-Atatürk’ün Gençliğe Söylevi-

 Ey  Türk  Gençliği!

Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuza dek, korumak, savunmaktır!


 Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur.


            Bu temel senin, en değerli hazinendir.


     Gelecekte bile, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek, iç ve dış kötü amaçlılar olacaktır.

Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için, içinde bulunduğun durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!


      Bu olanak ve koşullar, çok elverişsiz olabilir.

Bağımsızlık ve cumhuriyetini amaçlayan düşmanlar, bütün yeryüzünde benzeri görülmemiş simgesi olabilirler.

Zorla ve hile ile kutsal anayurdun bütün kaleleri ele geçirilmiş, bütün gemi yapım yerlerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve ülkenin her bucağı gerçekten oların ellerinde olabilir.

Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, ülke içinde gücü elinde tutanlar, aymazlık ve şaşkınlık içinde bulunup, daha da kötüsü, ikiyüzlülük edebilirler.

Bu kişiler, kişisel çıkarlarını, yurda girmiş düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.


Ulus, yoksulluk, sıkıntı, yıkım içinde olabilir.


Ey Türk geleceğinin çocuğu!


İşte, bu ortam ve koşullar içinde de, görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır!


                  Sana gereken güç, damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır!


 (Mustafa Kemal Atatürk, 1927)


(Sözcüklerin kimilerinin öztürkçesi: Asım Tanış, 15.05.2025)

Standart

Tyanalı Apollon-Değişik Görüşlü Toplum


TOPLUMUN,  DOĞRU  YAŞAMAK  İÇİN,  DEĞİŞİK  GÖRÜŞLÜ BİR  UYUMA GEREKSİNİMİ  VARDIR. UYUM  İÇİNDE,  TOPLUMUN  İYİLİĞİ  İÇİN, DEĞİŞİK  DÜŞÜNCELER  DOĞACAKTIR.

İşte toplum konusundaki görüşü:

-Bir toplumu, tümüyle, akıllandırmak güçtür. Ancak, onu, yerine göre, açıkça, yerine göre sezdirmeden, düzelterek, insanların ruhuna, azar azar, ölçülü davranmayı yerleştirmek gerekir!

Toplumun, doğru yaşamak için, değişik görüşlü, bir uyuma gereksinimi vardır. Uyum içinde, toplumun iyiliği için, değişik düşünceler doğacaktır… Bununla, kendisiyle birlikte, silahlı sopalı çatışmaları da getirecek, değişik görüşleri demek istemiyorum. Uyumlu toplum yaşamının, gençleri eğitmeye, yasalara ve, konuşmada, eylemde, deneyimli kişilere gereksinimi vardır.

Bir kişinin öbüründen daha iyi bir görüş ileri sürmesi, bir kamu görevini … daha iyi yerine getirmesi, ya da çok güzel yapılar yapması gibi, kamu yararı açısından, birbirini geçmeye çalışma, yararlı bir yarışma, kamu yararına yönelik bir düşünceler bütünüdür…

Bence, herkes bildiğini ve elinden geleni yapmalı. Gerçekten de, bir kişi toplumu yönlendirmesi, bir kişi bilgeliği, bir kişi kamu yararına eliaçıklığı, birisi de sevimliliği, birisi suçlulara karşı sertliği ve ödün vermez davranışı, birisi de her türlü kuşkunun üstünde güvenilirliği ile beğeniliyorsa, toplum, eksiksiz bir dirlik içinde yaşar, daha doğrusu ayakta durur…

Şu gemide çalışanlara bakın: Kimileri kürek çekiyor, kimileri demir atıyor ya da alıyor, kimisi yelkenleri açıyor, kimisi geminin önünde ve ardında duruyor. Ancak, onlardan bir teki bile yaptığı işi bırakacak ya da denizcilik sanatının kurallarına aykırı davranacak olursa, onların deniz yolculuğu bir felakete dönüşür ve hepsi kendisini bir fırtına içinde bulur. Böyle değil de, birbirinden daha kötü gözükmemek ve dolayısıyla birbirini geçmek için yarış edecek olurlarsa, bu gemi, varmak istediği limana ulaşacak, her zaman rahat ve iyi bir yolculuk yapacaktır…

Standart

İLAÇLARIN  DİLİ ya da ANLADIYSAM  FRANSIZ  OLAYIM  2 (*)

hipnoz: uyutma, uyku verme.

hipo….: düşük, alçak; (hipotansiyon: düşük tansiyon/kanbasıncı).

inhibe etmek: önlemek, engellemek, geçirmemek.

insomni: uyuyamama, uykusuzluk.

intra…..: …. arasın(d)a(n); (intravenöz: damardan, damara).

……it: (sonuna geldiği sözcükle ilgili hastalığı gösterir; örnek: gastrit: mide hastalığı/yangısı;

apandisit: körbarsak hastalığı/yangısı).

jinekoloji: kadın (hastalıkları) doktorluğu.

kardiyo ………: yürek (kalb)  ….(s)i4

karsinom: kanser (uru).

kastrasyon: iğdiş etme (edilme), bur(ul)ma.

kombinasyon: birlikte (birarada) kullan(ıl)ma.

kombine etmek: birlikte (birarada) kullanmak.

komponent: öge, parça.

konfüzyon: karışıklık, kafası karışma, bulanıklık.

konstipasyon: kabızlık, peklik, barsak tıkanması.

kontro…..: karşı …..

konvulsiyon: çarpın/tı  (-ma, -ış), titreme, çırpınma, debelenme.

koroner arter: yürek atardamarları.

kronik: yerleş/ik  (-miş, -ik), sürekli, sürüp gelen, süreğen.

laksatif: bağırsak(ları) yumuşatıcı, sürgün ilacı.

lezyon: ezik, yara.

libido: cinsel istek, kösnü, şehvet; (libido azalması: cinsel istek azalması).

lokal: yerel, bölgesel.

lumbago: bel, böğür…..

malarya: sıtma.

mental: akıl  ….(s)i4.

migren: yarım başağrısı.

mikotik: mantar(lar)ın yaptığı, mantar   …(s)i4.

miyalji: kas ağrısı.

multipl: kat(layan).

narkotik: uyuşturucu, uyutma (uyuşturma)  …(s)i4.

narkoz: uyuştur(ul)ma, uyuşukluk, uyutulma.

nevr….: sinir …..

nöro….: sinir ….(s)i4; (nörodermatit: sinirsel deri hastalığı).

nörolog: sinir (hastalıkları) doktoru.

obstruktif: tıkayıcı, tıkayan.

odonto….: diş  ….(s)i4.

odontoloji: dişbilimi.

oral: ağızdan, ağız  …(s)i4; (oral preparat: ağızdan alınan ilaç).

osteo….: kemik  ….(s)i4; (osteoporoz: kemik erimesi/delinmesi).

özofok: yemekborusu.

ödem: yangısız (hastalıksız) şiş.

paralitik: inme (felç)  ….(s)i4, inmeli, kötürüm.

parenteral: ağız dışı (yoldan) verilen.

patojen: hastalık yapan.

pediyatri: çocuk (hastalıkları) doktorluğu (bölümü).

pelegra: mısır (darı) hastalığı.

perforasyon: delinme.

periferik: çevre (dolay)  ….(s)i4.

permeabilite: geçirgenlik.

post…..:  …. sonrası.

potansiyalize etmek: güçlendirmek.

pre….: …. öncesi, ön………..

profilaksi: hastalıktan korunma.

pruritus: kaşıntı.

psikiyatri: ruh hekimliği (doktorluğu) (bölümü).

psişik: ruhsal.

reaksiyon: tepki.

reflu: geri (ters) akma.

renal: böbrek  ….(s)i4.

rino….: burun  ….(s)i4.

sensivite: duyarlılık.

sedatif: yatıştırıcı, sakinleştirici.

sekresyon: salgı.

semptom: belirti.

sendrom: belirtiler.

sirküle eden: dolaşan; (sirküle etmek: dolaşmak).

siyatalji: kalça (siniri) ağrısı.

siyatik: kalça siniri.

somnolans: uykusu gelme.

spesifik: belirgin, kesin.

stabilize etmek: ilerletmemek.

stoma….: mide …..

supportif: destekleyici.

stimülasyon: dürtü(kleme), uyarı, isteklen(dir)me, aç(ıl)ma.

sür….: …üstü, aşırı ….; (sürrenal; böbreküstü; sürdozaj: ölçüyü aşma).

tablet: sıkıt.

tansiyon: kan basıncı; (hipertansiyon: yüksek tansiyon/kanbasıncı).

taşikardi: yürek çarpıntısı, çarpıntı, yürek atışının hızlanması, hızlı yürek atması.

tendinit: sinir yangısı (hastalığı).

terapötik: iyileştirici, tedavi edici, tedavi etme  ….(s)i4.

tinnitus: çınlama, kulak çınlaması.

toksik: zehirleyici.

toksisite: zehirlenme, zehirlilik.

tolerans: kaldırabilme, kullanabilme.

tolere etmek: kaldırabilmek, kullanabilmek.

tonik: güçlendirici.

tonsilit: bademcik yangısı (hastalığı).

total: tüm, bütün.

trankilizan: yatıştırıcı.

trans….: …. arasın(d)a(n).

travm: yara, ezik; sarsıntı, örselenme.

travmatik: yara (sarsıntı)  ….(s)i4.

uterus: döl/yolu (-yatağı), rahim.

ülser: yara, deşik.

üroloji: bevliye, idrar yolları (hastalıkları) bilimi.

ürtiker: kurdeşen.

vagotoni: yavaşlat/ma  (-ıcılık).

vazokonstriktor: damar daralt/ıcı  (-an).

Yardımcı olabildiysek ne mutlu bize! Gelecek yazımızda buluşmak üzere, hoşça kalın!

(*) Bu yazımızı, ilaç dilinin sözcüklerini anlamadan ölüp, anlayabilme mutluluğuna erişemeden, öbür dünyaya göç edenlere adıyoruz. 

Standart

İLAÇLARIN  DİLİ ya da ANLADIYSAM  FRANSIZ  OLAYIM  (*)

1. Bölüm

(Bugün de güncelliğini, geçerliliğini yitirmediğinden, 1997 yılında “Yeşil Bor” gazetesinde çıkan yazımı yeniden vermek yararlı olur düşüncesindeyim.)

Kaç kişi, bir ilacı aldıktan sonra, kutunun içindeki ilaçla ilgili yazıyı okuyunca ne demek istediğini anlayabilmiştir? Çoğu kez sanki o yazının anlaşılmaması için elden gelen yapılmış gibidir.

Ara sıra bu konuyu kimi tanıdık doktorlarla da konuşup tartıştık. Hemen hepsi o yazılarda kullanılan ve anlaşılmayan sözcüklerin tıp terimleri olduğunu, değiştirilemeyeceğini, doktorların anladığını, bunun da yeterli olduğunu savunmuşlardır.

O yazılar doktorlar içinse, yazının başına, “Bu yazı ve içindekiler yalnızca doktorlar içindir. İlacı satın alan, sizin gibi, halktan kişiler anla(ya)maz, anlamasına da gerek yoktur! Anlayıp da ne yapacak?” diye bir uyarı konmalı. Böylece, kimse de, bunca para verip aldığı o ilacın ne olduğunu, neye yaradığını anlayabilmek ya da anlamamak için boş yere kafa patlatmaz.

Şimdi gelelim işin gerçeğine:

-1) İlaç kutularının içine, ilaçla ilgili olarak konan bilgi kağıdı, yalnızca doktorlar için değil, o ilacı satın alan herkesin okuması içindir. Çünkü, içinde, ilacın özellikleri, nitelikleri, yanında, kullanılışıyla ilgili bilgiler de verilmektedir. İlaçları yalnızca doktorlar satın alıp kullanmadığına ve kullanmayacağına göre (keşke hiç hastalanmasak da ne doktor ne de ilaç yüzü görmesek, buna karşılık doktorları ve eczacıları beslesek), onların anlaması yeterli görülemez, sayılamaz.

-2) İlaçlarla ilgili olarak kullanılan ve “anlaşılmaz” sözcükleri, terimleri, salt “tıp dili” deyip kestirip atmak, işin kolay ve baştan savma yönünü ele almaktan başka bir şey değildir. Öyle olunca, neden yalnızca fransızca biçimidir de ingilizce, almanca ya da italyanca biçimi değildir? Hele hele neden türkçe biçimi değildir? Bunların, öbür dillerde olduğu gibi, türkçe biçimleri, karşılıkları da vardır. Hem de nasıl!

-3) İlaç dilinde ya da tıp terimlerinde görülen, ve, yabancı sözcükleri, terimleri kullanmakta direnme, özellikle, çoğu yabancı dillerden gelme yazıları çeviren ve türkçesi konusunda kafa yormayı kesinlikle düşünmeyen kişiler yüzünden olmaktadır. Bu konuya titizlikle eğilen pek çok az kişinin çabası sorunu şimdiye dek çözememiştir. Bu gibi çevirileri yapan kişilerin çoğu Türkçe’yi iyi bilmiyor gibi. Sanıyoruz ellerinde yeterli bir sözlük de yok. Belki olan sözlükleri alıp karıştırmıyorlar bile.Önlerine ne gelirse Fransızca’da okunduğu gibi aktarıveriyorlar Türkçe’ye, işte o kadar.

İşte, elimizde, birkaç yazıdan alınan, bir iki anlaşılmaz örnek: “Mide ve duodenum ülserlerinin patojenlerinin natojenlerinde asidite en önemli faktördür.” “Asid sekresyonu azalırsa ülser iyileşir. Özellikle noktürnal asid sekresyonu azalırsa büyük önem taşır.”  “Aktif duodonal ülseri.”  “patolojik sekresyon.”  “plasma konsantrasyonları toksit etkisi.”  “Orbital ödem konjunktival kızarması, ürtiker.”  “Sinir sistemi, psikiatrik: parestezi konfulsion, psişik bozukluklar, anksiyete, depresyon, libido azalması, halüsinasyon.”  “Gastrik asit sekresyonu” “periferik arteriyelleri dilate ederek.” “Total periferik rezistans” “refleks taşikardi”  “Kardiyak yük” “normal ve iskemik bölgelerde koroner arteriyellerin dilatasyonu… Bu dilatasyon koroner arter spazm durumlarda …” “Koroner vasokonstriksiyon.” “Sistemik hipotansiyon.” “Nöral tüp defektleri, “ “Lokal akut (primer) enflamasyonun lokal mekanizmaları.” “Otoimmün reaksiyon” “Romatizmal enflamasyon” “Damar permeabilitesi”. “Lökosit endotel etkileşimi.” “Migren tedavi profilaksisi.”…

Bunların neresine türkçe dersiniz? Hangi dile benzediğini biz pek anlayamadık. Şunu Fransızca’da okunduğu gibi değil de yazıldığı gibi yazsalar, aktarsalar, hiç olmazsa fransızca deriz. Değilse ortaya ne idiği belirsiz, sevimsiz, anlaşılmaz bir dil çıkıyor.

-4) Pek çok alanda yapıldığı gibi, özellikle Latince ve Yunanca’ya dayanan, ilaç ve tıp sözcükleri, terimleri konusunda da, şimdiye dek tümüyle gerçekleşmemiş bir türkçeleştirme yapılabilir mi? Yapılabilir. Hem de nasıl! Türkçe düşünmek, yazıdan aktardığımız yabancı dille birlikte, Türkçe’yi de iyi bilmek, şimdiye dek çıkmış, uzman kişilerce yapılmış sözcükleri kullanmak yeter.

-5) Şimdi size, birkaç ilaç kutusunun içindeki kağıtlardan gelişigüzel seçtiğimiz kimi sözcükleri ve türkçe karşılıklarını veriyoruz abece sırasına koyarak. Bu karşılıkları, o yazıları yazanların da bildiklerinden kuşkumuz yok. Ya da bilmeleri gerekirdi. (Bu sözcüklerin nasıl oluştuklarını burda açıklamaya gerek görmüyoruz. Ayrıca, bu yazımızda, yalnızca Fransızca’dan, olduğu gibi aktarılan sözcükler ele alınacaktır. Fırsat buldukça, ilerde, başka sözcüklere de değinilecektir.)

absorbe: emil/miş (-en), sorul/muş (-an).

absorbe edilmek: emilmek, sorulmak, içine çekilmek.

absorbe etmek: emmek, sormak, içine çekmek.

absorbsiyon: em(il)me, sor(ul)ma, içine çek(il)me.

afinite: benzerlik.

ajan: etken.

ajitasyon: tedirginlik, heyecan, kafası karışma.

aktif: etkin, etkili.

aktivite: etki(nlik), çalışma.

akut: ağır.

alji: ağrı; (miyalji: kas ağrısı).

allerji: (vücutta görülen kızartı, kızarma, kabartı vs. gibi) tepki.

allerjik: tepki yapan (gösteren).

alopesi: kıl (saç) dökülmesi, kılsızlık.

analjezi: ağrı(yı) kesme (durdurma).

analjezik: ağrı(yı) kes/en  (-ici) (durdur/an, -ucu).

anestezi: bayıltma, uyutma.

anestezik: bayıltıcı, uyuşturucu.

anksiyete: sıkıntı, iç sıkıntısı, yürek darlığı.

anomali: düzensizlik.

anoreksi: yemeden (yemekten) kesilme, yemek isteksizliği.

anti….: …(y)e2 karşı,  ……… önleyici (kesici).

antiallerjik: tepki (allerji) önleyici, tepkiye (allerjiye) karşı.

antiemetik: kusmayı önle/yici (-yen) (durduran), kusturmayan.

antienflamatuar: yangı önleyici, iyileştirici.

antihipertansif: yüksek tansiyon (kanbasıncı) önleyici.

antikoagulan: pıhtılaşmayı önle/yici (-yen).

antipiretik: ateş düşürücü.

antiprüritik: kaşıntı ilacı, kaşın/tıya  (-maya) karşı kullanılan, kaşıntı önleyici, kaşıntı (kaşınma)…(s)i4.

anti(hi)staminik: damar daraltıcı.

aroma: (güzel) koku.

arter: atardamar.

asteni: güçsüzlük, yetersizlik, güçten düşme, kırıklık.

dental problem: diş sorunu.

depo edilmek: toplanmak, birik(tiril)mek, yığılmak.

depo etmek: toplamak, biriktirmek, yığmak.

depresyon: çöküntü.

dermat/it  (-oz): deri hastalığı.

dilatasyon: genişle(t)me.

dilate: genişlemiş; (- olmak) genişlemek.

dismenore: düzensiz aybaşı, aybaşı düzensizliği.

diüretik: işetici, çiş artırıcı (getirici).

diyabet: şeker (hastalığı).

diyare: sürgün, ishal.

doz: ölçü, ölçek.

dozaj: ölçü(yü) ayarlama (saptama); (sürdozaj: ölçüyü aşma, aşırı ilaç alma/kullanma).

duodenum: onikiparmak bağırsağı.

eliminasyon: at(ıl)ma, ele(n)me.

emülsiyon: çözelti.

endikasyon: kullanıldığı (kullanılması öğütlenen) yer: (kontroendikasyon: kullanılmadığı yer).

endike: kullanılır; (kontroendike: kullanılmaz).

endo…..: iç ….., içten ….., …. içinden,   ….d2e2n.

enfeksiyon: (mikroplu) hastalık.

enflamasyon: yangı, hastalanma.

enflamatuvar: yangılı, hastalanmış.

epigastrik: mide ağzı (üst karın bölgesi)  ….(s)i4.

epilepsi: sara, yilbik, tutarık.

ereksiyon: kalkma, sertelme.

eritrosit: alyuvar.

erüpsiyon: kabarık, uçuk(lama).

faktör: etken.

farmakoloji: eczacılık, ilaçbilim(i).

farmakolojik: ilaç (eczacılık/ilaçbilim) ….(s)i4.

fertilite: doğurganlık, verimlilik, üretkenlik.

fetus: dölüt, ana karnındaki çocuk.

fonksiyon: görev, işlev.

fotosensitif: ışığa (karşı) duyarlı.

gastro: mide, karın …..

gastrik: mide (karın) …..(s)i4;  (gastrik ülser: mide yarası, midede yara).

gastintentestinal: mide-barsak  ….(s)i4……….

gut: damla (hastalığı).

hallusinasyon: birşeyler görür gibi olma, sanrılama.

hematuri: kan işeme.

hepatik: karaciğer  (karabağır)  ….(s)i4.

hepatit: sarılık.

hiper: yüksek, aşırı; (hiperasidite: aşırı ekşime; hipersensivite: aşırı duyarlılık; hipertansiyon: yüksek tansiyon/kan basıncı).

hipnotik: uyutucu, uyku veren, uyutma  ….(s)i4.

Devamı haftaya…

(*) Bu yazımızı, ilaç dilinin sözcüklerini anlamadan ölüp, anlayabilme mutluluğuna erişemeden, öbür dünyaya göç edenlere adıyoruz. 

Standart

Çukurova’nın Büyükbaşlara Uğur Getirmeyen Irmakları

-1) M.Ö. 333 yılında Çukurova’ya inen Büyük İskender, bir ırmağın (Cidno)  (Tarsus Çayı’nın) buz gibi sularında yıkandığı için ağır hastalanmış, az kalsın ölecekmiş. 

İskender’in Çukurova’da uzunca süre kalmasını Dario onun korktuğundan böyle yaptığını sanmış.

Oysa bu onun bir hastalığı nedeniyle olmuştur.

Nerdeyse bir öykü sayılabilecek bu olayla ilgili olarak, bir kaynaktan (Plutarco, Koşut Yaşamlar, İskender ve Sezar, Milano, 2012) aşağıdaki satırları aktarıyorum:

Kimisine göre bu çok yorulduğundan, kimisine göre ise, Cidno ırmağının buz gibi sularında yıkandığı için ortaya çıkmıştır.

Doktorların hiçbirisi onu iyileştirmeye girişemiyordu, hastalığın hiçbir ilaçla iyileşemiyeceğini, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandığında, Makedonya’lıların kendilerini suçlayacağından korkuyorlardı.

Oysa (İskender’in doktoru olduğu gibi, çocukluk arkadaşı, Acarnaia’lı, Filippo (İskender’in arkadaşlarına ne denli güvendiğini göstermek amacıyla, yazar Plutarco bu olaydan sözetmiştir): 

O hastanın durumunun ağır olduğunu görüyordu ve, aralarındaki arkadaşlığa güvenerek kendisini başka çözüm olmadığından tehlikeye atıp, o durumdaki İskender’in yardımına koşmamanın yerinde olmadığını görerek, bir ilaç hazırladı ve İskender’i, savaş(abilmek)  için  bunu  içmesi  gerektiğine inandırdı.

Bu arada, Parmenione, cepheden (savaş alanından), İskender’e şunları içeren bir mektup gönderdi: Filippo konusunda kendine dikkat etmesi konusunda uyarıp şöyle diyordu:

Dario İskender’i öldürürse kendisine büyük armağanlar ve kızını da eş olarak vereceğine söz vermişti.


İskender mektubu okudu ve onu arkadaşlarından kimseye göstermeksizin yastığı altına koydu.

Filippo arkadaşlarıyla, bir  tasta ilacı getirince, İskender ona mektubu uzattı ve hiç kuşkulanmaksızın ilacı içti.

Ortada, ancak, bir tiyatroda görülecek, bir durum vardı: birisi mektubu okuyordu, öbürü ise ilacı  içiyordu; sonra birbirine bakıştılar ama aynı biçimde değil: dingin rahatlamış yüzü Filippo’ya olan sevgisini ve güvenini gösteriyordu:

Filippo ise kendisiyle ilgili bu suçlamadan dolayı öfkeden kuduruyor, bir  yandan, tanrılardan yardım diliyor, ellerini göğe kaldırıyor, bir yandan, yatağın üstüne kıvrılıp düşüyor, bir yandan da İskender’e korkmamasını, kendisine güvenmesini söylüyordu.

Bu arada ilaç, ilk anda, İskender’in gövdesini etkiledi, onun yaşam gücünü iyice kesti, öyle ki, sesi kısıldı, saçma sapan konuşmaya başladı, duyuları gerçekten sezilmez duruma geldi;

ama Filippo çarçabuk onu yaşama döndürdü ve İskender’in gücü yerine gelip Makedonya’lıların karşısına çıktı; bunlar onu görmedikçe üzüntüden kurtulamamışlardı.


-2) (A.İ.Beyhan, Tuana-Tuwana-Tyana, Ankara, Ağustos, 2005, s.66)

Halife Me’mun Tyana’da son durumu gördükten sonra Arabistan’a dönerken kardeşi Mu’tesim’le(Mutaasım’la), Toroslar’daki Şeker Pınarı’nda mola vererek eğleşmiştir. 

Ayaklarını dinlendirmek için soğuk suya sarkıtmıştır.

Canı taze meyve istemiş, postacısı hazırda olan iki sele  taze hurmayı getirmiştir.

Halife suyun içinde soğutulan hurmadan kardeşiyle birlikte çokça yemiş, üzerine buz gibi sudan kana kana içmiştir.

Ama az sonra rahatsızlanmış, ateşi yükselmiş, felç olup ölmüştür. Ölüsü (Cenazesi) Kilikia’nın (Çukurova’nın) başkenti Tarsus’a getirilip Hakman’ın evine gömülmüştür.

Standart

ALTUNHİSAR – KEMERHİSAR

İkisi de “hisar”. Birisi “altun”, birisi “kemer”. Önce Altunhisar’dan söz edelim.

Eski adları, bildiğimiz kadarıyla, Anduğu (Antigo), Ortaköy iken, yanılmıyorsak, ilçe olduğunda, “Altunhisar” olup çıkmış. Sanmam ki bu, orada altın çıktığından ya da bulunduğundan, verilmiş olsun. Bence, belki, yakınındaki Altınova benzeri, toprağı altın gibi verimli ya da orda oturanların yürekleri gönülleri “altın” gibi olması nedeniyle almıştır o adı.

2 Şubat 2010 günlü Hamle gazetesinde, sayımlar sonucu, verilen bilgilere göre, ilçe Altunhisar’ın nüfusu: 2799.

Altunhisar dolaylarında, 2006 yılından beri, benim 1962-66 yılları arasında, İtalya’da üniversiteyi okuduğum, Pavia Üniversitesi’nden gelen bir arkeoloji heyeti araştırma, inceleme yapıyor. İlk dört yıl “Güney Kapadokya’da, Kuzey Tyana Bölgesi’nde, Hasan ve Melendiz Dağları’nın Güney Yamaçları’nda”, yani geniş bir alanda, “Hitit Dönemi”yle ilgili kalıntıları araştıran heyet, bu yıl araştırmalarını, en kısa zamanda kazıya dönüştürebilmek amacıyla, Altunhisar’ın güneyinde, Bayat köyü yakınlarındaki “Kınık Höyük” üzerinde yoğunlaştırmış, yapılan jeo-radar ve jeo- manyetik görüntülemeler, M.S. 1300 yıllarından bu yana el değmemiş, verilen bilgilere göre, yaklaşık 4500 yıllık, höyüğün altında, en üst katlardan başlamak üzere, bölgenin geçmişine ışık tutacak, bilim dünyasıyla birlikte turizm açısından da, en kısa zamanda, kazı yapılarak günışığına çıkarılması gereken, çok önemli yapılar olduğunu teknik bakımdan da göstermiştir.

Yazılı kaynaklara göre, yaklaşık 4 bin yıl önce de büyük, yazısız kaynaklara göre, geçmişi, şimdilik 7.500 yıl, bence, yeryüzünün, belki, en eski, 500 kenti arasında sayılabilecek, bilinen en eski adı “Tuwanuwa, Tuhana, Dana, Tyana, Cristopoli (İsakent), (buna dayanarak verilmiş olması varsayılabilecek) Kilisehisar (halk ağzındaki biçimiyle Kisasar), yanılmıyorsam, 1910’da, İttihat ve Terakki döneminde, Roma çağında, M.S. I-II. yüzyıllarda yapılmış olmaları gereken su kemerleri nedeniyle, şimdiki adını almış. Bir kez, M.Ö. 750 yıllarına doğru, küçük de olsa, önemli bir Hitit krallığının başkenti, M.S. 370 yıllarına doğru Küçük Kapadokya’nın merkezi olmuş.

Bizans’lılara kalmaması için, Araplarca yıkılmış, ondan sonra da kendini toparlamamış, yerleşim yeri olmayı sürdürmüşse de.

Bucak olarak yüzölçümü, daha önceki yıllarda bize verilen bilgilere göre 500 km2’ye yakın. Yani, bırakalım Türkiye’yi, İtalya’daki kimi illerden bile büyük.

Ama keçi kuyruğu gibi bir türlü ne uzuyor ne kısalıyor. Bor’un yakınlığı nedeniyle, Bor’un peşinde soluk soluğa koşturmaktan kurtulamıyor, bir zamanlar eşeklerle Bor pazarına gidildiği gibi. Eskiden iki banka şubesi varken bugün bir tek banka şubesi bile yok. Ben başa geçersem bankaları geri getireceğim diyenler olmuş ama bunlardan yıllar geçtiği halde bir daha ses bile çıkmamış. Demek ki Bor’un beyleri Niğde beylerinden daha baskın çıkmış.

Unutmuyorum. Birinde Bor’lu bir arkadaşımın, “Sen de öncülük et de Kemerhisar’ı Bor’a bağlayalım!” demesi kafamı attırdı. “Kesinlikle böyle bir şeye bırakın öncülük etmeyi, bu gibi girişimlerin karşısına ilk çıkacak olan benim!” dedim.

2000 yılında o zamanın, gerçekten çok değerli valisi, sayın R.A. Öztürk ve topladığı yetkililerle görüştüğümüzde, bana şunları söylemişti: “Biz bir türlü Kemerhisar’ın altındaki eski Tyana kentinde kazı yaptıramıyoruz. Siz yardımcı olup yurtdışından bir şeyler yapabilir misiniz?” diye sormuştu. Ben de kendisine “Elimden geleni yapacağım!” demiştim ve benim yurtdışından, sayın valinin yurtiçinden, o zamanki Kemerhisar Belediye Başkanı, Dr. Bülent Ilgaz’ın Kemerhisar’dan çabalarıyla, İtalya’dan gelen arkeoloji heyeti 2001 yılında yüzey araştırması yapmış, 2002 yılında da kazı izni alıp çalışmalarına başlamıştır…

Ancak, bu açıdan da, üzülerek söylüyorum: Bana birkaç kişinin doğrudan yüzüme karşı söylediği gibi, Kemerhisar için sit alanı kararı, T.C. Kültür Bakanlığı Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca, 31.03.1995 gün ve 147 sayıyla alındığı, benim bu kararla, ne doğrudan ne de dolayısıyla hiçbir ilgim olmadığı halde, kimbilir hangi kirli çıkarlar/hesaplar uğruna, halk içinde, “Bu kararı Asım Tanış aldırdı, Kemerhisar’a, halka zarar verdirdi …” dedikoduları bilinçli olarak, sürekli olarak, yayılmış,dolaştırılmış, hatta son yıllarda, gene kimi kişilerin bana gelip doğrudan söyleyip sorduğu gibi, sözkonusu “sit alanı kararının kaldırılacağı, kaldırılması için başvurulacağı dedikoduları” söylentileri çık(arıl)mıştır!

Yazıklar olsun bunları ne biçimde olursa olsun yapanlara, bu yollara başvuranlara! Kemerhisar/Tyana gibi yeryüzünün geçmişi açısından gözbebeği kentlerden sayılacak, korunması gereken, bir yer için bu gibi söylentilerin yayılması bile hoş karşılanamayacak, neredeyse lanetlenecek bir davranıştır. Hangi yetkili yer, hangi kurul, hangi bakanlık, bütün dünya arkeologlarınca, bilim adamlarınca, korkunç biçimde, kınanacak böyle bir kararı almaya kalkışabilir bilmiyoruz. Sanmıyoruz, düşünemiyoruz da!

Kemerhisar’ın neden Altunhisar gibi, öbürleri gibi, bir ilçe bile olamadığı, hep keçi kuyruğu gibi kaldığı, geçmişi doğru düzgün bilmediği gibi, geleceği de bir türlü öngöremeyen, öngörmek istemeyen, gelecek için en küçük bir adım bile atmayan, atmaya istekli görünmeyen, Kemerhisar’lının, yeryüzünün, geçmiş açısından, bu gözde kentinin, onu belki de gene yeryüzünün üçüncü önemli merkezi konumuna getirebilecek, değerlerine neden, günlük, küçük çıkarlar yüzünden, sahip çıkmadığı, neden bunları koruyamadığı, korumayı bilmediği, korumak istemediği, sanırım anlaşılıyor. Öyle olunca da Altunhisar gibi, öbür yerler kolları sıvayıp canla başla çalışırken, ileri giderken, ilerlerken, onların ardından eziklik duygusu içinde bakıp duracaktır! Bununla da kalmayacak, paçaları sıvayıp “defineciliğe” (mumya ya da başka) sarılacaktır.

Başka ne diyebiliriz ki yazımızı, içimiz burkularak, “Kendi düşen ağlamaz!” atasözüyle bitirmekten başka?

Standart

Bilgelik


Bilgelik

Bence, dünyada en büyük kişi, “bilgeliği akla uygun olarak ve temiz amaçlarla uygulayan”dır.

Şöyle diyordu:  “Gerçek bilgeliğin ilkeleri, diktatörlük boyunduruğu altında yaşamayı kabul   etmez!”. “Bedensel özgürlük olmadan, ruhsal özgürlük olmaz!”.

Bilgelik konusunda şunları söylemiştir: 

Bilgelik onu tanıyan her şeye korku verir ama kendisi hiçbir şeyden korkmaz!

Bilgelik gerçekse acı vermez!


Benim gibi kişide akıl, ya acı duymaz, ya da, acıya, sona ermesini buyurur!


Gerçek bilge ne bildiğini eksiksiz bilir! 


Bilge gerçeği söyler ve kimseden korkmaz çünkü bu güç onun yapısında vardır!

Gerçeği söyledim diye beni hapse attılar! Gerçeği söylemeseydim başıma daha ne gelecekti sanki?

… her türlü gerçeğe karşın, yalan suçlamalarla ölüp, diktatörlere bilge gibi görünmek fırsatını vermek, çok büyük bir beladır!


Yöneticiye:


Ey yönetici, çok kötü yöneticilerden, nasıl yönetilmemesi gerektiğini öğrenmişsindir!


Yasa sana da geçerli olsun! Varolan yasaları çiğnemezsen, akıllı bir yasacı olursun!


..Elindeki salt güç karşısında titre, çünkü, böylece, onu ölçülü kullanmayı bileceksin!…

-Erdemiyle yücelen bir kişi, demokrasiyi en iyi yönetime dönüştürür. 

Bu durumda,  tek bir kişinin yönetimi, ortak yarara yönelik olduğundan bir halk yönetimidir…. 


Yükselenleri, ilerleyenleri ortadan kaldırma!…


Tyanalı Apollon  “Diktatörler, dalkavuklar, köleler ve özgürlük”.

Diktatörlerin gücünün ölümsüz olmadığını, korku vermesi nedeniyle, herkesten çok, onların yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermiştir.  


Apollon şöyle diyordu

Özgürlük bilgenin en yüksek ereğidir. Özgürlük için ölmek yasalarda vardır … 

Yakınları, çocukları, kendine olan saygısı için ölmeyi doğa buyurur. Bütün insanlar da, doğaya kendi istekleriyle, yasaya zorunlu olarak, uyarlar

Özgürlük bilgenin en yüksek ereğidir. 

Bilgelere, kendilerini verdikleri, ülküler için ölmek yaraşır. Bu ülküleri ne yasa ne de doğa ortaya koymuştur. Onları bilgeler, ruh güçleri ve yüreklilikleri nedeniyle uygularlar! 

Çiğnendiklerinde, bu ülkülerin savunulması için, bilge, ateşe, baltaya karşı gitmeyi bilmelidir çünkü bunların hiçbirisi bilgeyi yenemeyecek, onu yalanın kıskacına alamayacak ve bilge bütün bilgisine sıkı sıkı sarılmayı bilecektir.


Vahşi hayvanlar, diktatörler!

-Vahşi hayvanların her çeşidini gördüm fakat halkın diktatör siyasal hayvan dediği bu vahşi hayvanın kaç başı olduğunu bilmiyorum.”

-Diktatörlerin köleleri gibi, öyle alçak kişiler vardır ki bunlar en sevdikleri kişileri bile, onun emrine vermeye hazırdırlar çünkü onlar, korku yaratmayan şeyden korkarlar, korkulması gerekenden korkmazlar!

Ahlaksızlar, sapıklar, sömürücüler, erdemlilere hakaret yağdıran kıskançlar, kötüleri öven dalkavuklar, muhbirler, parayla alınıp satılan iftiracılar, kötülük üstüne kötülük yığarlar…

Onların yüzünden, demokrasi, bir diktatörlüğe dönüşür!….


      –İki çeşit diktatörlük vardır:

Neron’unki gibi olan diktatörlükler, kişiyi yargılamaksızın, ölüme gönderirler! Tiberio’nunki gibi olan diktatörlükler ise, kurbanlarını mahkemeye, yargıç önüne çıkardıktan sonra, ölüme yollarlar! Bunların ikisi de uğursuzdur!… 

Benimle ilgili yargılamadan kaçınacak olsam… yeryüzünün hangi köşesinde suçsuz gözükebilirim?

Neron korkusu yüzünden, yoldaşlarının sayısı 34’ten 8’e inip felsefeyi bıraktıklarında, Apollon, şu sözleri söylemiştir: 

-Neron’a korkutma gücünü veren tanrı, bana ondan korkmama gücünü vermiştir….  

Her türlü  gerçeğe karşın, yalan suçlamalarla ölüp, diktatörlere bilge gibi görünmek fırsatını vermek, çok büyük bir beladır.

Yeryüzü diktatörünse, saklanarak yaşamak değil, açıkta ölmek daha soylu bir davranıştır!

… Kendini iyi tanıyan bilge, halkı ürküten şeylerden korkmamalıdır…. Gerçek bir insan yapısını değiştirmez, kendisini köle yaptırmaz!…

Apollon, onu ne olursa olsun, mahkum etmek isteyen, Domiziano’ya meydan okuyarak, başkalarını savunma amacıyla, kendisiyle ilgili yargılanmayı ve tehlikeyi göze alıp Roma’ya gelmiş…. Konuşmalarıyla, kendisi suçlanacak yerde, İmparator’u suçladıktan sonra, olağanüstü bir biçimde, ortadan yok olmuştur, “Bedensel özgürlük olmadan ruhsal özgürlük olmaz!” ilkesine göre. Sonradan şunları söylemiştir: 

-Diktatör, hep, kendine dalkavukluk edenlerin sözlerine kulak vermiştir. Şimdi ise, kendisini eleştireni de dinlemiştir.Bu gibi olaylar, diktatörlerin yapısını allak bullak eder, onları öfkeden kudurtur!”.

Dalkavukların sesini duymak beni tiksindirir çünkü bu ses, gereksiz ve konuşma yeteneği olmayan kişilere özgüdür!


Tanrım, iyileri tanıyayım, kötüleri tanımayayım! Kötüler de beni tanımasın!

 –Kaynaklar:

1. Vita di Apollonio di Filostrato (Filostrato’nun ‘Tyanalı Apollon’un Yaşamı’), Dario Del Corno, Milano, 1978.

2. Turchia, i luoghi delle origini cristiane (Türkiye, hıristiyanlığın doğduğu yerler), L. Padovese, A. Dalbesio, O. Granella, F. Aliani, Parma, 1978, ss.325-327).

3. Turchia Vecchia e Nuova (Eski ve Yeni Türkiye), Milano, 1965, s.21.

4. Apollonios Tyanalı (Sargon Erdem), Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, cilt.3.,ss.240-242.

5. L’Islamismo (Müslümanlık), Toufic Fahd – Alessandro Bausani, Bari, 1991.

Standart

-A) –İtalya’dan  bir istek:

-İtalya’dan bana ayakta çalan radyo getirir misin?

-Oturarak ya da çömelerek çalan radyo olsa olmaz mı? (Teyp sözcüğünün Kisasarcası.)


-B) –Örnek oğullar:

-1) -Anasından Niğde-Kemerhisar otobüs bilet parasını isteyen oğul.

-2) -Anasından, “giysin diye verdiği”, kazağı geri isteyen oğul.

-3) -Anasından ev kirasını alan oğul.

-4) Kendisini doğurup büyüten annesini dövüp evden çıktıktan sonra birileriyle kavga edip öldürülen oğul.

-Bu oğul için anası şöyle diyormuş?

-Beni dövüp çıktığın için sevineyim mi

yoksa seni doğuran ana olduğum için ağlayayım mı?


-C) –Yanlış evlilik:

Yanlış evlilik, yanlış hesap gibi yapılmışsa, nikahtan hemen sonra da döner, yıllarca sonra da!


-Ç) –Oorupalı gızların gazannarı:

-Yoorum, Oorupalı gızların gazannarı deliimiş, dooru mu?

-Dooru, aba, doğru! Köögür gibi! Heç su durmuyor.


-D) –Evlenecek kız olan ev:

-1960’lı yıllarda, bir evde evlenecek kız olduğunda, kapıya bir “gönül resmi” asarlarmış.


-E) –Evlilikte aldatmanın cezası:

-1960’lı yıllarda, Hollanda’da bir köyde, evlilikdışı ilişki kuran kadınla erkek gübre arabasına bindirilip köyün içinde dolaştırılmış.


-F) –Kadınları sünnet:

-1960’lı yıllarda bir kadın bana şunu sordu:

-Sizde kadınları sünnet ederler mi?

-Etmezler!  Niye etsinler? Bizim kadınlarınki kabuklu değil ki?  Sizinkiler kabuklu mu yoksa?

-Yok, bizimkiler de kabuksuz. Afrika’da kadınları sünnet ederlermiş diye duydum da!

-Türkiye Afrika değil ki! Anladın mı şimdi?

-Anladım.


-G) –Türk Sezarı erkek:

-Dışarda işi olan bir kadın, kocasına yemeği hazırlayıp masaya koymuş, ne olduğunu da bir kağıda yazarak.

Kocası eve gelmiş. Kağıdı okumuş. Yemeği yemiş. Sonra kağıdın altına eklemiş:

-Geldim! Gördüm! Yedim!


Standart

Kemerhisar-Tyana, Adıyaman, Mumyası

Definecilik ve defineciler.

Defineciler eskiden de varmış. İşte Tyanalı Apollon’un, yaklaşık 1900 yıl önce, bu konuda birine söyledikleri:

Senin zenginliklerin, korsanlık veya öldürücü zehirler ya da çok eskiden yaşamış kralların mezarlarındaki altın ve hazineleri yağmalamak gibi, yasadışı işlerden geliyorsa, sen, yalnızca, yargılanmakla kalmamalı, öldürülmelisin de çünkü böyle bir zenginlik, iğrenç olduğu gibi, acımasızdır da!

Şu sırada, yeryüzünde, defineciliğin en çok yapıldığı yerler, arkeolojik açıdan en zengin üç yarımada yani Anadolu (Türkiye), Yunanistan ve İtalya’dır.

Bu üç ülkeden kaçırılan eskinin değerleri zengin ülkelerdeki para babalarının, ağaların özel konaklarına ya da kimi müzelere gitmektedir.

Kaçırılan bu değerlerin kaçırıldıkları ülkelere geri getirilmesi konusunda uluslararası anlaşmalar ve yasalar vardır. Ancak, böyle de olsa, hırsızlık, dolayısıyla, suç sayılan, bu definecilik olayı sürmektedir çünkü kişinin mayasında, öbür pis işlerin yanında, bu gibi iğrenç işle de uğraşmak vardır.

Eski Mısır, mumyalarıyla da ünlüdür. Anadolu’da da, Kapadokya’da da bulunan mumyalar sergilenmektedir.

Ancak basında çıkan fotoğraflara göre, Adıyaman mumyası, bugüne dek bu biçimde korunmuş pek  az mumyadan birisidir kanısındayım.

Dileğim Tyana kenti sınırları içinde bulunan bu mumya, başka yerlerde sergilenip oralara kazanç sağlamasın, bulunduğu yere, eskinin Tyana’sı Kemerhisar’a, kazanç getirecek bir duruma getirilsin.

2002 yılında, defineciler Örenardı’nda.

Ne yazık ki, dışardan gelen defineciler, Kemerhisar içindekilerin iğrenç işbirliğiyle, bir başka kaçak kazıyı gerçekleştirmişlerdir.

Kazı bekçisinin titizlikle izlemesi ve Örenardı yakınında oturan birinin verdiği bilgiler uyarınca oraya definecilerin gelip gündüz bile kazdıkları haber alınmıştı. Kazı başkanı, Jandarma komutanı ve kazı bekçisi ile birlikte gittiğimizde, definecilerin Örenardı’nda aşağı yukarı dört metre derinliğe indikleri, bizim geleceğimizi nereden sezdilerse, kim, hangi soyu bozuk, haber verdiyse, ceketleri ve kısa kürekleri bırakarak apar topar kaçtıkları görülmüştü. Bir şey bulup bulmadıklarını bilmiyoruz. Ancak bu olayda da inanılmaz, pis ilişkilerin, işbirliklerinin olduğunu daha o zaman sezmiştim. Jandarma karakolunun bizlerden alıp tutanağa geçirdiği bilgiler uyarınca, öbürleri ortaya çıkarılmasa da, Örenardı’nın bulunduğu yerin sahibi suçlu görülüp yargılanmış, o zamanın parasıyla 5 milyar (şimdiki parayla yaklaşık 5 bin) lira cezaya çarptırılmıştır.

Adıyaman Mumyası  (Kemerhisar “Adıyaman”ı Mumyası)

İki üç gündür, Niğde İli Bor İlçesindeki kasabamız, bence yeryüzünün en eski bin kentinden birisi, eskinin/geçmişin ünlü Tyana’sı, Kemerhisar, yerinde olarak, herkesi şaşırtacak bir haberle çalkalanıyor:

Kemerhisar’ın güneydoğusundaki, 5-6 km. ötede bulunan Adıyaman, ören yerinde bulunup, definecilerle  satılmaya çalışılırken, müşteri ararken, görevlilerce ele geçirilen “mumya”.

Edindiğimiz bilgilere göre, suç ortaklarıyla birlikte yakalanıp gözaltına alındıktan sonra, basında, yalnızca adının soyadının baş harfleri (H.G.) verilen, gerçekte, bütün Kemerhisar’lının kim olduğunu hemen anladığı kişi, 2018-2019 yıllarında, benim de, yasal olarak gereken taşınmaz mal bağışı yaparak kurulmasını  sağladığım, şu sırada da üyesi olduğum “Tyana Kültür ve Turizm Vakfı”nın başkanlığını yapmış, dolayısıyla eski önemli kalıntılardan anlayan bir kişidir. Vakıfla bir iki yıldır olan yasal bir sorun yüzünden kendisiyle, şu sırada vakıf başkanı olan kişiyle birlikte, geçen yaz Ağustos ayında, Kemerhisar’daki bahçemizde görüştük. Bu görüşmeyle ilgili yazım da var. ./..

Adıyaman. (Bilge Umar’a göre, olası anlamıLuvi dilinde: “Ana Tanrıça Ülkesi Toplumu”.)

Yetkili görevlilerin incelemelerinin alacağı, bence yerinde olması gereken kararları beklerken, 2001 yılında önce “yüzey araştırması“, 2002 yılında “kazı heyeti” olarak gelmesinde önayak olduğum, “Tyana Kazı Heyeti” ile birlikte, heyetin elindeki, çok güçlü teknik araçlarla, izin verilen bütün yörede yaptığı incelemelerin-araştırmaların da yapıldığı, benim de bulunduğum, yerler arasında, “Adıyaman” da vardır. Kazı yetkilileri, burasının çok önemli olduğunu, altında çok önemli kalıntılar bulunduğunu, burada da, kazı çalışmaları yapılmasını bana söylemişlerdi. Ancak onların burayla ilgilenmesi, 2002 yılı ile sınırlanmıştı.

Adıyaman’da, yeraltında-yerüstünde bulunan kalıntılarla ilgili olarak bildiklerimi sıralamak istiyorum:

-1) Tyana konulu, bence, en geniş, en değerli, bilgi dolu, 1995-2000 yıllarında yaptıkları yüzey araştırmasının ardından, iki ciltlik bir yapıtı, 2000 yılında, almanca olarak, Almanya’da yayımlayan, iki araştırmacıdan birisi, Dietrich Berges (öbürü: Johannes Nollè), yanılmıyorsam 1980’li yıllarda, define aramak amacıyla dinamitle uçurdukları “direktaş”ın, ünlü bilge Tyana’lı Apollon’un tapınağının kalıntısı olabileceğini ileri sürmüştü. Ancak, ben bir yazımda, bunun, M.S. 220’de Filostrato’nun yazdığı “Tyanalı Apollon’un Yaşamı” adlı yapıtta verilen bilgilere göre olanaksız olduğunu nedenleriyle göstermiştim. Burada da yinelemiyorum.

Ne olursa olsun, o direktaşı uçuran iki kişi, yaptıkları uğursuz iş nedeniyle, korkunç biçimde ölmüştür. Birisinin, ağabeyiyle kavga ederken yediği çivili darbe yüzünden başı kesilmiş, öbürü indiği bir kuyuda zehirli gazdan boğularak ölmüştür.

Kemerkapı’da Kazı Çalışmaları.

Dönelim eski Tyana’mıza, burada, Kemerkapı’da yapılan kazı-araştırmalarına. Gene bir yazımda ayrıntılı olarak verdiğim gibi, kazı başkanıyla ilke olarak anlaşamadığım için 2003 yılı sonunda ayrıldığım, “Tyana  Kazı Heyeti”nin Kemerkapı’da saplanıp kalması kuşku uyandırmıştır. 

2013 yılında, kazı başkanının sağlık sorunları nedeniyle kazı yapılamamış ancak onların çalışma yapması gereken aylarda, büyük bir olasılığa göre, uluslararası bağlantılı bir defineciler takımı, nasıl olduysa, kimsenin yüz-yüzelli metre ötedeki jandarmanın bile görüp duymadığı ya da görmezlikten geldiği, görmediği biçimde, gündüzlü geceli, 40-50 kişiyle, bilgisayarla çalışmış. Kemerkapı’nın tam karşısındaki apartmanın içinden, aşağıya doğru inen 17 metrelik kuyu, toprak altında, kazı alanının altında da, 30 metrelik yol açtırmıştır. Kazılan toprak geceleri traktörle başka yere götürülmüştür. Ancak yeraltındaki sular açtıkları çukura dolmuş, birkaç kişi boğulma tehlikesi geçirmiştir.

Kazı bekçisi, gelip bana da, bütün ayrıntılarıyla anlattığı gibi, definecilerin kaçak çalışma yaptıkları apartmana girince, alta inen kuyunun başında, bilgisayarla çalışan birini görmüş. O da buna “Buyur, kısmetinin üstüne geldin. Sen de katıl!” demiştir. 

Bekçi çıkıp jandarmayı uyarmış. Ancak gelen olmamıştır. Bunun üzerine Niğde Müzesi’ne telefon açmış, orada o gün, müzenin başında bulunan görevli Niğde’deki jandarmayı arayıp durumu anlatmış. Orası da zar zor, gönülsüz telefon edip Kemerhisar jandarmasına kaçak kazı yapılan yerdeki kişileri tutuklatmış, bunlar da Bor savcılığınca “Bir daha yapmamaları koşuluyla, adam başına 1054 lira ödetilerek” salıverilmiştir.

Kaçak kazı yapan defineciler arasında birisinin adı fransız, soyadı türkmüş. 

O sıralarda, yanılmıyorsam, müze müdürü olan görevliye sorduğumda, bana apartman içindeki, aşağı inen kuyunun ağzını beton kapakla kapattırdıklarını söylemişti.

Kemerkapı’daki kazı yerinin altına, yeraltından ulaşmayı tasarlayan defineciler, neye, kimden aldıkları bilgiye dayanarak bu kaçak çalışmayı yapmışlardır, 17 metre derinliğine, 30 metre enine boyuna. Böyle bir olay  ancak düş filmlerinde, genellikle hapisanelerden kaçma girişimlerinde görülür.

Bu konuyla ilgilenen yurtsever birisine, bu kaçak kazıya karışanlardan birileri açıkça gözdağı vermişlerdir. O da, görevli olduğu için, beylik tabancasını görünecek biçimde beline takarak sevgili Kemerhisar’ımız, Tyana’mız içinde dolaşmak zorunda kalmıştır.

Bu, söz konusu yazarlık yeteneği de olan kişi, kaçak kazıları konu edinen,  “Humam’ın Gizemi” adlı, çok ilgi gören bir roman da yazmıştır.

Armutlu Bağ.

Defineciler bu kez de Armutlu Bağ’la ilgilenmeye başlamışlar.

Bu yaz, birkaç ay önce, biri genç biri orta yaşlı iki kadın bizim Kemerhisar içindeki eski evde bulunan yeğenime başvurup benim Armutlu Bağ’da arsa satın almak istediğimi söyleyerek benimle görüşmek istediklerini bildirmişler. Sonra bana geldiler. O garip isteklerinin gerçekte benimle görüşmek için bahane olduğunu belirtip şunları anlattılar:

“(Yanılmıyorsam gene)  Ankara plakalı bir arabayla gelen, elinde bilgisayar olan birisi,  bizim bir yaşlı yakınımızın  Armutlu Bağ’da oturduğu evin altında hazine olduğunu, kazmak istediklerini söyledi. 

Bu durumda  ne yapacağımızı bilemediğimiz için size sorup bilgi almak istedik… Biz kendimiz kazamaz mıyız?”

Ben de kendilerine “Bu gibi kişilere kesinlikle güvenmemelerini, sözkonusu yerde kendileri kazı yapmak isterlerse Niğde Müzesi’ne başvurmalarını, orasının kendilerine izlenecek en doğru yolu göstereceklerini…” söyledim.

Son olarak da “Yaşlı yakınlarının kesinlikle oturduğu evin altını kazdırmak istemediğini belirtip” ayrıldılar.

Uyduyla gösterme.

Bir gün Kemerhisar’daki bahçemizin önünden geçen yolda, onarım için bıraktığım arabayı almak üzere otobüs beklerken, lüks bir araba yanıma geldi. Tanıdığım (ancak kendisiyle, yaptıklarıyla ilgili olarak çok kuşkulu şeyler söylenen) birisi vardı arabada. Beni Bor’a, Sanayiye götürmeyi önerdi. Bindim arabasına.

Nereden açıldıysa, bana, Kemerhisar’da toprak altındaki arkeolojik kalıntıların nerede olduğunun uydularla saptandığını  söyledi. 

Ben bilmiyordum. Demek ki o biliyordu. Bu da onun pis işlerle uğraştığının bir göstergesiydi.

Bu olaylar şunları düşündürüyor:

-1) Definecilerin, eskinin Tyana’sı, şimdiki Kemerhisar’a iğrenç ilgisi sürüyor ve sürecektir.

-2) Bu kişinin arabasının da, yanılmıyorsam, gene Ankara plakalı olduğunun ya da olabileceğinin ortaya  çıkması çok anlamlı.

-3) Buraların, yöremizin,  görevi eskinin kalıntılarını, değerlerini korumak olan yetkilileri bu gibi durumlarda bir şeyler yapabilirler mi?

-4)  Yapabilirler. Hem de nasıl! Yeter ki istesinler!  Yaşlı olsam da yardıma hazırım. 

Standart

Muharrem Ergin’in Arap abecesi konusunda, yaklaşık, 66 yıl önce yazdıkları. (*)

Yaşımın sekseni birkaç yıldır geçtiği bu günlerde, bende bulunan yapıtları düzenlerken, elime, o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, sayın Muharrem Ergin’in “Osmanlıca Dersleri” başlıklı, 1958’de yayımladığı yapıtı, yeniden karşıma çıktı.

O zaman üstünde durup durmadığımı bilmediğim, “önsöz”ündeki “Eski Yazı” bölümünü yeniden, titizlikle gözden geçirdim.

Onun burdaki düşüncelerinin üstünde o yıllarda durdum mu bilmiyorum. Pek sanmıyorum.

Şimdi durunca ne denli sevindim bilemezsiniz. “Geç olsun güç olmasın!” diyen atasözümüzün dediği oldu.

O zamanlar da “Osmanlıca’nın artık, yalnızca, belgesel değeri olabileceğini, bu amaçla, yalnızca üniversite eğitiminde, uzmanlaşacaklara, öğretilmesi kanısında”ydım. Şimdi de aynı görüşteyim.

Gelin birlikte ele alalım onun düşüncelerini.  (**)

                                           Eski  yazı (s.2-4):

Bu yazı Türklerin kullandığı en eski yazı olmadığı gibi, Türkler eskiden bu yazıdan başka yazılar da kullanmışlardır.

Bu yazının en doğru adı “Arap harfli (imli) Türk yazısı”dır.

Türkiye Türkçesinin yeni yazısı bugünkü Latin harfli (imli) yazı, eski yazısı da Arap harfli (imli) yazıdır.

Onun için Türkiye’de genellikle bu iki yazı kısaca “yeni yazı, eski yazı” diye adlandırılır.

Türklerce başlangıçtan bugüne dek geniş ölçüde kullanılan dört abece vardır. Bunlar “Orhun abecesi, Uygur abecesi, Arap abecesi ve Latin harfli (imli) abecedir.”..

Bunlardan başka, Türklerce, “Uygur abecesinin kaynağı olan Sogd abecesi, Mani, Brahmi, Süryani, Yunan ve İslav abeceleri de kullanılmıştır. Fakat bunlar değişik dönemlerde, kısıtlı alanlarda, kısıtlı topluluklarca kullanılan abeceler olup hiçbirisi genel abeceye dönüşememiştir…

Arap harfleri (imleri) Türklerin arasına İslamlıkla birlikte girmiş, onuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına dek bin yıla yakın bir sürece kullanılmıştır…

Türkçenin gerek alan gerek zaman bakımından en çok kullanılmış genel abecesi olan bu abece, en sonunda, 1928’de Latin harflerinin (imlerinin) alınmasıyla tarihe karışmıştır.

Bu abecenin Türkiye dışındaki kimi Türk topluluklarında bugün bir parçalama ve gerilik öğesi olarak şimdi de korunmaya çalışıldığı görülmekte ise de bunun Türk yazı düzeninin gidişi yanında hiçbir değeri yoktur. Arap harfleri (imleri) Türkçe için artık çoktan tarihin malı olmuştur.

                                                            

Türklerce çok uzun süre ve geniş ölçüde kullanılmış olmakla birlikte, Arap harfleri (imleri) Türkçe için hiç de elverişli bir yazı aracı değildi.

Nedenleri:

-1)Eski yazı, Arap harfleri (imleri) sağdan sola doğru yazılır.

-2)Eski yazı daha çok el yazısıdır…

-3)Bu abecede Türkçe için bir yandan gereğinden çok bir ünsüz (sessiz) kalabalığı, öte yandan birkaç ünsüzü (sessizi) bir tek imle karşılamak gibi yetersizlikler vardı.

-4)Ünlü (sesli) imleri ise Türkçe’nin zengin sesli düzenini karşılamaktan çok uzaktı. Türkçe’nin iki veya dört ünlüsü (seslisi) için bir tek harfi olduğu düşünülürse, bu abecenin Türkçe bakımından nasıl yetersiz olduğu kolayca anlaşılır.

-5)Biçim bakımından da Arap harfleri (imleri) iyi bir yazı aracı olmaktan çok uzaktır.

-a)Harflerin (imlerin) başta, ortada ve sonda ayrı ayrı biçimlere girmeleri yüzünden  büyük bir im kalabalığı ile karşılaşılır.

-b)Birçok harflerin (imlerin) biçimleri, gövdeleri aynı olup bunlar yalnızca noktaları ile birbirinden ayrılmaktadır.

-c)Harflerin (imlerin) kimileri sondan bitişmezler. Bu yüzden sözcükler ortalarından bölünür ve yazı içinde biçim bütünlüğü taşımazlar.

-ç)Büyük harf (im), küçük harf (im) gibi, harf (im) biçimleri, dolayısıyla   belirtici öğeleri de yoktur.

-6)Bütün bunlar bir abece için eksiklik sayılırlar. Bu eksikliklerden kimileri bu abecenin gelişmiş bir abece olmadığını gösterecek kadar büyüktür.

-7)Enver Paşa döneminde bir aralık harflerin (imlerin) sözcükte ayrı ayrı yazılmasına girişilmiş ancak bu düzen tutunamamıştır.

-8)Eski yazının yazım geleneği de Türkçe’ye hiçbir zaman uygun olmamıştır. Bu, abece ile ilgili bir eksiklik olmamakla birlikte, Türkçe’ye uygun bir yazımın kurulamamış olması da, ne olursa olsun, Arap harfli (imli) yazının yararına sayılacak bir ayrıntı değildir.

-9)Gerek bu eksik, düzensiz ve gelişigüzel yazım, gerek Arap harflerinin  (imlerinin) uygunsuzluğu ve yetersizliği, Türkçe’yi yüzyıllarca yarısı yazılıp yarısı yazılmayan, yazılan bölümleri de tam anlaşılır olmayan bir dil olarak tutmuştur.

-10)Bu yüzden Türkçe’nin tarihsel gelişme sürecini izlerken büyük güçlüklerle karşılaşmaktayız.

Yukardaki düşüncelerin için çok sağol, sayın Muharrem Ergin!

(*) (Muharrem Ergin. Osmanlıca Dersleri. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 285’ten genişletilmiş ikinci baskı. İstanbul 1962. Osman Yalçın Matbaası. Divanyolu Caddesi Ersoy Han.)

(Bendeki 1962 yılı baskısından, bu yapıtı da bana “Sema Çakın” adlı bir hanım vermiş, ne zaman, nedenle artık bilmiyorum.)

(**) Yazıda kullandığı sözcüklerin kimilerini elden geldiğince Türkçe’leştiriyorum) (**)

Standart