doğrusu sizin Avrupa bokböcekleriniz yesin sizin boklarınızı. Biz onları tövbe yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Size bok yeme madalyası verelim.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Bok yeme madalyası verseniz de biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’dan gelme:

-Sizinle ikili bok yeme anlaşması yapalım.

Avusturalya’lı bokböcekleri temsilcisi:

-Alıştınız değil mi herkese, ikili anlaşmalarla kendi bokunuzu yedirmeye. Sizin bokunuz ikili anlaşmayla da, tekli anlaşmayla da yenilir yutulur boklardan değil. Biz sizin bokunuzu yemeyiz.

Avrupa’lı:

-Sizi ilerde Avrupa Birliği’ne de aldırabiliriz.

Avusturalya bokböcekleri temsilcisi:

-Avrupa Birliği’ne değil İkiliği’ne de aldırsanız, Avrupa Cenneti’ne sokacağınıza da söz verseniz, gene, biz Avrupa boku yemeyiz. Kendi bokunuzu kendi bokböcekleriniz yesin. Bokunuzun çaresine bakın. Haydi hoşça kalın. Biz dönüyoruz kendi işimizin başına, kendi yerli bokumuzu yemeye.

Avusturalya’nın Avrupa’dan gelme yeni ağası onların gittiğini görünce yeni yollar, yeni çözümler aramaya, düşünmeye başlar. 

Kendi kendine söylenir:

-Avrupa’dan da getirebilirim bokböceklerini ancak onların hem sayıları az, hem karınları tok. 

Tyana’da duyduğum bir söze benzer durumları: şallaan şişkinleri gibi. Onlar iş beğenmezler, bir sürü haklar isterler, emeklilik isterler, tatil parası, tatil yapmak isterler, sendika hakları isterler. İsterler babam isterler. Onlarla zor başa çıkılır. Ne yapsak ki. 

O böyle kara kara düşünürken aklına Kara Afrika kıtası gelir:

-Hay Allah, der, neden daha önce düşünmedim. Afrika bokböceklerinin gözleri Avrupa bokböcekleri gibi açılmış değil. Orda işsizlik çok. Bıraksan hepsi köhne gemilerle Avrupa’ya geçecek. Afrika’da ikibini aşkın bokböceği çeşidi vardır. Bunlar her türlü boku yemeye alışkındır. Afrika bokunu da yerler, Avrupa bokunu da. Yani ikili bok yemeye alışıktırlar. 

Kimisi bokun bileşimine, koyuluğuna, nemine, bulunduğu toprağın durumuna göre uzmanlaşmıştır bile. 

Hele hele, manda bokuna, taze boka dayanamazlar. Yüzlerce metre öteden mandanın osuruğunu duyup koşar yüzlercesi. Daha manda boku yere düşer düşmez beş on dakika içinde yer bitirirler. Fil bokuna binlercesi aç kurt gibi saldırıp bitiriverirler. Tam bize, Avusturalya’ya, göredir. Gidip onlara başvurayım.

Avusturalya’nn yeni ağası atlar gemiye, soluğu doğru Afrika’da alır. Afrika’nın uygun bir yerinde Afrika bokböceklerinin binlercesini, belki onbinlercesini toplayıp onlarla konuşur. 

Avrupa’dan gelme Avusturalya’lı yeni ağanın kendileriyle konuşmak istemesine önce şaşırırlar 

“Bayram değil seyran değil. Avusturalya’lı eniştemiz biz bokböceklerini niye öptü!” diye düşünerek. 

Sonra hepsi onu büyük bir dikkatle dinlerler:

-Dinleyin beni Afrika’lı bokböcekleri kardeşlerim. Sizleri bugün burada toplamamın nedeni şu: 

Avrupa’dan Avusturalya’ya götürdüğümüz hayvanların bokunu Avusturalya bokböceklerine beğendiremedik. Biz kendi bokumuza alışığız, kendi bokumuzu yeriz, Avrupa’lı boku yemeyiz dediler. 

Kendilerine bok yeme madalyası vermeyi, ilerde Avrupa Birliği’ne bile aldırmayı söz verdik. Nuh dediler peygamber demediler. Çekip gittiler.

Bunu duyan Afrika’lı bokböcekleri kendi aralarında konuşurlar:

-Bok da beğenilmez olur muymuş? Bok bulmuşlar da kılını mı yoksa kıllısını mı arıyor şallaan şişkinleri?

Adam sürdürür konuşmasını:

Avusturalya’da dağlar gibi bok birikti. Bokla birlikte hastalık yapan asalaklar, sinekler de çoğaldı. 

Ne yapacağımızı şaşırdık. Avrupa’dan da getirtemezdik. Hem sayıları az, hem sonra onları da memnun etmek çok zor. Aklımıza siz geldiniz. Siz hem Afrika, hem Avrupa boku yemeye, yani ikili bok yemeye, alışıksınız. 

Sonra Afrika’da çok işsizlik var. Oraya, Birleşmiş Milletler değil Dağınık Milletler de yardım etse, Afrika’nın durumu zor düzelir. Gidiş kötü. Çölleşmeye doğru gidiyor. Bu gidişle orda ne ot, ne hayvan, dolayısıyla, ne de bok kalacak. Sizler de aç kalacaksınız.

Biz sizi, Avrupa’ya giderken olduğu gibi, işin içine Mafya’yı sokarak götürmeyeceğiz. Para mara  da almayacağız. Gemilerle götüreceğiz. Orda siz bokböcekleri için tam bir bok cenneti var. Siz de rahat edeceksiniz, çocuğunuz çoluğunuz da ve dolayısıyla biz de. Sizlere kolaylıkla oturma izni, yurttaşlık da veririz. Sonra, istediğiniz zaman Afrika’daki yakınlarınızı da getirtebilirsiniz oraya.

Bu güzel konuşmayı dinleyen Afrika’lı bokböcekleri aralarında konuşup öneriyi kabul ederler çünkü başka çıkar yolları yoktur. Nasıl olsa Afrika’da onlar için gelecek de kalmamışa benzemiştir.

                                                                                 

(Dikkat: Yukarda biraz abartılıp güzelleştirilerek olağandışı biçimde anlatılanlar, onlarca yıl önce okuyup not aldığım,  “Il Mondo Animale” başlıklı yapıtta okuduğuma göre, gerçekten olmuştur.

Avusturalya’lılar, Afrika’dan götürülen bokböcekleri sayesinde, hem hayvan boku hem de ona bağlı pek çok hastalık açısından çözüm bulup rahatlamışlardır.) 

Standart